43. “Andolsun ki, Mûsâ'ya, ilk nesilleri yok ettikten sonra, insanlar düşünsünler diye kitabı, açık belgeler, doğruluk rehberi ve rahmet olarak verdik.” Biz Mûsâ’ya kitap verdik. Mûsâ’ya yazgılar öğrettik. Toplumların yasasını, bireysel yasaları, toplumsal yasaları, ekonomik yasaları, siyasal yasaları anlattık. Arkadaşlar kitap, yasa demektir çünkü. Yine bir başka anlamıyla kitap, yazıt demektir, kitâbe demektir. İnsanların isteseler de değiştiremeyecekleri yazgı demektir. Allah izin vermedikçe insanlar onu asla değiştiremezler. Eğer insanlar Tevrat’ı ve İncil’i değiştirmişlerdir, o zaman buna ne demek lâzım? denirse bu yine de Allah’ın izin vermesi sonucunda olmuştur diyoruz. Eğer Allah bunlar sizin kıyamete keder değiştiremeyeceğiniz kitaplardır deseydi o zaman onlar asla bunları değiştiremeyeceklerdi. Hz. Mûsâ’ya Allah kitap vermiştir. İlk nesilleri, ilk çağdaki insanları helâkinden sonra. Şöyle bir atıfta bulunmuştuk, kesin bir bilgi olmasa da öyle inanıyoruz: Allah Hz. Mûsâ’ya iki Peygamberlik döne-mi yaşatmış. Ha Mûsâ (a.s)’ın iki peygamberlik dönemi vardır. Birincisi, Medyen’den karısı, çoluk çocuğu ile Mısır’a doğru giderken Tur da-ğında Ona vahyini ulaştırmış, Onu Peygamber kılmış. İşte bu Hz. Mûsâ’nın ilk Peygamberlik dönemi, ilk çağ peygamberliğidir. Sonra da Mısır’dan kavmiyle beraber çıkıp, Nil'i veya Kızıl denizi karşıya geçtikten sonra, yine Tur'da yeniden Allah Ona vahyini ulaştırmıştır, yâni ki-tabı vermiştir. İşte ilk dönemi sahifeler dönemi, bu ikinci dönemi de ki-tap dönemi olabilecektir. Arkadaşlar, “Gurûn’ul ûlâ” Firavunun helâkine kadar ki dönemdir. Nûh, Hûd, Sâlih, Şuayb (a.s) kavimlerinin helâk olma dönemi birinci dönemdir. O dönemde Hz. Mûsâ yine Peygamberdi. Ama Onun, orta çağa intikal eden bir Peygamberliği var Hz. Mûsâ’nın. Yâni Mısırda ki Hz. Mûsâ’nın Peygamberliği birinci dönem, Sina'daki Hz. Mûsâ’nın Peygamberliği ikinci dönemdir. Yâni Hz. Mûsâ’nın iki dönemlik bir peygamberliği var. Mısır döneminde insanları Sina dönemindeki gibi pek kulluğa çağırdığına şahit olamıyoruz. Çünkü her ne kadar Firavun ve avenesine sadece Allah'a kul olun mesajını iletse de ısrar ettiği belki tek isteği vardı, o da İsrâil oğullarını Mısırdan çıkarmak. Bunun için gönderilmişti zaten oraya. Önceki âyetlerde bunu anlatmıştı Rabbimiz. Bu kitabın Allah’ın gönderdiği kitap olma açısından bir özelliği vardı. Ya da Hz. Mûsâ’ya gönderilen bu kitabın Allah’ın diğer peygam-berlere gön derdiği kitaplarla bu yönüyle özdeşliği var. Yâni bu kitabın: Olması. İnsanlar için basîretler olması. Allah’ın kullarına, insanlara gönderdiği diğer kitaplar da öyledir. Kim ki Allah’ın kitabıyla ilgi kurar, kim ki Allah’ın vahyiyle bakmaya, görmeye çalışır, basîretini ona tevcih ederse mutlaka o farklı bakar. Değişik görür. Yâni neye bakıyorsa, eve, eşyaya, insana, kadına veya sisteme, düzene, nizama, intizama, göğe ve yere bakışı besâira lin nas olan, vahiyle bakanınki mutlaka farklıdır, görüşü farklıdır. Bu hususu geçen sene En’âmı tanımaya çalışırken uzunca anlatmıştım. Allah vahyini tanımayan, hadiselere, eşyaya Allah vahyiyle bakamayan, Allah’tan gelen basiretlerden mahrum olan başka vahiylerle, şeytan vahyiyle topluma, insana, eşyaya, mala, mülke bakanın bakışı ayrı olacaktır. Ve Hüdendir kitap. Hidâyet kaynağı, hidâyet rehberidir kitap. Allah’ın mesaj göndermesinin temel esprilerinden biri de kitabının bu hüden oluşudur. Yâni insanların yol gösteriye ihtiyaçları vardır, yol gösterene ihtiyaçları vardır, Allah’ın kitabı bunu sağlar, insanlara yol gösterir. Neyi, nasıl, nerede, hangi oranda yapacaklarını anlatır. Bu onlar için merhamet kaynağıdır, rahmet sembolüdür. Yâni insanlar eğer rahmet kaynağı olan bu kitapla beraber değillerse hem dünyada azap olunan, ikab olunan insanlar olacaklar, hem de âhirette rahmet ve merhamete lâyık olamayacaklar, yâni rahmetin tecellisi mânâsına cenneti bulamayacaklar demektir. Çünkü biz Allah’ın sıfatlarını ancak tecellileriyle anlıyoruz. Meselâ Allah yaratıcıdır diyorsak, yaratıcılığını yaratılanları görerek biliyoruz. Allah konuşur diyorsak, kelâmını anlayarak biliyoruz. Allah’ın Rahmân oluşunu mevcudata rahmetinden anlıyoruz. Rahîm oluşunu da inşallah yarın cennete gidince, görünce orada anlayacağız Allah’ın izniyle diyoruz. Zaten Kur’an’ın insana kazandırdığı da budur. Meselâ onun Furkân oluşu da bunu sağlar, nûr oluşu da bunu sağlar, Hüden olması da bunu sağlar. İnsana nasıl adım atacağını, insanlar arasında münâsebetlerini nasıl ayarlayacağını, nasıl düzelteceğini, erkeklerin ve kadınların nasıl davranmaları gerektiğini, ya da bozuk düzenin tes-bitinin, tedavisinin nasıl olması gerektiğini, gaybı bilerek yapmasını sağlayacaktır. Gaybı bilmez de insan, Allah’ın kitaplarında açtığı yasaları bilerek yapmasını sağlayacaktır. Çünkü Allah’ın gayb âleminden haberleri insana ulaştırması demektir bu kitap. İşte Kur’an basîrettir ifadesini böyle anlıyoruz. Bir başka âyette de yine Kur’an’ın gayb olduğunu anlatıyordu Rabbimiz: “İşte bunlar gayb haberleridir ki onu sana vahy ediyoruz.” (Âl-i İmrân 44) Ey peygamberim, işte bunlar, bu sana vahy ettiklerimiz gayb haberleridir. İşte bu sana anlattıklarımız bilinmeyenlerin, görülmeyenlerin, Rabbinden başka hiçbir kaynaktan öğrenme imkânı olmayan gaybın haberleridir. Kitabın ortaya koyduğu bilgiler hiç kimsenin bilemeyeceği gaybî bilgiler, gaybî haberlerdir. Rabbimiz bu gaybî bilgileri bize açmasaydı biz nerden bilebilecektik bunları? Haberin doğrusu, bilginin hak olanı, bilginin zirvesidir bunlar. Evet Kur’an’ın gayb haberleri olduğu bildiriliyor. Öyleyse basîret dediğimiz mü'minin sahip olduğu o kitap bilgisi, o vahiy bilgisi, o görüş özelliği Allah’ın gayb âleminden Peygamber aracılığıyla kendisine ulaştırdıklarıdır. Eğer mü’minler olarak, Allah’ın muhatapları olarak, bu kitabın müntesipleri olarak bizler Kur’an’daki şu gayb haberlerini, bir başka ifadeyle şu basîret konularını kendimize mal ederek, onlara hâkim olarak, onlarla düşünecek hale gelebilirsek o zaman hadiseler hakkında daha güzel yorum yapmaya veya hadiselerin cereyanına me'haz teşkil eden kanunları bildiğimizden dolayı onlar karşısında kendi durumumuzu daha güzel ayarlamaya daha bir hak kazanacağız demektir. Bu mânâda gaybı bilmek olacaktır tabii bu iş. İşte böyle bir Kur’an insanın tezekkürünü gerçekleştirecektir. Anlamasını, anımsamasını, hatırlamasını veya onu kafada canlı tutup hayatı o bilgilerle yürütmesini, düzenlemesini gerçekleştirecektir. Kafada canlı tutup öylece hayatı düzenlemek. Meselâ adam Bakara’yı, En’âmı, Âl-i İmrân’ı bilebilir, anlayabilir, okuyabilir, anlatabilir, kitabını yazabilir. Ama önemli olan onu tezekkür etmesi veya zikretmesidir. Yâni hadiseler karşısında hangi bilgilerini öne alacak? Hangilerini uygulamaya koyacak? Hangi bilgileriyle vücudunu yönetecek? Onu o anda hatırlayıvermesi, tezekkür veya zikir demek olacaktır. İşte Kur’-an’ın böyle hayat için baştan sona bir zikir olmasının mânâsı bana gö-re böyledir. Meselâ adam evlendi, boşandı, yandı, yaktı, yangına gitti, giydi, soyundu. O konumuyla ilgili zikir olan Kur’ anı zikredip hemen uygulamaya koydu mu, Allah kendisine neyi nasıl yapacağını o anda hatırlatıverecek, ona göre kendisi de amel edecektir.