75. “Her ümmetten bir şahit çıkarır ve “Kesin delilinizi ortaya koyun” deriz. O zaman, gerçeğin Allah'a ait olduğunu, uydurduklarının kendilerini bırakıp kaçtığını anlarlar.” O gün, o kıyamet günü her ümmetten bir şahit çıkarılır ortaya. Ve denir ki, haydi buyurun getirin delillerinizi. Ne yaptınız? Neden yaptınız? Yaptıklarınızın yaptırıcısı, yapmadıklarınızın yaptırmayıcısı kimdi? Allah için mi yaptınız? Yoksa moda için mi? Allah için mi? Yoksa toplum için, çevre için, âdetler, töreler için, yönetmelikler, yasalar için, müdür için, amir için, tâğutlar için mi? İşte insanlar o zaman anlarlar ki Hak Allah için olanmış. Allah içinmiş, Allah'tan yanaymış, ya da Allah ne demişse hak oymuş, veya Allah hakmış, haklıymış. Allah dünyada bize hakkı bir kaç vecihle anlatır. Semavat ve arzın yaratılışını hak ile anlatıyor, kitabın indirilişi hak dır, Peygamberlerin gönderilişi hak dır, yarın Mîzan haktır, ya da o günün varlığı haktır, Kur’an’ın kendisi haktır, gönderilen de hak peygamberdir. Eğer insanlar hakikatçi olmalı idiyseler, yâni hakikat peşinde koşacaklarsa, Hak olan Allah’ın, Hak olarak gönderdiği Hak peygamberine hak olarak ulaştırılmış kitaba hakikat gözüyle bakmak zorundadırlar. Allah’tan gelene tek hukuk gözüyle bakmalıdırlar. Ama onlar: İftiraları sebebiyle ayrıldılar. Putları ayrıldı, kendileri ayrıldı, iftiraları ayrıldı ve ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. O gün her bir ümmete her bir ümmetten şehit gelecekmiş. Anladığımız kadarıyla bu şehid, bu şahit o ümmetin peygamberidir. Şöyle bir manzara anlatılır: A’râf sûresinin bir âyetinde şöyle deniyordu: “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (A’râf 6) Evet âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Rabbimiz her iki tarafa da hesap soracaktır. Peygamberlere de, o peygamberlerin toplumlarına da hesap soracağım diyor. Rabbimizin elçilerine soracağı soru, ya da hesap Mâide sûresinde şöyle anlatılıyor: “ Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler” (Mâide 109) Evet işte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? denecek. Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu? Onlara gösterdiniz mi? denecek. Evet peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Peygamberler de hesaba çekilecek, peygamberlerin ümmetleri de hesaba çekileceklerdir. Ama Ümmete hesap birkaç noktada olacak. Ama bu hesap aynı zamanda kişinin mâzeretinin de beyan edilmesi, yâni fırsatının da açığa çıkması mânâsına gelecektir. Yâni size peygamber gelmedi mi? Sizi bu konuda uyaranlar olmadı mı? denilecek. O ümmetten birileri meselâ şöyle diyecek: Ya Rabbi ben dünyada böyle bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım ama, mahallemde komşum vardı, hocaydı, hacıydı. Ben onu şimdi cennete gidiyor gibi görüyorum. Ama o beni uyarmadı. Halbuki ben ona komşuluk yaptım, kebap yedirdim, arabama bindirdim onu, evine gittim. Lâkin o sadece, sen iyi adamsın be! Sen müslümanlara hizmete devam et! Bu aldığın arabanın zekâtıdır, inşallah sen bu işe devam et! Bir de dükkanda müslümanlar için bir sohbet yeri hazırlarsan daha da iyi olacak gibi laflarla beni pohpohladı. Yaptığım yedirip içirme işinin bana yeteceğini söyleyerek beni kandırdı. Senin işin para kazanıp, zengin olup müslümanlara yedirip içirmektir. Sen kitap sünneti tanıyamazsın, sen bırak bu işleri bize de para kazanıp harcamaya bak dedi. Ama ben İslâm nedir? Kitap, sünnet nedir bilmedim. Ne yapılacak? Nasıl edilecek? anlamadım diyerek bir komşumuz karşımıza çı-karsa yarın diye aklıma geliyor. Evet insanlar hesaba çekilecekler. Onların Ya Rabbi biz de cennet umuyorduk, cennete gitmeye biz de taliptik, ama buna bir yol, bir