76,77. “Karun, Mûsâ'nın milletindendi; ama onlara karşı azdı. Biz ona, anahtarlarını güçlü bir topluluğun zor taşıdığı hazineler vermiştik. Milleti ona: “Böbürlenme, Allah şüphesiz ki böbürlenenleri sevmez. Allah'ın sana verdiği şeylerde, âhiret yurdunu da gözet, dünyadaki payını da unutma; Allah'ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de iyilik yap; yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah bozguncuları sevmez" demişlerdi. Nitekim Karun da vardı, diye başlıyor âyet. Hani Karun da vardı ya. Ki bu Karun Mûsâ’nın kavmindendi. Elmalı, Karun için kapitalist adamın örneği diyor. Yâni o dönem hoş bir tabir kullanmış. Firavun zulmün, istibdadın, idare mekânizması olarak temsilcisiyken, Karun da ekonomi dünyasının zulüm ve istibdadının temsilcisidir. Eserlerinde kimi yamukluklar olsa da, kimi terslikler göze batsa da, hattâ imanından şüphe ettirecek kadar bunun boyutunu uzatsa da, Ali Şeriati adında bir adam, Karun mantığını, Firavun mantığını, Belâmla birleştirerek şöyle anlatır: Evet kimi eserlerinde hattâ imanını sorgulamak zorunda olduğumuzu bilsek de, ama İslâm âleminde bu tür konuları, dinler tarihinde de otorite olan bir adam olması hasebiyle galiba çok güzel işlemiş. Yâni insanların üçlü sistemle ayakta durmalarını denediklerini, küfrün hep buna başvurduğunu anlatır. Her dönemde küfür ayakta durabilmek için buna baş vurmuştur. Bu üçlemeyle ayakta durabilmiştir. Hıristiyanlıktaki üçleme olabilir demiş, eski Mısırdaki üçlemeden söz etmiş, Anadolu dinlerindeki üçlemeden söz etmiş, hattâ Fröyd, Durkaym, ve Darvin üçlüsünün üzerine fikrini bina eden Marksın da bunlardan yararlandığından söz etmeye çalışmış Ali Şeriati. Karun ekonomi dünyasının lideri ve reisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Firavun siyasetin ya da idare mekânizmasının temsilcisi olarak küfrün hizmetçisi olmuş, Belâm da dinin bunlara yamanması mânâsına küfrün hizmetçisi olmuş. İşte onların teşekkül ettirdiği üçlü sistemden söz etmeye çalışmış. Karun’un böyle bir özelliği vardır yâni. Kur’an’da da üçlü bir tehlikeden söz ediliyor ve bunlardan sakınmamız isteniyor. Ğasık, Vesvas ve Hannas. Bir de üstelik şu üç sıfatın sahibi olan bir Allah’a sığınmamız emrediliyor. “Rabbin nas, Melikin nas, İlahin nas.” Biz de yalvarıp yakarıyoruz, aman bizi Vesvas dan, Hannas olan, Ğasık olanın şerrinden koru Allah’ım! diye. Meselâ ben her gittiğim yerde yalvarıp bağırıyorum, aman be-ni timsahtan koruyun, aman timsah geliyor! Aman beni timsahın şerrinden kurtarın! filan. Birisi dese ki gardaş, hani nerde bu timsah? Ha-ni timsah filan yok. Ne bu korkun? Bu telaşın niye? dese. Yâni şimde ben olmayan, tanımadığım bir şeyin şerrinden hep sığınmaya çalışsam gülerler değil mi? Galiba bizim şeytandan sığınmamız da buna benziyor gibi. Tanımadığımız, bilmediğimiz şeytandan sığınıyoruz. Öyleyse sığındığımızı tanımak zorundayız. Nedir? Nasıldır? Nereden gelir? Nasıl gelir? Nasıl saptırır? bunları bilmek zorundayız yâni. Bel'am dini biliyor ve bildiği dini Firavun ve Karun’un desteklenmesinde kullanıyor. Aman efendim, zaman efendim, hayhay efendim, sizin için efendim, tabii efendim, zatı alileriniz efendim, isabet buyurdunuz efendim, haklısınız efendim filan diyerek temsil ettiği dini Firavunun desteklenmesinde, Firavunun ayakta tutulmasında kullanıyor. Karun’un bu âyette Mûsâ’nın kavminden olduğuna dikkat çekiliyor. Yâni bu adam İsrâil oğullarından birisidir. Halasının oğlu, ya da teyzesinin oğlu, ya da işte bir yakınlığı varmış. Hiç değil onun kavminden, birisi, yâni İsrâil oğludur bu adam. Hem İsrâil oğullarından olacak, hem ezilen, horlanan, köleleştirilen takımdan olacak, hem de ezenlerle beraber olacak. İşte adamın en büyük yanlışı bu bir kere. ²v¬Z²[«V«2 ´|«R«A«4 de galiba bu olacak. Yâni azgınlık, kendi kendini reddetmek, kendi kendini ezmek, kendi kendine yararı olmamak. Sanki intihar edip kendi kendini yok etme savaşında bulunmak, kendi ölümüne yardımcı olmak. Yâni ben desem ki size, sizi yakacağım, gidin benzin alıp gelin! Benim sözümü duyan şu arkadaş ta koşa koşa kendini yakmaya benzin getiriyor, işte bu hainin yaptığı da buna benzer. Veya kendinden olanları, Çünkü İsrâil oğullarının hepsi bir gruptu. Kendi grubu, kendi ailesi, kendi akrabalarıydı. İşte bu adam onları yok etmeye soyunan zalim Firavunun yanında, safında onların üzerine bağy etmiştir. Firavunu desteklemesi, onun da bu zalimin destek çıkması sonucunda kendi kendine şımarmasını sağlamıştır. Bizim toplumda da pek çoktur böyleleri. Dışardan bir kısım zalimlerin desteğini alarak kendi milletine, kendi toplumuna karşı bağy içinde olan, azgınlık ve zulüm içinde pek çok zalim var şu bizim toplumda da. Hep kendi kardeşlerine dış kâfirler adına zulmetmektedirler. Hep kendi kardeşlerini ezmektedirler. İşte şu aşağıdaki denilecekler bağy dir diyelim ve onları söylemeye çalışalım inşallah. Biz ona hazineler bağışlamışız ki onların anahtarları bayağı ciddi, güçlü, kuvvetli bir grup tarafından ancak taşınabilir. Kıyamete kadar yaşayacak model içinde en zengin model olarak tanıtılmıştır bu adam olunca şimdiki zenginlerden bir farkı vardır olacak bu adamın. Galiba zenginlikte temel kıstas mukayese olduğuna göre döneminde bununla mukayese edilebilecek zengin yok. Veya herkes bin lira maaşlı zenginse bu milyar lira maaşlı zengin oluyor gibi. Böyle bir uçurum var arada. Düşünüyorum şimdi böyle hazinelerinin anahtarları böyle on yirmi kişi tarafından taşınan bir insan şimdi de olabilir yâni. Anahtarların küçülmesi bir şey ifade etmez ki. İki hazinenin anahtarlarını bir adama ancak verirler, ya da bir hazineninkini birine verirler. Meselâ Türkiye İş Bankasının hazinesinin anahtarları kaç kişide şimdi? Bir rakam söyleyin? Değil mi? Hazinenin sahibi üç kişi olur, ama anahtarların taşıdığı insan 40 dan da fazla, 400 den de fazladır. Konya’da var, Karaman’da var, Kayseri’de var filan. Yâni iş bankasının anahtarlarını bile ne kadar adam taşıyor bakın. Düşünün Amerika’daki bir bankanın anahtarlarını kaç kişi taşıyor? Bunları daha çok adam ancak taşıyabiliyorlar değil mi? Türkiye’nin hazinelerini kaç kişi taşıyor? Yâni Karun’un hazineleri ne kadar çok olursa olsun onun anahtarlarını diyelim üç kişi taşıyormuş. Ama şimdi kırktan fazla anahtarla taşınan hazineler var demek istedim. Üç kişi değil daha fazla adam taşıyor, bir şubesininkini üç kişi, ikinci şubeninkini üç kişi, üçüncü şubeninkini üç kişi, adamın hazineleri dağılmış her yere. Hepsini üçer kişiden gruplar taşıyor nerdeyse. Yâni Karun bugünün zenginlerinden daha zengin değil gözüküyor, bakıyorum durum öyle. Zenginlik para ve malsa adam Mısıra sahip olsa, Mısır ne kadardır? Mısırdaki tüm altınlara sahip olsa işte o kadardır. Öteki adam Avrupa’ya sahip oluyor, ya da Amerika’ya sahip oluyor. Mekân olarak da geniş, para olarak da, altın olarak da geniş. Peki neden bu adam yeryüzünde olabilecek zenginliğin sembolüdür? Öyle zengin ki o gibi zengin yok başka yeryüzünde. Çünkü: “Alâ fil’arzı” denmişti. Yeryüzünde üstünlük tasladı denmişti onun için. Orası yeryüzüydü, oranın zenginiydi o. Yâni orada ondan daha zengin yoktu olacaktır bunun mânâsı. Meselâ Lût (a.s) ın kavmi cinsel sapıklıkta örnek gösterilmişse bu en uç örnek demektir. Onları kimse aşmayacaktır. Bu neden anlatılıyor bize? O öyle bir zengindi, sakın insanlar onun gibi olmaya çalışmasınlar, ona ulaşmaya çalışmasınlar diyor bu âyet. Veya onun hazinelerini kırk kişi taşıyordu, ikinci rivâyet bu. Yâni anahtarlarını değil de hazinelerini kırk kişi taşıyordu. Çünkü bir de mefatih kelimesi hazine mânâsına gelir. Dolayısıyla bu adama verilen hazineler o kadar çoktu ki yâni güçlü kuvvetli insanlar ancak taşıyabiliyordular bu hazineyi. Böyle bir adammış. Kavmi ona dedi ki, ey Karun sevinme! Coşma! Ferahlanma! Kendini kaybetme! Azma! Sapıtma! Dengeni kaybetme! Allah’ın sana verdiklerinde. Allah sana neler vermişse sen Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu ara. Ama âhiret yurdu ararken de dünyadan nasibini de unutma. Yâni bunun, âhiret yurdunun dünyada aranacağını, yâni sana dünyada yapılan tahsisatla bu işin gerçekleşeceğini de unutma! Ne demek bu? Nasıl unutmayacağız dünyadan da nasibimizi? Arkadaşlar, hani bir hadislerinde Rasulullah efendimiz bunu şöyle anlatıyordu: “Ed dünya mezraatül âhireti” Dünya âhiretin ekimi, tarlasıdır. İşte bu âyet de bunu anlatıyor. Yâni sen âhiret yurdunu kazanmayı dünya ekimine borçlusun. Dünyada ektiklerinle âhireti kazanacaksın. Ne eker, nasıl ekersen sonunda onu biçersin. Değilse pek çok insanın anladığı ve yorumladığı gibi burada anlatılan aman ha dünyayı da unutma, dünyadan nasibini de unutma, dünyaya da sarılmalısın demek değildir hiçbir zaman. Müslümanlar cımbızla çekerler bu âyeti ve bu mânâyı illâ da yüklemeye çalışırlar bu âyete. Aslında bunun mânâsı şudur: Sen sana verilenlerle âhiret yurdunu aramak zorundasın, ama âhiret yurdunu ararken sen dünyada yaşıyorsun ya, dünyada yaşamayın gereği olan şeyleri de sakın unutma. Eh peki dünyada yaşıyorken yaşaman gereken şeyleri unutunca zaten âhireti kaybedeceksin. Meselâ karnını doyurmazsan, açlıktan ölürsen, hanımınla ilgilenmezsen, onu ya da kendini zinaya sevk edersen, çocuğunla ilgilenmez onun ateşe gitmesine sebep olursan yine her şey benim âhiret yurdumu aramamdır başka bir şey değildir. Allah’ın bize dünyada ayırdığı nasip sadece bizim âhirette cennet kazanmamız içindir. Lâkin bunun Bakaradaki dua ve hedef haline getirilmesi gerekecektir. Hani Bakarada dünyayı kıble edinen, dünyayı hedef insanların şöyle dua ettikleri anlatılıyordu: “İnsanlardan kimileri de vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! Derler. Onların âhirette nasipleri yoktur.” (Bakara 200) İnsanlardan kimileri vardır ki Rabbimiz bize dünyada ver! derler. Onların âhirette nasipleri yoktur. Bize dünyada mal mülk ver, biz dünyada senden makam, mevki istiyoruz, ev bark istiyoruz, Mark dolar istiyoruz, eş, dost, çevre, kredi istiyoruz. Bize bunlardan haber ver sen. Biz gerisini bilmeyiz derler. Bize dünyada ver de öbür tarafta ne olursa olsun bizim için fark etmez derler. Evet her şeyin dünyada bitip tükenmesi adına dua etmektedirler. Ya da dünyada bitip tükenecek şeyler isteyerek dua etmektedirler. Allah dünyada verir bunlara ama âhirette onların hiçbir nasipleri yoktur. Böyle olmamak lâzım. Şöyle dua edenlerden olmamız gerekmektedir. “İnsanlardan kimileri de Rabbimiz bize dünyada hasene (iyilik) ver! Âhirette de hasene ver! Ve bizi ateşin azabından koru! Derler.” (Bakara 201) Evet sadece dünyada isteyen, sadece dünyalık isteyenlere karşılık bakın bu müslümanlar hem dünyada hem de âhirette hasene olacak şeyler istiyorlar. Hattâ bununla da yetinmeyip cehennem ateşinden koruyacak şeyler isterler. Unutmayalım ki, dünyada hasene Allah’ın istediği biçimde bir hayattır, Allah’ın kendisinden razı olduğu bir hayattır. Ama bunu biz mal mülk zannediyoruz. Yine unutmayalım ki dünya ve âhiret bir bü-tündür. Resûl-i Ekrem Efendimiz ve onun ashabı dünya ile âhireti bir bütün olarak ele aldılar ve öyle değerlendirdiler. Resûlullah Efendimizin; “kıyamet kopacak olsa da sizden birinizin elinde bir fidanı varsa onu diksin” hadisi de işte bunu anlatır. Yâni dünya ayrı, âhiret ayrı değildir. İki ayrı yol yoktur. Yol tektir. Bu yol, yani sırat-ı müstakim bu dünyada başlar ve âhirette biter. Âhireti kazanmak için dünyayı terk etmek gerekir diyenler yanlış söylemektedirler. Bu, dünya ile âhiretin ayrı ayrı şeyler olduğu düşüncesine götürür. Aslında âhiretle dünya ruh ile beden gibidir. Meselâ kâlem sûresinde bir bahçe ashabından söz edilir, hani onların bağı birden yanıp kül oluverdi ya, sonunda pişman oluyorlar, anlıyorlar meseleyi ve diyorlar ki: “Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” (Kalem 32) Döneriz Allah’a, yalvarırız Rabbimize, elbette Rabbimiz bize ondan daha hayırlısını verir. Biz ancak Rabbimize rağbet ederiz diyorlar. Elbette Rabbimiz bu bizden aldığı bahçenin yerine ondan çok hayırlısını bize verecektir diyorlar. Nedir bu ondan daha hayırlısı? Yâni o aldığı bahçe yerine iki bahçe mi vermiş Allah onlara? Ya da o bahçeden daha büyük, daha görkemli bir bahçe mi vermiş? Hayır, ondan daha hayırlısını vermiş. Hayırlı demek kişinin cennete gidiş imkânı demektir. Yâni bir kişiyi cennete götürücü olarak kendisine verilen her şey hayırdır, hayırlıdır. Belki küçücük bir bahçe bizim için hayırlıdır, bunu bilemeyiz ki. Onun içindir ki küçük verir, büyük verir, az verir, çok verir bu Onun bileceği bir şeydir. Meselâ adamın evi yanınca ondan daha hayırlısını isteyecek Allah’tan. Peki nedir ondan daha hayırlısı? Belki çadırdır onun için daha hayırlısı, belki daha küçük bir odadır. Arabası yanınca daha hayırlısı Mercedes değil de Allah’ın verdiğidir. Öyleyse burada bu adama dünyadan da nasibini unutma! demek bu işin dünyada gerçekleşeceğini unutma demektir benim anlayabildiğim. Dünyalık şeyleri de unutma şeklinde anlarsak yarın onlar da galiba mîzana konacağından dünyalık olamayacak onlar da. Meselâ dünyada da ev yapmayı unutma desek, eh buna İslâm izin veriyorsa zaten yapacak bunu kişi. Ama ev yaparken İslâm’ın ölçüsüne göre yaparsan böyle bir ev yapmadan sevap alacağız, İslâm’ın ölçüsünün ötesine çıkmışsan ikab olacaktır aynı şey. Eh ya Rabbi dünyada bana da bu ayrılmıştı diyemeyecek kişi. Bu haseneyi dünyada Allah’ın razı olduğu hayat ve âhirette de Allah’ın lütfettiği cennet olarak anlamak en güzeli olacaktır diyoruz. Hani bir söz vardı: Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölüverecekmiş gibi de âhiret için çalışın diye. Hadis değil biliyorum bu, ama hoş bir sözdür. Bunu şöyle anladım ben: Yapacağın iş dünya işi mi? Hiç ölmeyecekmişsin gibi davran o konuda. Ama yapacağın iş âhiret işi mi? Yarın ölüverecekmişsin gibi davran o konuda. Meselâ evini badana mı yapacaksın? Bir dünya işiyle karşı karşıya mısın? Acele etmeye gerek yok, hiç ölmeyecekmişsin gibi davran. Yarın yaparım, öbürsü gün yaparım, gelecek ay yaparım de ve acele etme o konuda. Ama namaz mı kılacaksın? Bir âhiret işi mi yapacaksın? He-men ölüverecekmişsin gibi acele et o konuda. Hemen kılıver namazını, yarına bırakma onu. Veya meselâ evde çocuklarınıza onları daha iyi Müslümanlaş-tırmak ve cennete kazandırmak için ders mi başlatacaksınız? Böyle bir şey mi düşünüyorsunuz? Aman acele edin. Aman yarına bırakmayın, yarın ölecekmişsiniz gibi davranın. Çünkü belki yarın dinlemeyebilirler sizi. Ağaç yaş iken eğilir, yarın tutmayabilirler sözünüzü. Veya yarına çıkmayabilirsiniz de çocuklarınız arkanızda eğitimsiz kalabilirler. Veya meselâ birilerine tebliğ mi yapacaksınız? Acele edin, yarın hayatta olmayabilirsiniz, yahut da yarın bu imkân elinizden alınabilir. Yarın ağzınıza bir bant yapıştırılıp kodese tıkabilirler sizi. Veya küs olduğunuz birileriyle mi barışacaksınız? Aman yarınlara bırakmayın onu. Acele edin, çünkü yarın o küs olduğunuz kişi de siz de ölebilirsiniz çünkü. İnfakta mı bulunacaksınız birilerine? Aman acele edin, zira yarın ölebilir yahut da fakir düşebilirsiniz. Kitabınızı mutlaka tanımak zorunda olduğunuzu mu anladınız? Kitapsız müslü-manlık olmaz gerçeğini bugün mü anladınız? Aman hemen başlayın! Yarına bırakmayın! yarın belki hayatta olmayabilir, imkân bulamayabilirsiniz. Bu sözü böyle anladım ben. Evet kavmi Karun’a dediler ki, ey Karun Allah’ın sana verdikleri sebebiyle böbürlenme, gururlanma, Allah kullarına malınla hava atma, insanlara tepeden bakma. Unutma ki Allah’ın sana verdikleri birer imtihan sebebidir, öyleyse onlarla âhiret yurdunu ara ve: Evet tüm bu sahip olduğun nimetler Allah’tandır. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Allah’ın sana verdikleri konusunda karar verirken Allah huzurunda, Allah kontrolünde olduğunu unutma. Allah’ın sana verdiği gibi sen de onun yolunda harca. Allah’ın verdiklerini Allah’a kafa tutmada değil de Allah yolunda kullan. Böylece yeryüzünde bozgunculuk yapma. Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni bozma. Allah’a kulluk düzenini bozarak Ona itaatin dışına çıkma. Çünkü Allah müfsitleri sevmez demişlerdi de o şöyle demişti: