55. “Onlar, boş söz işittikleri vakit ondan yüz çevirirler. “Bizim işlediğimiz bize, sizin işlediğiniz sizedir. Size selâm olsun cahillerle ilgilenmeyiz” derler.” Onlar lağviyyatı duyduklarında, lağviyyat onların kulaklarına gittiğinde o boş sözlerden lüzumsuz sözlerden i'raz edip yüz çevirirler. İnfak etmenin bir şartı da buymuş. Boş şeylerden yüz çevirecekmişiz. Benim bildiğim bu iş için iki yol var: Birincisi bulunduğunuz yerde çaylar benden diyeceksiniz. İnfakın bir yolu da budur. Kim olursa olsun çaylar benden diyeceksiniz, ondan sonra da siz konuşacaksınız. Adam, gidiyorsunuz dükkanına, çay filan diyor, ondan sonra da çaylar ondan olduğu için hep o konuşuyor siz de dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Ama çaylar benden derseniz, yemekler benden derseniz o zaman konuşmayı da siz elde etmiş olursunuz. Ya da gardaş eğer ikram edeceksen haydi bir âyet, bir hadis ikram et de dinleyelim deyin. İkram edeceksen haydi isterim, kabul deyin. Öyle deyince de hocam, ben çay ikram edeyim de sen de anlat diyor adam. Bırak ben para kazanayım da sen de anlat diyor adam. Niye ya? Sen anlat ben dinleyeyim. Evet karşıdakine bunu yapacağız, çaylar benden diyeceğiz, ikram benden diyeceğiz, böylelikle biz konuşacağız. Ve böylece zırvaları dinlemekten kurtulmuş olacağız Allah’ın izniyle. Arkadaşlar hani Nisâ sûresi öyle diyordu: “O, size Kitapta “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, başka bir söze geçmedikçe, onlarla bir arada oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah münâfıkları ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.” (Nisâ 140) Evet gittiğiniz, bulunduğunuz bir mecliste, bir ortamda baktınız gördünüz ki Allah’ın âyetleri inkâr ediliyor, Allah’ın dini alaya alınıyor. Zinhar o kâfirlerle, o alaycılarla beraber olmayın, onlarla birlikte oturmayın diyordu Rabbimiz. Ve işin ciddiyetini ortaya koymak için de âyetin sonunda Rabbimiz eğer buna rağmen onlarla oturup kalkmaya devam ederseniz sizler de aynen onlar gibi olursunuz. Allah böyle yapan münâfıkları kâfirlerle birlikte cehennemine dolduracaktır buyuruyordu. Bunun bir benzeri de En’âm sûresinde geçmişti. Birileri oturmuş bir yerlerde Allah’ın sistemini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar. Allah’ın âyetlerini yalanlıyorlar, Allah’ın âyetleriyle istihza ediyorlar, Allah’ın âyetleriyle dalga geçiyorlar, Allah’ın âyetlerini eğlencelerine, lehviyyatlarına, lağviyyatlarına malzeme ediyorlar. Ya da Allah’ın âyetlerini tevil ediyorlar, Allah’ın âyetlerine Allah’ın yüklemediği anlamları yüklemek sûretiyle âyetleri alay konusu yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde âyetleri öteye beriye sündürmeye ve kendi nanelerine kılıflar bulmaya çalışıyorlar. Veya bir başka şekilde oturmuşlar boş şeylere, yâni lüzumsuz zırvalara dalmışlar. Meselâ Mercedes almaktan Ford satmaya kadar attan, avrattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, Amerika’dan, Etiyopya’dan, Çin’den, Maçin’den, Mançurya’dan bahse dalmışlar. İşten, aştan, karıdan, kızdan, devlet kurmadan, devlet yıkmadan bahse dalmışlar. İşte böyle gerek âyetlerle dalga geçilen, gerekse dünyayı da, âhireti de ilgilendirmeyen, amelin konusu olmayan zırvalara dalındığını gördüğünüz zaman sakın orada oturmayın diyor Rabbimiz. Müslüman böyle bir ortam da ya sözü ele alarak, otorite kurarak Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmelidir, yahut da eğer buna gücü yetmiyorsa o zaman da derhal o meclisi terk etmelidir. Evet o mü’minler böyle boş şeylerden, zırvalardan yüz çevirip uzaklaşırlar ve de: Siz size, biz bize. Sizin dininiz size bizim dinimiz de bize derler. Sizin yaptıklarınız sizin başınızda parçalansın bizim ki de bize yeter diye tavır koyarlar onlar. Sizin amelleriniz sizin olsun, bizimkiler de bizimdir. Bizim tavrımız bu, bizim amelimiz bu. Biz kendi hayatımızı yaşarız. Yâni şöyle değildir mânâ: Ben namazımla, orucumla, abdestimle baş başayım. Sen de içkinle, kumarınla baş başa ol! Öyle değil bu, ben öyle anlamadım. Ya ne? Ben bana ait olan amelleri yaparım. Bizim amellerimiz neydi? İs-lâm’dı. İşte ben tüm hayatımda bunları gösteririm, ortaya koyarım. Tüm hayatımda İslâm’ı sergiler, İslâm’ı görüntülerim. İslâm’ca bir ticaret, İslâm’ca bir giyim, İslâm’ca bir ziyafet, İslâm’ca bir ziyaret, İslâm-ca bir ikram, İslâm’ca bir kazanma-harcama, İslâm’ca bir hukuk, İslâm’ca bir eğitim sergilerim. Yâni ben bunların İslâm’casını ortaya ko-yarım. Siz de kendi küfrünüzce ne yaparsanız onu yapın, onu ortaya koyun demektir. Yâni bu İslâm’ı ortaya koymanın emridir. İslâm’ı ortaya koymamızı istiyor Rabbimiz bizden. Evet sizin amelleriniz, sizin bozuk düzen tavırlarınız sizin olsun, müslümanca tavırlarımız da bizim olsun derler, onlardan ayrılırlar. Ayrılırken de şöyle derler: Selâm sizin üzerinize olsun derler. Selâm size derler. Sizin müslüman olmanız gerekir. haydi müslüman olun, başka çareniz yok! değilse bana Allah’a ısmarladık derler. Hani Furkân sûresinde de: “Rahmân kulları yeryüzünde mütevazı yürürler. Bilgisizler kendilerine takıldıkları zaman onlara güzel ve yumuşak sözler söylerler.” (Furkân 63) Buyuruluyordu ya. Yâni cahillerle karşı karşıya gelince de selâm der geçerlerdi ya. İşte burada da aynısı söyleniyor, aynısı emrediliyor. Ve yine derler ki: Biz cahiliyenin insanlarını istemeyiz, onlara benzeme hevesimiz, onlardan yana olma arzumuz yoktur bizim. Bizim ki bize diyorlar. Biz asla sizin gibi inanmaz, sizin gibi düşünmez, sizin gibi yaşamayız. Biz sizden faklıyız, bizim amelimiz farklıdır, bizim hayatımız farklıdır, selâmun aleyküm derler. Çünkü onlar lağıv erbabıdır, kâfirlik değil sadece. Lağıv erbabıdır onlar. Onlar, o mü’minler o lağviyyat yapanlara uğradıklarında onların daldıkları lağviyyata, lehviyyata dalmazlar ve de sabır ortaya koyarlar. Ben buna karşıyım derler. Meselâ okey oynuyorlarsa geçip onları seyretmezler de, bir tavır ortaya koyarlar ve de derler ki selâ-mun aleyküm. Ondan sonra da cahilleri biz istemeyiz. Cahillere bizim ihtiyacımız yoktur. Bizim onlara bir hevesimiz, arzumuz yoktur diye oradan i'raz eder ayrılırlar. Ayrılırlar ama yine de ayrılırken onlara bir mesaj sunarlar. Yâni selâm derler. Ne demek bu? Sizin müslüman ol-manız gerekir. Size müslümanlık tavsiye ediyoruz. Sizin için müslü-manlık diliyoruz diyerek İslâm’ı ortaya koyarlar. Ama bu sözü böyle işi uzatmadan söyleyip ayrılmak şeklinde anlıyoruz. Hayır öyle anlaşılmaz bu. Bu onlara selâm vermek değildir o mânâda. Peygamberim, onlardan yüz çevir, onlara kendi enfüsle-rinden öğüt ver.” (Nisâ:63) Evet böylelerinden yüz çevirip uzaklaş. Onlara değer verme. Onlarla birlikte olma. Onlarla iş yapma. Onlardan uzaklaş. Ama yine de onları kendi halleriyle baş başa bırakma. Küfürleri, şirkleri, alaylarıyla baş başa bırakma onları da onlara nasihat et. Ama bu nasihatin, bu uyarın onların kendi enfüslerinden, kendi dünyalarından, kendilerinin anlayacağı dilden olsun. Yâni onlara gavlen beliyğa yap. Arkadaşlar gavlen beliyğa adamın kendi dünyasından, kendi hayatından söz söylemektir. Meselâ adam fâizin içine batmış, biz gidip ona kendi dünyasından konuşmuyorsak, kendi problemini, kendi bozukluğunu gündeme getirmiyor da selâmın faziletlerinden söz ediyorsak bu be-liyğa bir söz olmayacaktır. İşte burada da onlardan ayrılırken onlara selâmı, selâmeti, kurtuluşu, İslâm’ı tavsiye etmemiz isteniyor bizden. Evet boş sözlerden ve boş işlerden kesinlikle uzak duracağız. Bu bizim toplumun en büyük belâlarından birisidir. Bizim toplum dünyalarını da âhiretlerini de ilgilendirmeyen boş şeylerin peşine çok takılıyor. Bakın peygamber efendimiz bir hadislerinde bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet etmiştir. Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki: Allah’a ve âhiret gününe inanan kişi ya hayır söylesin yahut da sussun.” (Buhâri, K. Edep /79) Ebu Hureyre efendimizin rivâyet ettiği bu hadislerinde Allah’ın Resûlü: “Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse.” buyurarak söze başladığına göre demek ki Allah’a ve âhirete imanın tezahürleri bunlarmış anlıyoruz. Demek ki konuşacağı şey hayır ise söyleyip değilse susan kişi, Allah’a ve âhiret gününe iman eden kişiymiş. Ya da bu konunun dinde önemini vurgulamak için Allah’ın Resûlü Allah’a ve âhirete imanla birlikte gündeme getirmektedir. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız mutlaka hayır söyleyiniz diyor Allah’ın Resûlü. Dikkat ederseniz Rasûlullah efendimiz hadislerinin birinci bölümünde önce konuşmayı emrediyor. Önce bizim hakkı, hayrı konuşmamız gerektiğini söylüyor. Susmayı ise sonra emrediyor. Hayır yoksa, hayır bitmişse o zaman susun buyuruyor. Demek ki hayır olduğu sürece, hak olduğu sürece konuşmak susmaktan daha hayırlıdır. Hani “Söz gümüşse sükut altındır” filan diyorlar ya bu, söz hak olmadığı, hayır olmadığı zaman geçerlidir. Değilse söz hak olduğu müddetçe konuşmak altındır susmak tenekedir. Evet bu söz Hz. Lokmanın oğluna tavsiyesidir. Hz. Lokman’ın oğluna vasiyet ettiği bu sözün anlamı benim bildiğim şudur: Allah’a itaat olan konularda konuşmak gümüş ise Allah’ın hoşuna gitmeyecek, Allah’a isyan olan konularda da susmak altındır. Altın gibi değerlidir yani. İşte bu sözün anlamı budur. Çünkü İslâm’da mazarratı defetmek menfaati celpten önceliklidir. Hattâ Rasûlullah efendimizin başka hadislerinden öğreniyoruz ki konuşulması gereken yerde susmak dilsiz şeytanlıktır. Yine biliyoruz ki Allah’ın Resûlü hiç konuşmamayı yasaklamaktadır. İtikaf anında da susmayı yasaklamaktadır. Yine biliyoruz ki yemek esnasında susmak yasaktır. Öyleyse bizler nerelerde susup nerelerde konuşacağımızı bilmek zorundayız. Evet Allah’ın Resûlü buyurur ki Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız konuştuğunuz zaman mutlaka hayır konuşun değilse sussun. Peki o halde hayır nedir? Evvelâ hayır bilinmelidir ki konuşulsun. Lüzumlu bilinmelidir ki konuşulsun. Ve de hayırsız, lüzumsuz şeyler de bilinmelidir ki onlar da konuşulmasın. Hayırlının