imkân bulamadık demeye hiç hakları olmayacak. Çünkü Kur’an’ın geliş sebebi bu. Amma şöyle bir dert var: O insanların cehenneme giderken mâzeretleri olurmuş, olmazmış bana ne? Cehenneme gidecekmiş tamam bana ne? Amma, ya o adamın cehenneme gidişinden ben sorumlu olurum da, beni de yakamdan tutup cehenneme götürürse işte derdim o. Ben bunu anlatmaya çalışıyorum. Yâni ben bu bildiklerimle cennete gideceğim zannıyla öğrenmeye çalışıyorum ya, veya bu gayretlerimle cennete gitmeye çalışıyorum ya işte ben böyle gayret ederken benim yakın çevrem, ilgi kurduğum insanlar, ekmek aldığım, su verdiğim insanlar, tanıştığım, buluştuğum, komşuluk yaptığım insanlar, bana yardımcı olan, hattâ teyzem olan, amcam olan, halam olan birileri yarın eğer cehenneme gidiyorlarsa, benim şu öğrendiklerimden imanım o kadar kesinleşti ki onlar cehenneme giderlerse herhalde ben cennete gidemem. Gidemem eğer onlara anlatmamışsam. Ama çabalarım, uğraşırım, didinirim, ça-lışırım, ne gibi? Abbas, Hamza, Ebu leheb gibi yakınlarıma Peygamberim gibi uğraşırım, Ama kimisi Ebu leheb çıkar, kimisi Ebu talip çıkar, kimisi Abbas gibi yıllarca bekler sonra müslüman olur. Kimisi Hamza gibi hemen teslim olur, ve şehadetin doruk noktasında örneğini oluşturur, o zaman ben kurtulanlardan olurum. Ama ben uğraştıktan sonra, kafesimdeki kuşuma mı? Önümdeki, altımda ki arabama mı? Yoksa ütüsüne riâyet etmeye çalıştığım pantolonuma mı? özen gösterdiğimden daha fazla özen gösterirsem de onlar benim dâvâma inanmazlarmış o zaman o onların sorunu, onu bilemem. Evet ikinci sorgulanacak olanlar da Peygamberlermiş. Ya birinci onlar ikinci bunlar. İnsanların bir sorgulamalarından da bahsediliyor Zümer sûresinde: Yâni hesap kitap görülecek, amel defterleri tartışılacak, adamın mâzeretleri bitecek, el ayak konuşturulacak, her şey ortaya dökülecek, ondan sonra cehenneme sevk edilecek. Cehennem kapısının önünde Zebaniler bir daha hesaba çekecekler. Be adamlar size Allah’ın elçileri, peygamberler gelmedi mi? Size sizden bugünü hatırlatan, sizi bugünün azabıyla uyaran, Rabbinizin âyetlerini okuyan birileri gelmedi mi? Ne diyorsunuz? Neden öyle yapmadınız? Onlar evet diyecekler, ama azap sözü onlara hak olacak ve girin haydi cehenneme, hangi kapısından isterseniz, o kapı sizi bekliyor haydi bakalım denilecek. Peygamberler de hesaba çekilecek, onların hesabıysa görev yaptınız mı? olacaktır. Görevlerinizi yaptınız mı? Dinimi tanıttınız mı? Tebliğ ettiniz mi? Onlara Hakkı dediniz mi? bunu gerçekleştirdiniz mi? Onlar da evet diyecekler. Peki şahidiniz! denilecek. Hani şahidiniz? Anlattığınıza şahidiniz nerede? Ümmetinden iki kişi, beş kişi, bin kişi, on milyon kişi neyse ortaya çıkacak tabii, diyeceklermiş ki ya Rabbi bu peygamber bize anlattı, biz buna şahidiz. Ama kimi peygamberlerin hiç inananı olamayacakmış. Onlar da böyle dikilip kalacaklarmış. Hani şahidiniz? Kimse yok. şahit yok. İnşallah biz olsak ki, ne güzel bir şehadet, Ümmet-i Muhammed’den kimileri atılacak ortaya ve diyeceklermiş ki ya Rabbi ben şehadet ederim bu peygamberin görevini yaptı. Allah diyecekmiş ki kulum sen ne biliyorsun? Sen o zaman yaşamadın üstelik. Nerden anladın, nasıl şahit oldun bu işe? Şahit olma işi, inanma işi değildir, görme işi değildir sadece. Çünkü Âl-i İmrân sûresi şehadet sûresidir sanki. Israrla şeha-detten söz eder. Allah’ın şehadeti, mü'minlerin şehadeti, meleklerin şehadeti, hattâ kâfirlerin şehadeti. Şahit olun, şehadet edin, siz de müslüman olun! demektir biraz da. Bakın biz müslüman olduk, teslim olduk. Böyle bir şehadetten söz ediliyor orada. Peygamberlere böyle bir şahitlik yapılınca Allah diyecekmiş nerden anladınız? Mü'minler de diyeceklermiş ya Rabbi sen Kur’an gönderdin, hitap gönderdin ve o kitabında sen dedin ki peygamberler görevlerini tam yaptılar. Meselâ nerde dedi? Hûd (a.s) kavmi helâk olup, o da kavminden ayrıldıktan sonra üzüldü tabii, kavmine bir daha bakmamacasına ayrıldı, sonra dedi ki: “Sâlih de onlardan yüz çevirdi ve “Ey milletim! Andolsun ki ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz? Dedi.” (A’râf 79) O yüz üstü çöküp kalan dev gibi insanlar, dünyada ebedî kalacaklarını zanneden, dağları eve çeviren insanlar, dizlerinin bağı çözülüp geberip gidince Peygamber onlardan yüz çevirdi ve dedi ki kavmim ben Rabbimin gönderdiklerini size ulaştırdım ve size samimi davrandım, size nasihat ettim, ama siz nasihat edenleri sevmediniz. Şu-ayb (a.s) da nasıl ben böyle bir kavme üzüleyim? diyordu. Burada böyle bir hesaplaşma, böyle bir şehadetleşme var. Ama bir de genel anlamda Peygamberimizin ifadesi var: Peygamberler o toplumun şahitleridir. İslâm ümmeti de bütün ümmetlerin şahididir, peygamberimiz de onlara şahittir. Böyle bir şehadet silsilesi vardır. Ayrıca herkesin de şahitleri olacak onları zaten biliyorsunuz. Azalar şahit, amel defterleri şahit, melek şahit, semavat şahit, arz da şahit, Allah zaten şahit her şeye. Peygamberlerin hesaba çekilmeleri görevlerini yapıp yapmadıkları konusunda olacaktır. Değilse onlar yaptıkları şeyler konusunda herhangi bir yanlışlıkları ortaya çıktı mı hemen Allah tarafından kontrol edilip düzeltiliyordu biliyoruz. Onlar yanlışı devam etmeyen, yanlışı deftere geçmeyen insanlardır. Yanlışsız insanlar olması bundandır. Yâni otomatikman hiç yanlış yapmazlar değil, yaparlar ama yaptıkları yanlışı Allah hemen düzeltir. Meselâ kendisine hanımlarından birini haram kılma yanlışını yaptı, ya da hattâ peygamberin bizzat kendisinin ağladığı bir yanlışından bahsedelim. Bedir esirlerini salıverme işiydi. Hz. Ömer ısrarla onları öldürelim derken, Ebu Bekir’le beraber peygamberimiz efendimiz dedi ki hayır salalım bunları. Salıverdiler, sonra âyet: “Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 43) İşte bu âyet gelip de yaptığının yanlışlığı ortaya çıkınca Allah’ın Resûlü de, Hz. Ebu Bekir efendimiz de hemen ağlamaya başlamışlardı. Böyle yanlışları onun hemen düzeltiliyordu. Öteki türlü şu yanlışın vardı, niye yaptın? şeklinde değildi onlarınki. Herhalde görevlerini yaptıklarına dair ümmetlerine sanki bir itminan kazandırılıyordu. Değilse onların başka bir dertleri yoktur. Baksanıza denilecek sanki bu anlatılanlara göre inananlarla, doğru inanmayan ya da dünyaya meyledip sapanların durumu anlatılacak. Sonucu başta söyleyerek giriş yapalım kıssaya. Hayırlı âkıbet, mutlu sonuç muttakilerindir. İşte bu konunun, bu kıssanın anlatımının hedefi demek ki budur. Âkıbet veya sonuç, yolunu Allah’la bulanlara aittir, Allah’a sorarak yol bulanlara aittir. Demek ki siz ne dünyanız için ne çevreniz için, şaşırtmayın, sapmayın denilmektedir. Yâni bakın çevreniz dünyanız, dünyadakiler, dünyanın içindekiler, veya gök yüzündekiler, ya da eliniz, ayağınız, gözünüz kulağınız, paranız pulunuz, gücünüz kuvvetiniz, güzel konuşmanız veya güzel vücudunuz bütün bunlar âyettir, alâmettir, bunlarla siz Allah’a şükredesiniz diye Allah onları size vermiştir. Siz Allah’a kulluk edesiniz diye size vermiştir, ama siz bu size verilenlerle şımarırsanız onun gibi, veya unutursanız, veya onun yerinde olmak isterseniz o zaman unutmayın ki yarın onun başına gelenler sizin de başınıza gelecektir. Öyleyse kendinizde güç kuvvet görmeyin, Allah’tan başkasında emir sulta aramayın. Sadece Allah’ı dinleyin, sadece Allah’a itaat edin, gayret edin, takvalı olun! mânâsına böyle bir kıssa âyetiyle karşı karşıyayız.