5-6. “Ama, insanoğlu gelecekte de suç işlemek isterde: “Kıyamet günü ne zamanmış!” der.” Fakat insan ister ki fücûru önünde olsun. Yani önünde fücûr etmek ister. Önündeki geleceğini fısk-u fücûr içinde sürdürmek ister. İster ki önünde günah programları olsun. Hani birine hakkı anlatırsınız, anlar adam, ama hemen sizin kendisine gösterdiğiniz kulluk yoluna, İslâm yoluna girivermez. Neden? Çünkü adamın önünde henüz bitiremediği günah programları vardır. Daha şunlara şunlara doymadım! Daha şu şu işlere karşı arzum var! Hele bunlardan da nasibimi alayım da ondan sonra der ya, işte Rabbimiz burada buyuruyor ki, in-san önünde fısk-u fücûrun olmasını, fısk-u fücûr programlarının devam etmesini ister. Bunun bir başka manası da, insan önündeki ba’s gününü, he-sap-kitap gününü ve o günde gerçekleşecek hesabı yalanlar demektir. Eğer buradaki insan kâfirse mânâ böyle olacaktır: Kâfir önündeki hesabı, kitabı, haşri, neşri, cenneti, cehennemi yalanlamaktadır. Bunları hesap etmeden bir hayat yaşamaktadır. Hayat programını bunların yokluğuna bina etmektedir. Yok eğer burada anlatılan insan mü’-minse, o zaman da mânâ şöyle olacaktır: Bu insan günahı öne alır da, tevbeyi sona bırakır. Önündeki bir kısım günah programlarını da icra edinceye kadar tevbeyi, Allah yoluna dönüşü tehir eder. Der ki: “Aceleye gerek yok, sonra, daha sonra tevbe ederim. Henüz gencim. Önümde beni bekleyen upuzun bir hayat var. Yarın tevbe ederim. Öbür gün dönerim. Allah Rahîmdir. Allah Kerîmdir.” Ya ölüverirsem! Ya hayatım bir an bitiverirse! Ya tevbeye imkân bulamazsam! demiyor da, hayatın devam edeceğine inanıyor. Hele bir gün gelir tevbe ederim! diyor. Sanki hiç ölmeyecek, sanki bu dünya, bu hayat hiç bitmeyecek. Bu yüzdendir ki günahı öne alır da, tevbeyi arkaya bırakır. Yani ileriye dönük günah programları vardır adamın. Peki bizler ne yapıyoruz? 30-40 yılı geride bıraktık. Geçmişimizi biliyoruz. Önceki hayatımızı Allah’ın istediği biçimde değerlendiremediğimizi, yapmamız gereken nice şeyleri yapmadığımızı, yapma-mamız gereken nice şeyleri yaptığımızı biliyoruz. Gençliğimizde şöyleydik, evlendiğimizde böyleydik, geçen sene şöyleydik, evvelki sene böyleydik, bunu biliyoruz. Öyleyse gelin hem kendi îmanımız kendimizi düzeltsin, hem de kendi îmanımız karşımızdaki Müslüman kardeşlerimizi düzeltsin. Tanıdığımız insanların, çoluk-çocuğumuzun î-manlarını da, hayatlarını da düzeltsin. Hayır önündeki günlerinde fücûruna devam etmek ister bu insan. Böyle yaparken âhireti inkâr ettiğinden, öldükten sonra dirilmeye inanmadığından yapmaz. O da bu yapıp ettiklerinin mutlaka bir gün hesabı sorulacağını bilir. Bunu onlar da biliyorlar ama hayatlarını, hayat programlarını bu îmana bina etmeye, buna göre bir hayat yaşamaya yanaşmıyorlar. Çünkü o zaman sorumlulukları gündeme gelecek. Çünkü o zaman zevkleri ve eğlencelerine bir sınır gelecek, hu-zurları kaçacak. Âhirete îman gündeme gelince elbette iştahları kaçacak ve yedikleri şeyleri yiyemeyecekler, insanlara zulmedemeyecekler. Önlerindeki bir kısım günah programlarını icra edemeyecekler. Onun içindir ki, ipleri önlerinde olsun, ipleri ellerinde olsun da dilediklerini yapabilmeyi isterler. Yani onlar tıpkı ipini koparmış dana gibi sorumsuzca yeryüzünde dolaşmak istemektedirler. İsterler ki ipleri önlerinde olsun. İsterler ki boyunlarındaki ip ellerinde olsun ve dilediklerini yapsınlar. İp-siz develer gibi, ipini koparmış hayvanlar gibi özgürce davranabilsinler. Hiçbir kayd altına girmesinler, hiçbir sorumluluk yüklenmesinler. İstedikleri gibi, keyiflerine geldiği gibi davranabilsinler. Haram-helâl tanımadan, hak-hukuk bilmeden bir hayat yaşasınlar, Allah-peygam-ber tanımadan bir dünya tüketsinler, Kitap-sünnet bilmeden bir ömür doldursunlar. Doğan her insan boynunda bir iple dünyaya gelmektedir. Yani doğan her insan, kul olmaya müsait doğmaktadır. Mü’minler doğuştan boyunlarında getirdikleri bu ipin ucunu Allah’a teslim ederlerken, iradelerini Allah’a verip, Allah’ın hayat programını uygulamaya yönelir, Allah’ın seçimini kendileri için seçim kabul ederlerken, bunlar buna yanaşmayıp iplerini, iradelerini kendi ellerinde tutmak isteyen insanlardır. Kendi güçlerine, kendi bilgilerine, kendi programlarına, kendi yasalarına güvenerek Allah’a ve O’nun hayat programına karşı müstağnî ve müstekbir davranan insanlardır bunlar. “Bizim Allah’a da, Al-lah’ın kitabına da ihtiyacımız yoktur! Bizim aklımız var! Bizim bilgimiz var! Bizim keyfimiz var! Biz hayatımızı nasıl düzenleyeceğimizi, nasıl giyineceğimizi, nasıl bir hukuk yapacağımızı, nasıl bir ekonomiden ya-na olacağımızı, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızın nasıl olacağını, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, neleri yiyip içeceğimizi, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi biz de biliriz!” diyerek boyunlarındaki ipi kendi ellerinde tutmaya çalışan, hayat programlarını kendileri belirlemeye çalışan insanlardır bunlar. Bu insan ister ki ipleri elinde olsun. Böyle ister ve: Alay ederek, dalga geçerek, “O kıyamet günü nerde kaldı ya?” der. “Hani niye gelmiyor ya? Bir kıyametten bahsediyorsunuz. Öldükten sonra dirilmeden söz ediyorsunuz. Hesap-kitap var diyorsunuz. Hani nerde kaldı bu ya? Niye gelmiyor ya?” diyerek alay ediyor, dalga geçiyorlar. Bakın Rabbimiz buyurur ki: