Kıyâmet Suresine Dön

Kıyâmetالقيامة

17. Ayet

17Kıyâmet Suresi

اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ

Şüphesiz ki onu (kalbinde) toplamak ve okutmak bizim işimizdir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

16-19. “Ey Muhammed! Cebrâil sana Kur’an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrâil’e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak Bize düşer.” “Peygamberim! Kur’an’ı acele olarak, süratlice belleyip kavramak, unutmamak için dilini depretip durma! Dilini hareket ettirip durma! Şüphesiz ki onu kalbinde toplamak ve onu sana okutmak bize aittir! Şu halde biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşuna tabi olup, onu izle! Sonra muhakkak onu açıklayıp beyan etmek bizim işimizdir.” Tefsirlerin çoğunda mânâ bu şekilde hadislere göre verilmiş. Rasulullah efendimizin bu konudaki hadisine dayanılarak bu bölüm böyle anlaşılmıştır. Ama Elmalı merhum, tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde âyetlerin meâllerini bu şekilde vermekle beraber, şerhinde hadislerin dışındaki başka bir mananın, değişik bir anlayışın manaya daha muvafık olacağını belirtmeye çalışmış, ama bunu tam belirtememiştir. Böyle bir edebi var müfessirlerin. Mevdûdî merhum da öyle yapmış. Aslında bu âyet şöyle anlaşılmalıdır, ama Rasulullah Efendimizin bu konuda böyle bir hadisi olduğu için öyle de demek zorundayız demişlerdir. Bu konuda her ne kadar da dil gereği, yani Arapça’nın dili gereği şunlar da anlaşılır idiyse de, seleften böyle bir anlayış bize intikal etmediği için o tür bir anlayıştan sarf-ı nazar ediyoruz diyor, Elmalı. Burada da her ne kadar bu böyle değildir, diyecek kadar cesaret etse de, sonunda diyor ki, hadiste denilenler doğrudur. Bize de düşen edep budur. Resul-i Ekrem böyle dediğine göre, bu konu sûrenin anlatılan konusunun kesilmesi ve farklı bir konunun araya girmesi manasınadır diyoruz. Kıyamet, âhiret, kıyametin dehşeti, insanın mâzeretler beyan etmesi veya işlediği suçlara kılıflar bulmaya çalışması, kendinin kendine basîr olması, ya da kendisinin kendi aleyhinde delil olması, organlarının konuşturulması, hesaba, kitaba çekilmesi dönemi yaşanırken, birdenbire söz kesiliyor ve ayrı bir konuya geçiliyor. Diyor ki Allah: “Hayır, Peygamberim! Öyle yapma! Dilini depredip durma! Di-lini oynatıp durma! Yani sana gelen, sana okunan bu âyetleri öğreneceğim, unutmayacağım, ezberleyeceğim diye dilini hareket ettirip, aceleye getirip durma işi! Sen acele etmeye çalışıyorsun da ondan! Ne endişen var? Niye acele ediyorsun? Değil mi ki biz onu toplamışız! Biz onu bir araya getirmişiz! Biz onu cem etmişiz! Yani o harfleri, o kelimeleri, o âyetleri bir araya Biz getirmişiz! Onu sana Biz okuyoruz! Onun Kur’an’ını da, onun okunuşunu da, onun okunaklığını da Biz or-taya koymuşuz! Sana gereken, Biz onu okurken senin de onun okunuşuna uyman! Ya da onun peşinde ol! Sonra da Biz hemen arkasından onu sana beyan edeceğiz! Ya da Biz onu sana beyan edeceğiz de artık sen onu anlar hale geleceksin!” İşte anlatılan budur. Bu konuda pek çok rivâyet vardır. Allah’ın Resûlü, bu sûre kendisine vahyedildiğinde, başlamış hızlı hızlı kendisine vahyedilen-leri diliyle tekrar etmeye. Hızlı hızlı Cebrâil’in okuduklarını tekrar etmek için dilini hareket ettirmeye başlar. Anlayabildiğimiz kadarıyla iki sebeple yapıyordu bunu Allah’ın Resûlü: Bir kere Allah’ın Resûlü onu kafasında muhafaza etmek sorumluluğunda hissediyordu kendini. Gelen o Kur’an âyetlerinin, Kur’-an sûrelerinin ezberlenme ve muhafaza edilme sorumluluğunun kendisinde olduğunu zannediyordu. Çünkü Peygamberliğinin ilk zamanlarında Allah’ın Resûlü vahyin ne olduğunu bilmiyordu. Allah sözüne alışık olmadığı için, vahyin atmosferine giremiyordu. Bunun yanında, vahyi ezberleme, onu unutmama sorumluluğunda hissediyordu kendisini. Bu durum, yani Rasulullah Efendimizin vahye alışması bir süre devam etti. Bunu Kur’an’ın başka yerlerinde de görüyoruz. Alâk, Tâ-Hâ, Şûra sûresinde de görüyoruz. İşte burada da görüyoruz ki, vahyin in-zâli esnasında Allah’ın Resûlü kendisine gelen âyetleri unutmamak, bir an evvel bellemek, ezberlemek ve onu insanlara ulaştırmak için nötr halini bozup, gelen âyetleri ezberlemek için dilini hareket ettirmeye çalışıyordu da Rabbimiz onu uyarıverdi: Bundan önce A’lâ sûresindeki şu âyet geldi: “Ey Muhammed! Sana Kur’an’ı Biz okutacağız ve sen asla unutmayacaksın. Allah’ın dilediği bundan müstesnadır. Doğrusu açığı da, gizliyi de bilen O’dur.” (A’lâ 6,7) “Biz sana okuyacağız ve sen asla unutmayacaksın!” Bu aslında Kur’an’ın vahyedilmesi ve muhafazasının Rasulullah’a bir görev ol-madığını, kendisinin böyle bir sorumluluğunun olmadığını, bu işi Allah’ın bizzat kendi uhdesine aldığını haber veriyordu. Ama Allah’ın Resûlü bilmiyordu. Allah’ın Resûlü Kur’an-ı Kerîm gelirken, bu Kur’an ne kadar sürede inecek? Kaç yıl gelecek? Ne kadar gelecek? Kaç âyet, kaç sûre gelecek? Ne kadarı Kur’an bölümü olacak? Yani ne kadarı okunan bölüm olacak? Unutulacak mı, unutulmayacak mı? Bu konuda, Kur’an’ın, vahyin muhafazası konusunda bir gayreti, bir tedbiri olacak mıydı bunu bilmiyordu. Ama sonradan bu anlatıldı. Bunun anlatıldığı yerlerden biri de Tâ-Hâ sûresi 114. âyettir. Orada da şöyle deniyordu: “Ey Muhammed! Kur’an sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip dur-ma, “Rabbim! İlmimi artır” de.” (Tâ-Hâ 114) “Peygamberim! Sana vahyedilen vahiy bitene kadar hiç hareket etme! Nötr kal! Sakin dur! Hiç uğraşma! Sen sadece dinle, ondan sonra bakmışsın ki onu öğrenmişsin!” deniyordu burada da. Anlıyoruz ki Rasulullah Efendimizin Kur’an kendisine gelirken onu ezberlemek, onu kafasında muhafaza etmek gibi bir sorumluluğu yoktu. Bu konuda bir çabanın içine girmesine gerek yoktu. Ama tabii Kur’an’ın muhafazasıyla ilgili ayrıca görevi vardı Rasulullah’ın. Vahiy katiplerini çağırıyor, onlara yazdırıyordu, Kur’an’ın anlaşılır hale gelmesi için çalışıyor, anlatıyor, duyuruyor, ezberletiyor, bunun için sa’y ediyordu. Lâkin bunun dışında Kur’an gelirken onu ezberlemek için böyle bir çabası olmayacaktı. Çünkü Allah ona diyor ki: “Peygamberim, Biz Kur’an’ı vahyederken dilini oynatıp durma! Böyle bir hareketin içine girme! Sadece nötr olarak bekle yeter!” Ama Rasulullah bunun böyle olacağını bilmediği için, Kur’an’ın öğrenilmesi için, bu göreve rağbetinden, iştahından dolayı böyle bir çabada bulunuyordu. Bunun bir başka manası da şöyle olabilir: Bu sûrenin muhtevası Rasulullah Efendimize sık sık müracaat edilen, sık sık sorulan bir konuyu ihtiva ediyordu. Dalga geçiliyordu, alay ediliyordu: “Yeniden dirilmek mi? Âhiret mi? Hesap, kitap mı? Kim demiş onu? Nerdeymiş o? Kim diriltecekmiş bizi? Nasıl olacakmış bu iş? Sen onu bizim külahımıza anlat ey Muhammed!” deniliyor, Allah’ın Resûlü alay konusu ediliyordu. İşte böyle bir atmosferde Rasulullah bu sûrenin ilk âyetleriyle karşı karşıya gelince dehşete kapıldı. Çünkü gerçekten çok müthiş bir anlatımdı. Kıyametleri, gerçekleri apaçık, ama korkunç derecede etkili anlatıyordu bu sûre. Akılları başlara getiren müthiş ifadeler vardı sûrede. Daha başka ne söylenebilirdi bu insanlara? Bundan da-ha etkili, bundan daha çarpıcı delil olur muydu? Sanki Rasulullah öyle düşünüyor ve bunu hemen insanlara duyuruvermek, hemen ezberlemek, hemen duyurmak, hemen ulaştırmak istiyordu da, onun için he-men ezberlemeye çalışıyordu. Ama Cenâb-ı Hakk diyordu ki, "Acele etme! Dur bakalım! Ne senin acelen? Onu sana biz gönderiyoruz! Biz sana okuyoruz! Biz okuyacağız, sen peşi sıra gideceksin! Yani ona tabi ol, sen onu dinle! Sen onu anla! Sen ona ittiba et! Sen onunla amel et!” Âyet-i kerîmedeki: “Onun toplanması Bize aittir” ifadesindeki Kur’an’ın toplanmasından kasıt, Kur’an’ın Rasulullah’ın göğsünde toplanması demektir. Kur’an’ın Rasulullah Efendimizin göğsüne yerleştirilmesi demektir. Yani, “Ey peygamberim, onu ezberleyeceğim, unutmayacağım diye senin bir çaba içine girmene gerek yok, onu senin kalbine yerleştirecek olan Biziz,” buyuruyor Rabbimiz. Ya da Kur’an’ın bir araya getirilmesidir ki (y«9@«š²I­5«:) o zaman onun te’kidi olur. Çünkü Kur’an ya harflerin bir araya toplanmasındaki “Karane” kökünden türemiştir veya okumak anlamına gelen “Karae” kökünden türemiştir. Mânâ, Biz onu topladığımız zaman, yani Biz onu senin göğsünde topladığımız, ya da onun âyetlerini, harflerini bir araya getirip topladığımız zaman olacaktır. Toplayıp okuyunca da onun okunuşuna uy! demektir. Yani Kur’an’ın tamamına, onun toplamına uy veya toplayıcısına, yani Cebrâil’e ittiba et! Onu dinle veya sen de onunla amel et! Haramını, helâlini ortaya koy, onu hayatında görüntüle ey peygamberim, manasına gelecektir. “Onu senin lisânında Biz beyan ediyoruz. Biz onu sana senin dilinle beyan ediyoruz ki, sen de Cibril’in sana okuduğu gibi okuyasın.” Kur’an’daki ahkâmın beyanı Bize aittir. Kur’an’daki haram ve helâllerin beyanı bize aittir. Kur’an’ı Arapça olarak indirmek Bize aittir. Veya, Peygamberim, Biz onu sana da açıklarız. Eğer bir karışıklık olur, eğer anlayamadığın bir husus olursa Biz onu sana açıklarız. Biz onu sana açıklayıp beyan edeceğiz. Anlayamadığın bir bölümü daha sonra gelen âyetlerle elbette izah ederiz, edeceğiz. Yani Kur’an’da bir âyeti anlayamadığımız zaman Kur’an orada bitmedi ki, devam ederiz daha sonraki âyetler onu bize beyan edecek ve açıklayacaktır. Âyetinden şunu anlıyoruz: Rasulullah Efendimize nâzil olan vahiy sadece Kur’an’da yazılı olan, Kur’an’da mevcut olanlardan ibaret değildir. Kur’an’da olmayan vahiy birimleri de vardır. Kur’an’a geç-meyen vahiyler, bilgiler de verilmiştir Rasulullah Efendimize. Böylece Kur’an’da olmayan vahiy birimleri de verilerek Rasulullah Efendimize Kur’an’ın emirleri, kelimeleri, hususî ıstılahları ve bunların manaları anlatılmış, açıklanmıştır. Eğer vahyin tamamı bu Kur’an’dakilerden ibaret olsaydı, bunun dışında Rasulullah Efendimize vahiy verilmeseydi, o zaman burada: “Peygamberim! Biz bunların anlamlarını sana beyan edeceğiz, açıklayacağız” gibi bir ifadeye gerek kalmazdı. “İşte sana indirdik ve açıkladık” denilir, olur biterdi. Sonra dikkat ederseniz bu ifade Kur’an’dan, Kur’an kelimesinden ayrı olarak zikredilmektedir. Önce: denmiş, sonra da ayrı olarak: denmiştir. Kur’an’ın indirilişiyle, Kur’an’ın cem edilişiyle, daha sonra bu inenlerin beyan edileceği ayrı ayrı şeylerdir. Peki bu ikisinin arasında ne fark vardır ki birbirlerinden ayrılmıştır? Yani her ikisi de Allah beyanı, Allah vahyi değil mi ki ayrı ayrı gönderiliyor? Anlayabildiğimiz kadarıyla şu elimizdeki Kur’an’ın âyetlerinin, anlamının, emirlerinin Rasulullah Efendimize Allah tarafından ayrıca bildirilmesinin sebebi, Rasulullah Efendimizin kendi söz ve fiilleriyle onu insanlara anlatması ve onun pratiğe nasıl döküleceğini, onunla nasıl amel edileceğini öğretmesi içindir. Çünkü Rasulullah Efendimizin bizim sorumlu olduğumuz kulluktan başka bir de risâlet görevi, peygamberlik görevi vardır. Bakın meselâ Nahl sûresinde bu husus şöyle anlatılmaktadır: “Sana da, insanlara gönderileni açıklasın diye Kur’an’ı indirdik. Belki düşünürler.” (Nahl 44) Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’de dört yerde Rasulullah efendimizin görevinin yalnızca Allah’ın âyetlerini bize ulaştırmak, tebliğ etmek de-ğil, aynı zamanda bu âyetleri açıklamak, tefsir etmek ve nasıl anlaşılıp, uygulanacağını öğretmek olduğu anlatılmaktadır. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler, Bakara 129, Al-i İmrân 164, Cum’a 2 âyetlerinin tefsirlerine bakabilirler. İşte böyle. Kıyamet anlatılırken birdenbire böyle değişik bir ko-nuya geçilmesi, kıyamet anlatılırken sözün bir anda Peygamber’e (a.s) döndürülmesi biraz garip gibi olsa da, böyle bir münâsebet kurulmuş. Yani kıyamet konusu anlatılırken birdenbire sözün kesilip araya Peygamberimizin halinin sokuşturulması, cümle-i mutarıza dediğimiz bir parantez cümlesi yapılması, hoca ile talebenin münâsebeti gibi yapılmıştır. Hani dersine devam eden bir hoca talebelerinden birisinde gördüğü bir uygunsuzluğu düzeltmek için sözünü keserek: "Ahmet uyuklama! Hasan başka yerde gezme, buraya gel!” dedikten sonra yine konuya devam eder ya, işte aynen bunun gibi Rabbimiz de bir anda vahyini keserek Peygamberinin hoş olmayan bir davranışını düzelterek sözlerine devam etmiştir. Bizde de olur değil mi bu? Yani talebe bir şeylerle meşgul olurken hoca onu düzeltmek veya orada sükûneti sağlamak için veya birisi gelip bir şey sorduysa ona cevap verivermek, veya o anda izin isteyen birine izin verivermek, hocanın o anda ders halkası içindekilere anlattığı konunun bir anlık dışına çıkması nasıl caiz ise, bu bir öğretim metodu, anlatım üslûbuysa, işte burada da Allah vahiy indirirken, Cebrâil vahiy aktarırken talebe durumunda olan Rasulullah’ın durumu düzeltiliyor ki, kıyamete kadar talebelere yönelik eğitim programlarında böyle bir prensip ortaya konmuş oluyor, diyoruz. Öyleyse biz de Kur’an okunurken böyle olacağız. Nötr olacağız Kur’an’ı dinlerken. Bizden de işte bu isteniyor burada. Nötr olmak. Peki ne demektir nötr olmak? Kur’an’ı dinlerken kendimizi, aklımızı, fikrimizi, benliğimizi, dikkatimizi ona teslim etmeliyiz. Öncelikli bilgilerimizi terk etmeliyiz. Rasulullah’ın öncelikli bir fikri vardı. Neydi o? O-nu ezberlemek. Hem de hemen o anda ezberlemesi gerektiğini zannediyordu. Öyleyse öncelikli fikirlerimizi, Kur’an dışından öğrendiklerimizi kafamızdan atacağız, aklımızdan başka bir şey geçirmeyeceğiz. Sırf kendimizi ona teslim edeceğiz. Bütün dikkatimizle, bütün benliğimizle onu dinleyeceğiz. Bu bölümün şöyle anlaşılması da mümkündür: “Aceleye getirerek öyle dilini depretip durma! Dilini hareket ettirip durma!” şeklindeki hitabın Peygamber Efendimize değil de yukarıda anlatılan insana olduğu şeklinde ikinci bir görüş vardır. Fah-reddin er-Râzî, Elmalılı Hamdi Yazır ve bazı müfessirler bu görüşte olmaya çalışmışlar ama hadislerin diskalifiyesinin anlamsızlığını bildiklerinden dolayı edepli, terbiyeli davranmışlar da birinci görüşü başa almışlardır. Onun için ben de önce onu zikrettim. İkinci anlayışı da açıklamaya çalışalım: Eğer buradaki hitap yukardan beri anlatılan insanaysa, o zaman mânâ şöyle olacaktır: İnsanoğlu o gün neler yaptı, neler bıraktıysa o gün hepsinden haberdar edilecek. Yani insan o gün yapıp ettiklerinin tümünden he-saba çekilecek. Zaten insan kendi yaptıklarına basîrdir, onlardan haberdardır. Ne yaptı, ne yapmadı, bunu kendisi bilmektedir. Dünyada mâzeretler uydurmaya çalışsa, kamufle etmeye çalışsa, yani dünyada kendi ken-dini aldatmaya çalışsa da ne yapıp ettiğini insanoğlu biliyor dendi. Kı-yamet günü olacaklar, insanın başına gelecekler anlatıldı, ondan sonra da: “Hayır hayır! Dur bakalım acele etme! Niye acele ediyorsun sen? Ne derdin var senin?” denilerek bir hitapta bulunuldu. İkinci bir anlayışa göre eğer buradaki hitap insana râci ise, kıyamet günü hesap-kitap konusunda acele etmemesi anlamına gelecektir. Yani mânâ, böyle işin içinden kolayca sıyrılıvereceğini zannetme! Kolayca kurtulacağını sanma ey insan! demek olacaktır. İşte kıyamet günü, hesap-kitap dönemi eline kitabını alan bu insana diyecek ki: “Ey insan! Acele ederek, dilini hemen oynatma! Bu işi hemen bitirivermeden yana olma! Hemen acele geçiştirivermeden yana olma! Hesap-kitap işinde acele ederek dilini oynatıp bu işi bitirivermeden yana olma! Yani hemen acele bu işin, hesap-kitap işinin içinden çıkacağını, sıyrılacağını sanma!” “Oku Kitabını, bugün, hesap görücü olarak sen kendine yetersin.” (İsrâ 14) Hesap-kitap için, amel defteri eline verilen kimseleri anlatırken Kur’an şöyle diyordu: “Kitabı sağından verilen, “Alın, kitabımı okuyun! Doğrusu ben böyle bir hesaplaşma ile karşılaşacağımı umuyordum!” (der).” (Hâkka 19,20) “Ben bugünün heyecanıyla dünyada bir hayat yaşıyordum” diye sevinç çığlıkları atarken, etrafındakilere tertemiz defterini gösterirken, defteri eline tutuşturulan kâfir de diyecek ki: “Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük-büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!” (Kehf 49) İşte o kâfir, günahkâr insan alelacele o kitabı karıştırıverip okuyuvermeye, alelacele işin içinden sıyrılıp çıkmaya çalışacak. Çabucak hesap-kitabın bitirilmesini isteyecek. Bir an evvel bu sorgulama işinin bitirilivermesini isteyecek de, hızlıca defterini okumaya çalışırken onun bu hareketini kınamak üzere, bu düşüncesine engel olmak üzere şöyle denilecek: “Ne oluyor? Ne yapmaya çalışıyorsun ey insan? Aceleye getirip durma işi! Öyle hızlı hızlı dilini hareket ettirip işin içinden sıyrılmadan yana olma! Sen onu öyle alelacele okumadan yana olma! Çünkü onu oraya Biz yazmışız ve Biz okuyacağız!” Yani onun gündeme getirilişi de Bize aittir, tek tek yazılışı da Bize aittir. Onu o kitapta biz topladık! Sen kokladın, biz topladık! Sen yaptın, sen işledin, Biz yazdık! Şimdi ne oluyor sana? Niye acele ediyorsun? Şimdi sus ve bekle! Sana onu Biz okuyacağız, bu durumda artık sana düşen sadece onun peşi sıra gitmendir. Yani eğer Biz: “Bak sen şunu da yapmışsın! Şu günahı da sen işlemişsin! Şu suçu da sen işlemişsin!” dedikçe, yaptıkların sana okundukça, sen onlardan kurtulmadan yana olma! Artık senin iraden bitmiştir. Biz neler de-diysek, sen ona uy! Artık burada Bizim beyanımız, Bizim hükmümüz, bizim kararımız geçerlidir. Çünkü: “Sen okunanlar üzerinde Bizim beyanımıza, Bizim kararımıza uymak zorundasın! Bugün beyan Bize aittir, karar Bize aittir! Sakın Bizim beyanımıza itirazın olmasın!” denilecek. Âyetin bundan sonrasını da düşünürsek bu mana, bu münasebet gerçekten çok uygun düşüyor. Bakın bu âyetin hemen arkasından denilecek ki: