22. “İyilik yaparak kendini Allah'a veren kimse, şüphesiz en sağlam kulpa sarılmış olur. İşlerin sonucu Allah'a aittir.” Kim ki muhsin olarak yüzünü Allah’a teslim ederse. Kim ki muhsin olarak yönünü Allah’a dönerse. Kim ki tüm yönünü, tüm hayatını, varlığını, gecesini, gündüzünü, ömrünü, ailesini, çocuklarını muhsin olarak Allah’a teslim ederse. Allah’ı görüyormuşçasına kim Allah’a kulluğa yönelirse. Kim Allah’ın kendisini her an gördüğü, her an kontrol ettiği bilinci içinde bir hayat yaşamaya koşarsa, Müslüman-ca bir hayata yönelirse o kimse güzel bir kulpa, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmış, güzel bir ipe tutunmuş demektir. Allah’ın yeryüzüne indirdiği bir hidâyete yapışmış demektir. Bakarada da kim Allah dışındaki azgınları reddeder, Allah berisinde egemenlik iddiasında bulunan sahte tanrıları reddeder ve sadece Allah’a kulluğa yönelirse o kopması olmayan sağlam bir kulpa yapışmış, yâni Allah’ın dinine, İslâm’a tutunmuş demektir deniyordu. Evet Rabbimiz bizden tüm varlığımızla kendisine yönelmemizi istiyor. Tüm hayatımızla kendisine teslim olacağız. Muhsin olacağız ki sağlam bir kulpa yapışmış olalım. Zaten işlerin âkıbeti, işlerin sonucu Allah’a döndürülecektir. Sonunda herkes Allah’a döndürülecek ve hesabı Allah’a verecektir. . “Ey Muhammed! İnkâr edenin inkârcılığı seni üzmesin; onların dönüşü Bizedir; o zaman, yaptıklarını kendilerine haber veririz. Allah, kalplerde olanı şüphesiz bilir.” Kim de küfrederse, Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın dinini, Allah’ın elçisini örter, örtbas ederse sakın ha peygamberim onun küfrü seni üzmesin. Küfredenin küfrüne üzülmeyin. Allah’ın Resûlü insanların hidâyetine, insanların îman etmelerine o kadar haristi ki, onların küfrü tercih edip, Allah’ın kitabını, Allah’ın vahyini, hidâyeti örtüp bir hayat yaşamalarına o kadar üzülüyordu ki âdeta cehenneme giden insanları gördükçe kendisini harap ediyordu. Üzüntüsünden yemeyi içmeyi terk ediyor, kendisini ihmal ediyor, kendisini parçalayacak duruma geliyordu. Kendisinin bu insanlar tarafından yalanlanmasından daha çok onların cehenneme gidişi üzüyordu Rasulullah efendimizi. Niye bu insanlar îman etmiyorlar? Niye bu insanlar ateşe doğru gidiyorlar? Niye bu insanlar cehenneme dayanıklılık gösterisinde bulunuyorlar? Niye bu insanlar kendilerine yazık ediyorlar? diye kendi kendini yiyip bitirecek duruma geliyordu. Elbette onun yolunun yolcusu olarak bizim de ilk üzüntümüz, ilk derdimiz bu olmalıdır. Biz de şu anda çevremizde, akrabalarımız içinde farkında olmadan cehenneme doğru giden insanları gördükçe yerimizde duramaz hale gelmeliyiz. Etrafımızda dünyacı kesilmiş, dünyayı kıble edinmiş, Allah’ı, Allah’ın kitabını örtmüş, vahiyle ilgisini kesmiş kimi görürsek ilk işimiz, tek işimiz onu uyarmak, onun ateşe gidişini değiştirmek olmalıdır. Bu tür insanların hidâyeti için üzülmeliyiz, sıkıntılanmalı ve çabalamalıyız. Bir tek insanın hidâyeti için gerekirse her şeyimizi fedâya hazır olmalıyız. Anlatacak mıyız? Duyuracak mıyız? Sevdirecek miyiz? Evlerine, dükkanlarına mı gideceğiz? Para mı vereceğiz? Satın mı alacağız? Ne yapmamız gerekiyorsa yapmak zorundayız. Cennete gidiş varken, Müslümanca bir hayat yaşamak varken niye bu akrabalarımız cehenneme gidiyorlar? diye üzülmeliyiz, bunu kendimize dert edinmeli ve çareler araştırmalıyız, fırsatlar kollamalıyız. Ama tabii bu çabamız bizi kendimizi helâk etmeye de götürmemeli. İşte Rabbimiz buyuruyor ki onların küfrü sizi mahzun da etmesin. Siz size düşeni yaptıktan sonra da bilesiniz ki onların küfrü size bir zarar vermeyecektir. Tutup zorla bu adamların kalbine İslâm’ı, îmanı sokma imkânınız, yetkiniz yoktur, bu benim işimdir diyor Rab-bimiz. İşte görüyoruz süratlice cehenneme gidiyorlar, anlatıyoruz din-lemiyorlar, uyarıyoruz yanaşmıyorlar. Onların dönüşleri Bizedir. Onların dünyada yapıp ettiklerini Biz onlara haber vereceğiz. Allah göğüslerde, sadırlarda olanları bile bilmektedir. Yaptıklarımızı, işlediklerimizi bildiği gibi, amele dönüştürmeyip kalplerimizde taşıdığımız niyetlerimizi, düşüncelerimizi de bilmektedir Rabbimiz. Öyleyse dileyen îman etsin, dileyen de küfretsin. Sonucuna kendisi katlanmak kayd-u şartıyla dileyen dilediğini tercih etsin. Kâfir olanlar da asla sizi üzmesin diyerek böylece peygamberine ve onun şahsında kıyamete kadar hepimize bir tesellide bulunur Rabbimiz. Öyleyse bir Müslüman olarak bize düşen kendimiz Müs-lümanca bir hayat yaşamanın ve çevremizdeki insanları da Müslümanlaştırmanın kavgasını vereceğiz. Bu ikisini birlikte götüreceğiz Allah’ın izniyle. 24. “Onları az bir süre geçindiririz, sonra da ağır bir azaba sürükleriz.” Evet o kâfirler seni üzmesin, çünkü Biz onlara dünyada az biraz nîmet veririz, az biraz faydalandırırız onları. İmkân veririz, fırsat veririz, haydi biraz yaşayın bakalım deriz. Evet kâfirlere az bir şeyler veririz diyor Rabbimiz. Halbuki bakıyoruz ki Müslümanlara verdiğinin fazlasını vermiş onlara. Meselâ şu anda onların ellerindekileri baygın baygın seyreden Müslümanlara sorsanız bu dünyada en büyük nîmeti Allah kimlere vermiş diye, herkes diyecek ki kâfirlere vermiş. Vah za-vallı Müslümanlar vah. Vah vahiyden habersiz hayatı değerlendiren, Allah’ın değer yargılarını tanımadan hüküm veren Müslümanlar vah. O kadar derbeder bir durumdalar ki, anlayışları basiretten, Furkân-dan o kadar kıtlaştı ki, o kadar kısırlaştı ki nîmetlerin bu dünyada en fazlasının kâfirlere verildiğini söyleyecek kadar ahmaklaştı. İşte Müslümanların sözleri böyle derbederce. Kafada nîmet olarak sadece para olunca, mal mülk olunca elbette böyle konuşacaklar, böyle değerlendirecekler. Nîmet deyince sadece ekonomi, sadece güç kuvvet olunca bu da kâfirlerde olunca Müslümanlar elbette böyle düşünecekler, böyle inanacaklar, başkası da beklenemez onlardan. Behey zavallı adam, hiç düşünmüyor musun? Allah sana îman verdi, Allah sana hidâyet verdi, Allah sana kitap verdi, peygamber verdi, namaz verdi, oruç verdi, iffet verdi, haya verdi, temizlik verdi, âhiret inancı verdi, hayatı değerlendirme bilgisi verdi, cennete gitme yolu verdi, ateşten kurtulma yöntemi verdi. Bu nîmetlerden daha büyük nîmet olur mu? Niçin Allah’ın sana verdiği bu nîmetleri görmez-likten geliyorsun? Yoksa bu nîmetler karın doyurmuyor, para getirmi-yor mu diyorsun? Allah’tan kork, kuldan utan. Bu nîmetler sana dünyada da âhirette de en büyük haseneyi kazandıracak. Bir Müslümana sorsak, acaba bir vakit namazına tüm dünyanın altın ve gümüşlerini değiştirebilir mi? Bir günlük orucuna dünyayı değiştirebilir mi? Size verilen mi fazla, yoksa kâfirlere verilenler mi fazla Allah aşkına bir düşünün. Hayır hayır onlara verilen çok azdır. Tüm dünyayı bir tek kâfire verse bile âhiretin yanında çok azdır. Çünkü bütün bunlar bir gün bitecek ve âhirete hiçbir şey intikal etmeyecektir. Öyleyse Allah’ın bunca nîmetlerine karşı bu nankörlüklerimiz niye? Utanmıyor muyuz Allah’tan? Yarın onlar dünya kadar altın ve gümüşe sahip olsalar ve tamamını verseler cehennemden kurtulamayacaklar. Öyleyse niye imreniyorsunuz bu kâfirlerin elindekilere? Bir Müslüman yarım hurmayla bile cenneti kazanabilecekken söyleyin şimdi bakalım yarım ekmekle siz mi zenginsiniz? Yoksa tüm dünyaya sahip olsalar bile bu kâfirler mi zengin? Aklınız yok mu sizin? Nasıl böyle bir değerlendirmeye gidebiliyorsunuz? Yâni iki dünyası bile olsa yarın kâfir cehennemden kurtulamayacakken senin namazın, senin orucun, senin îmanın, senin teslimiyetin, senin iffetin seni cennete götürecek. Şu anda dünyanın en zengin, en mutlu insanı sensin. Niye bundan habersizsin? Dünyada kâfirler kadar derbeder, kâfirler kadar fakir, onlar kadar zavallı yoktur. Niye bunu anlamaya yanaşmıyorsun? Onlara acı da hem kendinin hem de onların cenneti için geceni gündüzünü fedâya hazır ol. Sen bırakmışsın onları İslâm’a dâveti de onların karşısında ezim, ezim eziliyorsun. Onlar karşısında izzet ve şerefini kaybetmiş, onlar gibi olmanın, onlar gibi yaşamanın kavgasını veriyorken onların gözünde de küçüldükçe küçülüyorsun. Böylece hem kendine hem de onlara zulmetmiş oluyorsun. Zavallı Müslüman, iyi düşün, sen ona değil o sana imrensin. Sen onun hayatına değil, o senin hayatına yönelsin. Sen önde ol da, sen cennete doğru giderken o seni örnek alıp arkandan gelsin. Evet onlara bu dünyada az biraz bir şeyler veririz de sonra: Onları galiz bir azaba, ağır bir azaba yuvarlayıveririz, mahkum ediveririz. Evet Rabbimiz kendi yolunda olanlara güzel bir hedef, kendi yolunun dışında hareket edenlere de ağır bir azapla dünyadaki mal, mülk ve saltanatın bitişini haber veriyor. İşte yaşadığımız hayatın en güzel bir biçimde sorgulanması da bizlere en büyük nîmetlerden birisidir. Bu âyetleriyle Rabbimiz bizi uyarmasaydı durumumuz gerçekten çok kötü olurdu. 25,26. “Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri yaratan kimdir?” diye sorsan, “Allah’tır” derler. De ki: “Hamd Al-lah'a mahsustur”, ama çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Şüphesiz Allah müstağnîdir, övülmeğe lâyıktır.” Evet onlara gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan, muhakkak derler ki, diyecekler ki Allah. Öyleyse de ki elhamdülillah. Elhamdülillah ki herkes bunu itiraf ediyor. Elhamdülillah ki tüm dünya göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı itiraf ediyor. Hiç kimse Allah’ın dışında bir yaratıcının olduğunu söyleyemeyecektir. Elhamdülillah ki doğru bir dindeyiz. Elhamdülillah ki böyle göklerin ve yerin yaratıcısına kulluk etmekteyiz. Çünkü hamd, övgü, kulluk, yüceltme göklerin ve yerin yaratıcısının hakkıdır. Ama bilâkis onların pek çoğu bu gerçeği bilmiyorlar. Yâni gökleri ve yeri yaratana hamd edilmesi, sadece O’na kulluk edilmesi gerektiğini bilmiyorlar. Göklerin ve yerin yaratıcısını biliyorlar da O’na nasıl kulluk edileceğini bilmiyorlar. O’na nasıl hamd edilecek? O nasıl övülecek? Nasıl yüceltilecek? insanların pek çoğu bunu bilmiyorlar. Halbuki göklerin ve yerin yaratıcısını bildikten sonra O’nun istediği bir hayatı yaşamaları gerektiğini de bilmelilerdi. Yaratan O olduğu gibi yaratıklarının kulluk programını belirleme yetkisine sahip olan da O’nun olduğunu, O’nun dışında hiç kimseye minnet borçlarının, kulluk borçlarının olmadığını da anlamalıydılar. Evet göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Demek ki Rabbimizin yarattığı varlıkları üzerindeki saltanatı devam ediyor. Kullarını yaratıp kendi hallerine terk etmemiştir. Yaratan da O, sahip ve Mâlik olan da O. O Allah Hamîd’dir, övülmeye lâyık olan da sadece O’dur ve aynı zamanda Ğanî’dir de O Allah. Yâni kimsenin kulluğuna ihtiyacı olmayandır. 27. “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, Hakimdir.” İşte Hakîm olan, Alîm olan Rabbimizin ilmiyle karşı karşıyayız. Bakın Rabbimiz kendi bilgisinin sonsuzluğunu, azametini, yüceliğini şöyle vasıf ediyor. Eğer yeryüzündeki tüm ağaçlar kalem olsa, eğer denizlere de onların arkasından yedi deniz daha katılarak hepsi mürekkep olsa, Allah’ın kelimeleri bitmez. Allahu Ekber, Allahu Ekber. Evet yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa, şu andaki denizler ve onların yedi misli daha yedek mürekkep olsa denizler biter, ağaçlar biter, kalemler biter ama Allah’ın kelimeleri, Allah’ın kelâmı, Allah’ın bilgisi, Allah’ın yasaları bitmez. Allah’ın ilmi bitmez. Allah’ın ilmine bir nihâyet yoktur. Allah Azîzdir, Allah Hakîmdir. Elhamdü lillah ki böyle Alîm olan bir Rabbin bilgisiyle bilgileniyoruz, böyle Hakim olan bir Rabbin hikmetiyle hikmetleniyoruz. Bundan daha büyük bir şeref olabilir mi? Bakın bu âyetin bir benzeri de Kehf sûresindeydi: “De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.” (Kehf 109) Evet Rabbimin sözleri, Rabbimin kelimeleri, Rabbimin ilmi ve hikmeti sonsuzdur sınırsızdır. Denizlerse sınırlıdır. Sınırlı olan tükenmeye mahkum olan bir şeye yine onun gibi sınırlı ve tükenmeye mahkum olan bir şey eklense de yine sınırsız olanın yanında tükenmeye mahkumdur. İşte Allah’ın kelimeleri, Allah’ın âyetleri, Allah’ın bilgisi ve hikmeti böyledir. Peki durum böyle olunca bu insanlar nasıl oluyor da Allah’ın hikmet dolu bu kitabından yüz çeviriyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın velâyeti altına, Allah’ın dini altına girmiyorlar da kendileri gibi aciz varlıkların velâyetleri altına girmeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da hikmeti ve bilgisi sonsuz olan Allah’ın göndermiş olduğu bu kitaptan bilgilenmeye yanaşmıyorlar da başka şeylerden bilgilenmeye çalışıyorlar? Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir. Yâni insanlar nasıl oluyor da bu kitaba karşı kayıtsız kalabiliyorlar? Nasıl oluyor da bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayabiliyorlar? Evet bilgisi sonsuz olan, bilgi kendisinden olan, bilginin kaynağı olan Rabbimiz biz kullarına kendi bilgisinden birazını aktarmış. Hz. Adem atamızdan başlayarak sahifeler, kitaplar göndererek bizi kendi bilgisiyle şereflendirmiştir. Ama bu bize bildirdikleri kendi bilgisine nispetle çok azdır. Böyle bir Allah’ın kitabıyla bilgilenmekten daha şerefli ne olabilir yeryüzünde? Ama bakıyoruz ki insanlar böyle bir Allah’tan bilgilenmekten, böyle bir Allah’a güvenmekten uzaklaşıyorlar da kendi bilgilerine, kendileri gibilerin bilgilerine güveniyorlar. Ne kadar zavallı bir düşünce değil mi? O zaman şimdi soralım kendimize, soralım tüm insanlığa: Acaba böyle bir bilginin sahibi olan Allah bilgisiyle bilgilenen, vahiy bilgisiyle bilgilenen bir müslüman mı daha âlim, yoksa Allah bilgisine hayır diyen ve kendi bilgisine güvenen zavallı kâfir mi daha âlim? Söyleyin. Müslümanlar âlimdir, kâfirler de yeryüzünün en cahil zavallılarıdır. 28. “Ey insanlar! Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar dirilmesi gibidir. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” Evet sizin var edilişiniz, sizin yaratılışınız bir tek nefsin, bir tek insanın yaratılışı gibidir. Sizin topunuzun yaratılışı bir tek kişinin yaratılışı gibi kolaydır Allah’a. Allah için birle milyonun, milyarın bir farkı yoktur. Ha Adem (a.s) dan kıyamete kadar yaratılacak insanların yaratılışı, meleklerin, cinlerin ve diğer tüm mahlukâtın yaratılışı, ha bir tek insanın yaratılışı. Allah için bunun bir farkı yoktur. Tüm kâinâtın, tüm varlıkların yaratılışı Allah için bir tek varlığın yaratılışı gibidir. Yaratılışınız da dirilişiniz de öyledir. Muhakkak ki Allah işitendir, görendir. Allah her şeye hakimdir mâliktir. Ölüşlerinizden sonraki dirilişleriniz de asla O’na zor gelmeyecektir. 29. “Allah'ın geceyi gündüze ve gündüzü geceye kattığını, her biri belirli süreye kadar hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah'ın yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?” Eğer anlayamadıysanız, isterseniz bir bakın. Bilmez misiniz ki Allah gözlerinizin önünde geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. Güneşi ve ayı da emrine Mûsâhhar kıldı. Evet gece ve gündüz yaratıldıkları günden beri bir saniye şaşmadan devam ediyor. Allah’tan başka hiç kimsenin, hiçbirinizin onlara müdahale hakkı da yoktur. Rabbinizin bu gece gündüz yasasına teslim olmaktan başka çareniz de yoktur. İşte şu anda gecedeyiz, haydi getirin bakalım gücünüz yetiyorsa gündüzü. Mümkün değildir bu. Allah’ın yasasına tabi olmaktan başka bir seçeneğimiz yoktur. İşimiz var gündüz bitmesin demeye kimsenin hakkı da gücü de yoktur. Uykumuz var gece bitmesin demeye hakkımız da gücümüz de yoktur. İşte Allah’ın mutlak egemenliğini, büyük irade sahibinin, ilminin, hikmetinin sınırı olmayan Allah’ın zaman ve mekân üzerindeki mutlak tasarrufunu burada da görüyoruz. Evet O Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Arkadaşlar gece ve gündüz Allah’ın iki âyetidir. Gecenin ve gündüzün meydana gelişine ve peş peşe işleyişine bir dikkat edin. Dikkatlice inceler ve üzerinde düşünürseniz gecenin içine bir miktar gündüzün, gündüzün içine de bir miktar gecenin girdiğini görürüsünüz. Fecir vaktinde gecenin bir kısmının gündüze girdiğini, katıldığını, akşam güneş batarken de gündüzün birazının geceye katıldığını görürsünüz. Tüm bu dönemleri yapan, yaratan Allah’tır. Böyle bir Allah’ın güç ve kudreti karşısında eğilmekten başka bir çaremiz var mı? Ve belli bir süre, belli bir yörünge, belli bir program içinde hareket eden güneşi ve ayı da buyruğu altına, egemenliği altına alan, ya da onları sizin emrinize, sizin hizmetinize sunan da Allah’tır. Her ikisinin de boyunlarındaki kulluk iplerini eline alan, onları belli bir zamana kadar bir nizam ve intizama bağlayan, onlar üzerinde belli yasalar koyan, onlara belli bir ömür takdir eden Allah’tır. Onlar için belli bir zaman tayin etmiştir Rabbimiz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. İşte bu Allah sizin Rabbinizdir. İşte okuduğumuz bu âyetlerin anlattığı, Kur’an’ın tümünün anlattığı, tarih boyunca tüm peygamberlerin ortaya koyduğu Allah sizin Rab-binizdir. Rab makamında, ulûhiyet makamında, hayatınızın kanunlarını düzenleme makamında Rabbiniz O’dur. Ve bu Rabbiniz olan Allah mülk kendisinin olan, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi ve mâliki olandır. O her şeyin sahibi ve yaratıcısıdır. Varlığımızın sebebi O’dur. Hayatın kaynağı O’dur. Göklerin, yerin, gecenin, gündüzün, insanların, meyvelerin sebzelerin sahibi O’dur. Malımızı, evimizi, ailemizi, çocuklarımızı, makamımızı, paramızı, pulumuzu, aklımızı, zekamızı, bilgimizi her şeyimizi yaratan O’dur. Allah mülkün sahibidir, o halde O’na kulluk edin. Madem ki her şeyinizi yaratan O’dur, madem ki her şeyinizi veren O’dur, madem ki mülk O’nundur o halde sadece O’nu dinleyin. Her bireri, gece, gündüz, güneş, ay hepsi bir ecele doğru koşmaktadır. Hepsinin Allah tarafından tayin ve takdir edilmiş bir ömrü, bir eceli vardır ve hepsi işte o sona doğru koşmaktadırlar. Ve Allah yaptıklarınızın tamamından haberdardır. Hepsinin bir eceli vardır ve hepsi bir gün bitecektir. Onlarla birlikte onlarla yaşayan insanlar da yok olacaklar. Gecede ve gündüzde var olan, güneşin ve ayın altında yaşayan tüm varlıklar bir gün ecellerini idrak edecekler. Herkes ölecek ve her şeyden haberdar olan Allah’ın hesabıyla karşı karşıya geleceklerdir. Ecelsiz kimse yoktur kendisinden başka. O zaman madem ki bir ecel varsa bizim için ve şu anda her birerimiz ecelimize doğru koşuyorsak hesabımızı doğru yapalım inşallah. 30. “Bu, Allah'ın hak olmasından ve O'ndan başka taptıkların şeylerin bâtıl olmasındandır. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” İşte bu Allah’ın Hak oluşundandır. Allah Haktır, kâinâtta tek Hak Allah’tır. Ve insanların Allah dûnunda, Allah berisinde Allah’ı bırakıp ta kendilerine dua ettiklerinin, kulluk ettiklerinin, tanrı kabul edip yasalarını uygulayamaya çalıştıklarının, dinlerini, kanunlarını kabul ettiklerinin tamamı bâtıldır. Yâni ne bu dünyada, ne de ölüm ötesi hayatta onların hiçbir yetkileri yoktur. Ve işte muhakkak ki O Allah Âlîdir, Allah Kebirdir. En büyük O’dur, en yüce yüceler yücesi O’dur. Üstünlük, yücelik O’na aittir. O’ndan başka var mı büyük söyleyin? Bu kâinâtta kim yarışabilir yücelikte Allah’la söyleyin? Allah’a yetki sınırlaması getirenler, Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımayanlar, Allah’a kafa tutanlar bilesiniz ki bütün bunları bu dünyada Allah’ın kendilerine verdiği geçici yetkileriyle yapabilmektedirler. Evet Hak sadece Allah’tır ve Hakkın dışında ne varsa hepsi sapıklıktır. Allah dururken insanların O’ndan başkalarını Rab kabul etmeleri, Allah’tan gelen hak yasalar dururken insanların başka yasalara tabi olması sapıklıktan başka bir şey değildir. Herkes biliyor ki Hak Rab Allah’tır. Hak din, hak yol, hak nizam, hak hayat tarzı Allah’ın hayat tarzıdır. Hak, hukuk Allah’ın gönderdikleridir. Sizler ya Allah’ın Rabliğine, rubûbiyetine, ulûhiyetine evet der, O’nun istediği şekilde bir hayat yaşayarak Müslüman olursunuz, ya da sapıklığı tercih etmiş olursunuz. Çünkü aksi takdirde insanın varacağı yer sapıklıktan başka bir şey değildir. İnsan ya haktadır, ya da sapıklıkta. Ya mü’mindir, ya da kâfir. Çünkü hak özelliğine sahip olan sadece Allah’tır ve hakkın dışında da sapıklık vardır. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, yasaları hak, sistemi hak, yolu hak, cenneti hak, cehennemi hak, sıratı hak, terazisi hak, mîzanı hak, hepsi haktır. Evet hak Allah’tan gelendir. Namaz haktır, Oruç, Hac, tesettür, infak, Cihad haktır. Müslümanca bir hayat haktır. Kitap ve sünnete dayalı bir hayat haktır. Eğer hakkı Allah’ın gönderdiklerinin dışında görürseniz, Allah’ın vahyinin ötesinde hak peşine düşerseniz, Allah’ın dininin dışında hak aramaya kalkışırsanız, Problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Çünkü yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden her şey bâtıldır ve sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de şâyet o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır. Evet Allah’ın indirdiğinin dışında hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Ve bu hak hüküm ortaya konulmadıkça insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe yeryüzünde asla salah da olmayacaktır. Yeryüzünde sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İhtilâfları çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O da Allah’ın yeryüzünde ihtilâfları çözmek üzere indirdiği kitaptır. 31. “Gemilerin denizde Allah'ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin? Allah böylece size varlığının delillerini gösterir. Bunlarda, pek sabırlı ve şükreden kimselerin hepsine dersler vardır.” Görmedin mi? Şu gemilerin Allah’ın nîmeti ve lütfuyla denizde nasıl akıp gittiğini? Görmüyor musun? Bakmıyor musun? Allah yürütmese bu gemileri, Allah koymasa bu yasayı bu gemileri kim yürütebilecek te? Size âyetlerini böylece gösteriyor, göstermek için gemileri yürütüyor Rabbiniz. Muhakkak ki gemilerin deniz üzerinde yüzüp gitmelerinde, akıp gitmelerinde çok çok sabreden, Allah’ın âyetlerini anlamaya çalışan, Allah’ın âyetleri üzerinde kafa yoran, kendisini Allah âyetlerinden, Allah yolundan uzaklaştırmaya çalışan kimselere karşı dirençli olan, Allah’a kullukta direnen ve şükreden, hayatlarını Allah’a kullukta kullanan kimseler için bunda da âyetler, ibretler vardır. 32. “Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; onları karaya çıkararak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. Zaten âyetlerimizi ancak hain nankörler inkâr eder.” Onları bir anda dağlar gibi dalgalar kapladığı zaman dini Allah’a halis kılarak, tüm hayatlarını, tüm varlıklarını Allah’a yönelterek, tüm varlıklarıyla Allah’a dönerek samimiyetle Allah’a dua ederler. Evet geminin içinde dağlar gibi dalgalar kendilerini sarıp ta helâk tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında bütün varlıklarıyla Rablerine yönelip dua ediyorlar. Bütün samimiyetleriyle Rablerine dua dua yalvarıp yakarmaya başlıyorlar. Ama onları bu tehlikeden kurtarıp karaya ulaştırdık mı hemen onlardan kimileri muktesit davranırlar, orta yolu tutarlar. Ama âyetlerimizi çok hain ve nankör olanlar da inkâr ediverirler. Evet denizin üzerinde dağlar gibi dalgaların arasında ne yapacağını şaşıran insanlar. Bir anda kendilerini ölümle burun buruna görüyorlar. Ne yapabilirler o anda? Kime sığınırlar? Kime dua ederler? Kimden yardım isterler? Kim yetişebilir imdatlarına? Ayrılmış oldukları şehirlerindeki putları mı çağırsınlar? Şehirlerinde yasalarını uyguladıkları egemen güçlere mi dua etsinler? Yahut ulaşacakları kıyıdaki kurtarıcı bilip eteğine yapıştıklarına mı çağırsınlar? Siyasal tanrılarını mı? Ekonomik tanrılarını mı? Eğitim, sağlık tanrılarını mı? Askeri güce sahip tanrılarını mı? Oyun eğlence tanrılarını mı? Kimi çağırsınlar? Kime dua etsinler? Kim yetişebilir böyle bir durumda onların imdadına? Kim kurtarabilir onları denizin ortasında boğulup gitmekten? Deniz kimin fermanını dinler? Dalgalar kimin emrini dinler? Rüzgarlar kimin emrine boyun eğer? Dalgaların sahibi kimdir? İyi bir düşünelim bunu. Yeryüzünde, yaşadığımız şu şehirde, şu ülkede egemenlik bizimdir diyenler. Yetki bizimdir diyenler. İnsanlara yasa belirleme hakkı bize aittir. İnsanlar ancak bize kulluk yapmalıdır. Bizim yasalarımıza tabi olmalıdır diyenler de bulunsa o gemide. Yâni tanrılık iddiasında olanlar, tanrı kabul edilenler de bulunsa o ortamda. Ne yapabilirler? Söz geçirebilirler mi gemiye, dalgalara, rüzgarlara? Denizin, rüzgarın, geminin, dalgaların sahibi kim? Güneşin, ayın, bitkilerin, suyun, havanın, gözün, kulağın, kalbin sahibi kim? Allah değil mi? Öyleyse niye bu insanlar O’ndan başkalarını Rab ve İlâh kabul ederek onlara dua ediyorlar? Niye onlara kulluk ediyorlar? Niye onları dinliyorlar? Niye onların yasalarını uyguluyorlar? Evet Allah’a Allah’ın istediği gibi îman edenler, hayatlarını Allah için yaşayanlar gerek tehlike anlarında, sıkıntılı anlarında gerekse sıkıntıdan, tehlikeden kurtuldukları anda güzel güzel kulluklarını sürdürürler. Ama kimileri de çok nankördürler, çok haindirler ki bir tehlike anında, Allah’ın yardımına, Allah’ın rahmetine ihtiyaçları varken, Allah’a işleri düşünce O’na dua ederler, ama ihtiyaçları kalmayınca da yan çiziverirler. İnsanlardan kimileri hem denizlerde, hem karalarda, hem şehirlerde, ülkelerde gerek güç ve kuvvete, sıhhate ve huzura sahip oldukları dönemlerde hem de felâket anlarında Allah’a kulluk yaparlar. Ama kimileri de vardır ki kötü günlerinde Allah’ı hatırlarlar da, iyi günlerinde unutuverirler hainler. 33. “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğlun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah'ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” Ey insanlar, hangi şart altında olursanız olun Rabbinizden ittika edin. Rabbinize karşı muttaki davranın. Rabbinizin koruması ve kulluğu altına girin. Rabbinize kulluğunuzun bilincinde olun. Hayatınızı Rabbiniz için yaşayın. Yaptıklarınızı Rabbinize lâyık yapın. Ve öyle bir günden titreyin, öyle bir günden çekinin ki o gün ne ananın ne de babanın evlâdına bir faydası dokunmayacak. Ana babanın evlâdına yapabileceği bir yardım olmayacak. Evlâdın da ana babasına zerre kadar bir faydasının olmayacağı bir gündür o gün. Ne evlât ebeveynine yardım edip onlardan bir şeyleri savuşturabilecek, ne de ebeveyn evlâdına bir şeyler ödeyebilecek. Kimsenin kimseye yardımının dokunmayacağı bir gündür o gün. Kimsenin kimseye faydası olmayacak. Hiçbir kimseden fidye alınmayacak, hiçbir kimsenin şefaati kabul edilmeyecek ve hiçbir kimseye de yardım olunmayacak o gün. Böyle bir günde ne yaparız? Kime sığınırız? Kimden yardım isteriz? Hani dünyadayken babalarımıza analarımıza ne kadar saygılıydık? Hattâ onların hatırı için Rabbimize itaati terk ediyorduk değil mi? Veya çocuklarımızın üzerine ne kadar titriyorduk değil mi? Hattâ onların istikbali için Rabbinize isyan içinde bir hayatın içine giriyorduk değil mi? Onların karınlarını doyuracağız diye, onlara görkemli bir istikbal hazırlayacağız diye namazı, ilmi bile terk ediyorduk değil mi? Hanımlarımıza, kocalarımıza ne kadar sevgili ve saygılıydık? Hattâ onlara sevgimiz ve saygımız Allah’a olan sevgimizin, saygımızın önüne geçmişti. Ama ne oldu şimdi? Unutmayın ki: Allah’ın vaadi haktır. Ölüm hak, kıyamet hak, hesap kitap hak, kimsede yetkinin olmayışı hak, kimsenin kimseye bir faydasının olmayacağı hak, yeryüzü tanrılarının yetkilerinin ve saltanatlarının bir gün bitmesi hak, herkesin çırılçıplak, yapayalnız dirilişi hak, Mahşerde toplanma hak, mizan hak, hesap hak, sırat hak, cennet hak, Cehennem haktır. Allah’ın hükmü gereği insanların gidecekleri cennet ya da cehennemde hayatın sonsuzluğu da haktır. Öyleyse ey insanlar, gelin bu dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcılar da sizi Allah’la aldatmasınlar. Dünyanın geçici malı, mülkü, saltanatı, evi, barkı, arabası, giyimi, kuşamı, yemesi, içmesi sakın sizi aldatmasın. Bunların tamamı geçicidir. Bunların hiçbirisine sahip olmasanız da eğer îmanınız, ameliniz güzelse diğerlerinden bir alçaklığınız olmaz. Eğer îmanınız, ameliniz kötüyse yeryüzünün en büyük zenginliğine sahip de olsanız hiç bir değeriniz yoktur bunu unutmayın. Hayat kısadır unutmayın. Ölüm çabuk gelir unutmayın. Bu dünyaya gelenlerden kimler ölmedi? Kimler bu dünyaya veda edip gitmedi? Onca güçlü kuvvetliler öldüler de şimdi biz mi kalacağız? Bizden önekiler için ölüm ne kadar haksa, onlara uygulanan yasalar ne kadar haksa unutmayın ki aynı yasalar bize de uygulanacaktır. Biz de öleceğiz. Bizden sonrakiler de ölecekler aynen bizim gibi. Ve sonra kıyamet kopacak, kimse kalmayacak yeryüzünde. O zaman bu dünya hayatı bizi niye aldatıyor? Niye bu dünyanın geçici mal ve mülklerine, makam ve mevkilerine ulaşabilmek için Allah’a kulluğu terk ediyoruz? Geçici bir dünya hayatına bağlanıp cenneti kaybetmek akıl kârımıdır? Niye âhireti unutup dünyacı oluyoruz? Yoksa bu hayat, bu dünya cennetten daha mı güzeldir? Yine Allah’la aldatanlar da sizi aldatmasın. Allah büyüktür, Allah Kerîmdir, Allah ğafururrahîmdir, Allah affeder, Allah kusura bak-maz, Allah’ın sizin namazınıza, dininize, îmanınıza ihtiyacı yoktur, siz-ler keyfinize göre yaşayın bu dünyada diyenler sizi aldatmasın. Dünyaya bir defa geldiniz, bir daha bu dünyaya gelmeyeceksiniz diyenler. O büyük Allah, O Kerîm Allah kullarına niye azap etsin de? diyenler. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah dünyayı yaratmış ve sizi kendi halinize bırakmıştır. Allah’ın o kadar güzel, o kadar hoşgörüye dayanan bir dini var ki ister Allah’ı kabul et ister kabul etme, ister O’na kulluk et, ister başkalarına kulluk et O, zaten hepsinden razıdır diyenler. Dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah o kadar büyüktür ki şu basit işlerle ilgilenmez, dünya işlerini bildiğiniz gibi ayarlayın. Bildiğiniz gibi yiyin için, dilediğiniz gibi giyinin, soyunun, dilediğiniz gibi hukuk yapın, dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah’ı tanımayanlar, Allah’ı yanlış tanıtanlar böylece sizin dinlerinizi bozmayı hedefleyenler sakın sizi aldatmasınlar. Allah’ı kitabından öğrenin, dinini kitabından öğrenin. Hani önceki âyetlerde bilgisizce Allah hakkında tartışanlardan söz etmişti Rabbimiz. Onları dinlemeyeceğiz, Allah’ı, Allah’ın dinini onlardan öğrenmeyeceğiz. 34. “Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, Rahîmlerde bulunanı O bilir, kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Allah şüphesiz bilendir, her şeyden haberdardır.” Hakîm olan Rabbimiz bilgisinden, hikmetinden çok azını bize sunmuştur. Rabbimizin bilgisinin tamamına sahip değiliz. Kimi bilgilerini Rabbimiz bizden gizlemiştir. İşte bizimle ilgili olup ta bizden Rabbimizin gizlediği bilgilerini bize burada, sûrenin bu son âyetinde anlatıyor. Muhakkak ki kıyamet saatinin bilgisi Allah’ın yanındadır, Allah katındadır. Biliyoruz ki İsrâfil (a.s) suru ağzına almış Rabbimizin emrini bekliyor. O da bilmiyor bu emrin ne zaman verileceğini. O da bil-miyor bu işin ne zaman gerçekleşeceğini. Cebrâil (a.s) bilmiyor, Muhammed (a.s) bilmiyor, hiç kimse bilmiyor. Sadece bilen Allah’tır. Kim ki kıyametin ne zaman kopacağını bildiğini iddia ederse Allah’ı da, Allah’ın vahyini de, melekleri de, peygamberleri de inkâr etmiş demektir. Dönemlerinde tüm peygamberlere sorulan ama peygamberlerin tamamının bilmiyoruz, onun bilgisi Allah’a aittir dedikleri bir konudur bu. Kendi döneminde Rasulullah efendimize de sordular, ey Muhammed kıyamet ne zamandır diye de, Rabbimiz sen onu nereden bilebileceksin de ey peygamberim? Onun bilgisi ancak Allah’a aittir. Sen ancak Rablerine karşı haşyet duyanları onunla uyarırsın buyurur. Kitabımızın pek çok yerinde bu konu bize anlatılır. Evet kıyametin ne zaman kopacağı konusunda Allah’tan başka hiç kimsenin bilgisi yoktur. Lâkin kıyametin alâmetleri konusunda bilgiler var. Kur’an bu konuda bilgiler verir, Rasulullah efendimiz de Rabbimizin kendisine bildirdiği kadarıyla bu konuda bilgiler verir. Ama kıyametin bilgisi sadece Allah’ın yanındadır. Peki acaba neden gizlemiş Rabbimiz bunu? Herhalde bizler daha dikkatli olalım diye, duyarlı bir hayat yaşayalım diye Rabbimiz onu gizleyivermiş. Yağmuru O indirir. Yağmur O’nun yanındadır, dilerse indirir, dilerse indirmez. Bu konuda hiç kimsenin gücü de yetkisi de yoktur. Nereye yağdıracak, ne kadar yağdıracak? Nasıl yağdıracak? Kaç damla düşecek? bütün bunları bilen O’dur. Rahîmlerde olanı da bilen sadece O’dur. Rahîmlerde ne var, ne yok? Ne zaman gelecek, ne zaman doğacak? Ne eksiliyor? Ne yükseliyor? Rahîmlerdeki Nasıl olacak? Saîd mi olacak? Şaki mi olacak? Beyaz mı, siyah mı olacak? Kadın mı, erkek mi olacak? Güçlü mü, zayıf mı? Ömrü ne kadar olacaktır? Kaç yıl yaşayacaktır? Nerede yaşayacaktır? Rızkı ne kadar olacaktır? Ne kadar hava tüketecektir? Ne kadar su harcayacaktır? Bilgiden nasibi ne kadar olacaktır? Ruhu nasıl, bedeni nasıl olacaktır? Korkak mı? Haşin mi? Kavgacı mı? Duygusal mı? Dürüst mü? Sahtekâr mı? Muttaki mi? Fâsık mı? Zâlim mi? Kâfir mi? Müşrik mi? Orta boylu mu? Kısa boylu mu? Nasıl olacağını da bilen sadece Allah’tır. Hiç bir nefis, hiç bir kimse de yarın ne kazanacağını bilemez. Gayba îman eder ve yarın ne kazanacağını Rabbinden bekleyerek bir hayat yaşar. Yarın ne kazanacak? Yarın başına neler gelecek? bunu da hiç kimse bilemez. Yine hiç kimse de nerede öleceğini bilemez. Ölüm de Allah’ın emrinde, ölümün gerçekleşeceği yer, mekân da onun bilgisindedir. Hayat O’nun emrinde olduğu gibi, ölüm de O’nun emrindedir. Herkesin ölümünü takdir eden O olduğu gibi ölümünü nerede karşılayacağını bilen de O’dur. O’nun önüne kimse geçemez. Allah Alîmdir, Allah Habîr’dir. Bilen de O, haberdar olan da O’dur. Öyleyse bize düşen de O’nunla bilgilenmek, O’nun kitabıyla beraber olmak ve O’nun istediği bir hayatı yaşamaktır. Haydi öyleyse Bu Allah bilgisiyle bilgilenmeye. Haydi Allah kitabıyla, Allah elçisinin sünnetiyle gerçek bilgilere ulaşmaya ve bu hak bilgilerle bir dünya yaşamaya. Haydi Allah ve Resûlünün istek ve arzularına göre bir hayat yaşamaya. Haydi Allah’ın Alîm ve Habîr oluşuna güvenerek O’na O’nun istediği kulluğu icra etmeye. Bundan başka da hiçbir çaremiz yoktur. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip amel eden kullarından eylesin. Sübhanekallahüm-me ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.