53. “Kur’an onlara okunduğu zaman: “Ona inandık, doğrusu o Rabbimizden gelen gerçektir; biz şüphesiz daha önceden müslüman olmuş kimseleriz” derler.” Evet: Kendilerine Kur’an okununca, kitap duyurulunca, kitap izlettirilince erler ki: Derler ki, biz inanıyoruz ona. O Rabbimizden gelen bir haktır, hakikattir. Biz buna daha önceden de teslimdik. Ya adam önceden Tevrat’a inanıyorken, İncil’e inanıyorken Muhammed (a.s)’ın geleceğine de inanıyordu, Kur’an’ın son kitap olarak indirileceğine de inanıyordu. Yâni müslümandı bu adam o zaman. Muhammed’e müslüman değil, Allah’ın Hz. Adem’den bu yana gönderdiği din olan İslâm’a inanıyordu. Yâni o insanlar Hz. Mûsâ’nın getirdiği dine inanıyorlardı, biz zaten Allah’ın hayata karışmasına inanıyoruz diyordular. Allah kitap ve peygamber göndermek sûretiyle bizim hayatımıza karışır, bizim hayatımızı düzenler diyorlar, buna iman ediyorlardı. Allah’ın kitap göndermesine iman etmek demek, Allah’ın insan hayatına karışmasına iman etmek demektir. Allah insan hayatına karışır. Biz bize Allah’ın önceden kitap göndermesine teslim olmuştuk, zaten biz müslümandık diyorlar, ve yeniden gönderilen bu kitaba da inanırız diyorlar. Ya böyle, veya biz kendi hayatımızda yaşadığımız müslümanlığın Allah’ın diniyle çatışması halinde biz Allah’ın dediklerinin doğruluğuna zaten baştan müslümandık demektir bu. Meselâ şu anda bizim yaşadığımız bir hayatımız var. Kazanma harcamayla ilgili, giyim kuşamla ilgili, siyasal bakış açısıyla ilgili, ihtiyaç anlayışıyla ilgili, kadın erkekle ilgili bir inancımız, bir yaşayışımız, bir hayatımız var. İşte müslümanlık budur diye bu hayatı yaşarken, müslümanlık diye yaşıyoruz aslında, dinsizlik ya da gavurluk diye yaşamıyoruz. Ama o hayatı esas müslümanlaştırıcı özelliğimiz şudur: Yâni bizim esas müslümanlaşma özelliğimiz şudur: Bu arada kitabı da öğrenmeye devam ediyoruz. Kitabı öğrenirken diyoruz ki biz baştan, eğer yarın öğreneceğimiz bir âyet, bir hadis bizim bugün yaptıklarımıza aykırıysa, biz o âyetin, o hadisin doğruluğunu bugünden kabul ediyoruz diye baştan inanıyoruz. Yâni eğer Kur’an’ı, sünneti öğrenmeye de devam ediyorsak önceden din budur zannıyla yaptıklarımızı Allah affedecektir diyoruz, ümit ediyoruz. Ama din budur diye, Allah’ın istediği kulluk budur diye bildiğimizle hayatımızı yaşarken, eğer bir taraftan da kitabı ve sünneti öğrenme yolunda değilsek yaptığımız o zaman yanlışlarımızdan ötürü mazur sayılmayacağımızı da bilmek zorundayız. Meselâ şimdi şu anda Kasas okuyoruz. Bundan sonra inşallah Neml okuyacağız. Neml sûresinde meselâ bizim hayatımızın çarşamba günü düzenlenmesi şöyle anlatılıyor. Biz de henüz Neml bilmediğimiz için onu kendimize göre anadan, atadan öğrendiğimiz gibi düzenlemeye devam etmişiz. Meselâ namazlarımızı bazen öyle düzelttik değil mi? Okuyup öğrendikçe düzelttik. Orucumuzu bazen öyle düzeltiyoruz. Önceden öyle öğrenmiştik, meğer yanlışmış diyoruz, bir hadis okuyup doğrusunu öğrendikçe. İşte o yanlışımızdan önce biz müslümanca bir hayat sürerken, okuyup, öğrenip yanlışımız açığa çıktığında şimdiden imanımız nedir bizim? Ya Rabbi senin dediklerine aykırıysa biz baştan kabul ediyoruz diyoruz. İşte bu âyet böyle bir teslimiyeti söz konusu ediyor. Rabbimize diyoruz ki, ya Rabbi, bu hak ve hakikat senden ge-lendir. Kur’an senin gönderdiğin hakikatin ifadesidir. Biz buna bundan önce de inanıyorduk Ya Rabbi. Yâni Kur’an’ın o bölümüyle de tanışmadan önce külli bir iman ile de iman ediyorduk. Âyetin böyle bir mânâsı var. Ama ikinci bir mânâyla burada kastedilenler Yahudi ve Hıristiyanlardır. Hıristiyanlar ve Yahudilerin mü'min olanları ne diyor? Biz zaten Allah’ın dinindeydik. Biz zaten önceden de Allah’ın dinine, Allah’ın kitap ve peygamber göndererek bizim hayatımıza karıştığına inanıyorduk. Biz zaten bunun mü’miniydik. Allah o dinleri ilga edip, or-tadan kaldırıp yeni bir din ortaya koyunca biz yine teslimiyetimize devam ediyoruz dediler. Tevrat’a inanan bizler, İncil’e inanan bizler şimdi Allah’tan hak olarak gelen son kitaba, Kur’an’a da iman ediyoruz di-yorlar.