da hayırsızın da bilinmesi şarttır. Hayırlı olan, lüzumlu olan, hak olan bilinirse iş kolaylaşır. Zira lüzumsuzlar, hayırsızlar pek çoktur. Saymakla bitmez. Bize hayrı, hakkı, doğruyu lüzumluyu öğreten Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın sünnetidir. Önceki hadislerde de demeye çalışmıştım hayırlının ve hayırsızın tespitinde kıstas vahiydir. Allah ve Resûlünün hayırlı dedikleri hayırlıdır hayırsız dedikleri de hayırsızdır. Bu mevzuda kriter birey ve toplum olamaz, akıl da olamaz. Birey, toplum ve akıl bugün iyi dediğine yarın kötü der, bugün hayır dediğine yarın şer der. Çünkü Allah’tan başka hiç kimsenin yarını hesaba katması ve kâinat planında düşünmesi asla mümkün değildir. 0 halde Allah ve Resûlü neye hayır dediyse neye lüzumlu dediyse o hayırlıdır, o lüzumludur. Bu konuda Allah kontrolünde bir örnek olarak bize sunulan Rasûlullah efendimizin hayatı şaşmaz bir ölçüdür bizim için. 0nun hayatında bulunmayan, onda mâsadakini bulmayan ama bugün bize göre hayırlı ve lüzumlu bir şeyin varlığını kabul etmek Rasûlullah’ın hayatını eksik kabul etmektir. Veya bir şey Rasûlullah’ın hayatında bulunsun da bugün bizler için o şey lüzumsuz olsun bu da düşünülemez. Zira bu onun lüzumsuz bir iş yaptığını iddiadır ki bu da caiz değildir. 0 halde Hayır, kitap ve sünnetle ortaya konan şeydir. Hayır Allah ve Resûlünün ortaya koyduğu haktır. O halde bizler kitap ve sünneti tanıyacağız ki hayrı bilebilelim hakkı bilebilelim. Kitap ve sünnet tanınmadan hayrın, hakkın bilinmesi kesinlikle mümkün değildir. O halde kitap ve sünneti tanımayan bir kimsenin hayrı konuşması ve hayırsız konusunda da susması mümkün değildir. O halde kitap ve sünnet tanınmadan Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman da âhirete Allah’ın istediği biçimde iman da mümkün olmayacaktır. Kitap ve sün-net bilinmediği zaman kişi hayır söylüyorum zannıyla şer konuşmaktan ve hayırsız zannıyla nice hayır konusunda susmaktan kendisini kurtarmayacaktır. Evet hayır konuşacak ve hayırsız konusunda da susacağız. Şimdi bu hadis çerçevesinde kendimizi bir hesaba çekelim. Geçen haftayı unuttunuz. Dünü de zor hatırlıyorsunuz onu da bırakalım. Acaba bugün sabahtan akşama kadar neler konuştunuz şöyle bir düşünün. Bugün sabahtan şu ana kadar neler konuştunuz ve kaç cümle sarf ettiniz? Ve konuştuğunuz bu cümlelerin ne kadarı hayır, ne kadarı değil? Allah’a inanan kişi bilmelidir bunu. Çünkü bu iş basit değil Allah’a ve âhirete imanla orantılı olduğuna göre bunu mutlaka bilmek zorundayız. Bunun sonunda bizim Allah’a ve âhirete inanıp inanmadığımız ortaya çıkacaksa bunu mutlak bilmek zorundayız. Meselâ müşterimizle konuşurken konuşmamız kitap ve sünnete uygun olmalıdır, hayır olmalıdır. Çocuklarımıza konuşmamız hayır olmalıdır, hanımlarımıza konuşmanız kitap ve sünnet icre hayır olmalıdır. Arkadaşlarımızla otururken konuşmamız hayır olmalıdır. Allah ve Resûlünün konuşun dediklerini konuşmak zorundayız. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inandığımızı iddia ediyorsak mutlaka öyle konuşmak zorundayız değilse siz bilirsiniz Allah’a ve âhiret gününe inanmıyorsanız dilediğiniz gibi konuşabilirsiniz. Evet hayır konuşacağız, Allah ve Resûlünün konuşun dediklerini konuşacağız. Allah’ın âyetleri ve Resûlünün hadislerinin ortay koyduğu hayrı konuşacağız. E peki konuştuk konuştuk bildiğimiz hayır bitti. O zaman ne yapacağız? İşte o zaman da yani hayrın bittiği noktada da susulur. Kitap ve sünnetin ortaya koyduğu hayrın bittiği noktada susmak zorundayız. Yani bildiğimiz âyetleri konuştuk, bildiğimiz hadisleri gündeme getirdik, âyet ve hadislerin dert edinin dediği konuları konuştuk bitirdik bundan sonra da susmak zorundayız. Peki bildiğimiz âyet ve hadis bitti diye hep mi susacağız? Ondan sonra hiç mi konuşmayacağız? Hayır yarın bir hayır daha öğreneceğiz ve bu sefer de onu konuşacağız. O da bitince yine susacağız. Ertesi gün bir hayır daha, bir hayır daha, bir âyet daha, bir hadis daha öğrenecek ve bunu konuşacağız. Hayatımızın sonuna kadar bu öğrenme ve konuşma devam edip gidecektir. Konuşmamızla öğrenmemiz doğru orantılı olarak sürüp gidecektir. Tıpkı birden on’a kadar saymasını bilen bir çocuğun on’a kadar sayıp bildiği sayılar bitince sustuğu gibi. Bildiği sayılar bitince çocuk susmak zorundadır. Peki bildiği sayılar bitince hep susacak mı ondan sonra bu çocuk? Hayır öbürsü gün yirmiye kadar sayıları öğrendiyse yirmiye kadar sayar ve susar. Yirmiden sonrasını saymaya kalkıştığı zaman çocuk zırvalayacak demektir. Onun içindir ki zırvalayacağı noktada hemen susmak zorundadır. Evet biz de tıpkı bu çocuk gibi bildiğimiz hayır bitince susmak zorundayız. Değilse biz de zırvalayacak hayır yerine hayırsız şeyler konuşmaya başlayacağız demektir. Evet müslüman konuştuğu zaman mutlaka hayır konuşur, müslümanın şer olan, hayırsız olan sözleri konuşması mümkün olmadığı gibi, boş şeylerle, lüzumsuz sözlerle de onun ilgisi olmaz, olamaz. Çünkü biliyoruz ki lüzumsuz konuşmaları yüzünden mü’minler kıyamet gününde üzülüp hasret duyacaklardır. Keşke bunları konuşmasaydım, keşke bunları yapmasaydım, keşke hayırlı şeylerle meşgul olsaydım diye hasret ve üzüntü duyacaklardır. Hattâ Ebu Dâvud-da Ebu Hureyre efendimizden rivâyet edilen bir hadis-i şerifte onların cennete gitseler bile bu yaptıklarından ötürü üzüntü içinde olacakları anlatılmaktadır. Kıyamet günü insanlara dünyada geçirdikleri bazı sa-atleri gösterilir de Allah’ı anmadan geçirdikleri o zamanlar yüzünden insanlar kendilerini affedemeyecek biçimde üzüntü duyarlar. Boş yere çok konuşmak insanın kalbinin kararmasına ve katılaşmasına sebeptir. Tirmizî’de İbni Ömer efendimizden rivâyet edilen bir hadis-i şerifte de: “Allah’ın zikrinin dışında çok söz konuşmayın, çünkü zikrullahsız çok söz kalbi katılaştırır. İnsanların Allah’a en uzak olanları da kalpleri katı olanlarıdır” buyurulur. Hz. Ömer efendimiz de: “Çok konuşan çok hata eder, çok hata eden çok çok günâh işler günâhı çok olan ise ce-henneme gider” buyurur. Din konusunda söz söyleme hakkına sahip olan âlimlerimiz derler ki: Ancak şu dört konuda söz caizdir: 1- Zikrullah, 2- Kur’an tilaveti, 3- Kur’an ve Sünnete dair ilim öğrenmeye çalışmak, 4- Dünya işlerinde kendisini ilgilendiren konuları konuşmak. Evet işte bu dört konunun dışındaki tüm konuşmalar hayırsızdır ve bu konularda susmak gerekmektedir. Sahâbeden birisi Allah’ın Resûlüne gelir ve: Ey Allah’ın Resûlü bana öyle güzel bir amel göster ki ben onu yaparak cennete gideyim der. Allah’ın Resûlü ona buyurur ki: “Açları doyur, susuzları sula, iyiliği emredip kötülükten men et. Eğer bunlara gücün yetmezse dilini sadece hayır için uzat”