62,63. “Olardan çoğunun günaha, haksızlığa ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür! Rabbe kul olanlar ve bilginlerin onlara günah söz söylemeyi ve haram yemeyi yasak etmeleri gerekmez miydi? Yapmakta oldukları ne kötüdür!” Onlardan pek çoğunu görürsün ki yaptıkları işler günah ve düşmanlıkta koşturmaktır. İşleri günaha ve saldırganlığa sây etmektir. Bir bakın çevrenize, bir çokları günah için, düşmanlık için, haram yemek için koşturup duruyorlar. Haram yemek ne demektir? Allah’ın haram dediklerini, yemeyin dediklerini yemek, Allah’ın yemeyin dediği ortamlarda bulunmak. Eğer yeme modelini Allah belirlememişse, Allah’tan başkalarının yeme modelleriyle yemek de haramdır. Meselâ bir fahişenin gönlünü hoş etmek için yemek haramdır. Acaba toplum böyle belirledi diye yemek helâl mi? Günlük şu kadar kalori, bu kadar karbonhidrat, şu kadar protein almak zorundasın dedikleri gibi mi yiyeceğiz? Pekiyi günaha koşturmayı, udvana, düşmanlığa sây etmeyi nasıl anlayacağız? Yâni bizzat günahların peşine düşmek, günah işlemek anlamına olduğu gibi, bir de günahlara aldırışsız bir hayat programının peşine düşmek anlamına da gelecektir. Günahlardan habersiz bir hayat yaşamak. Mayın tarlasında geziyormuş gibi bir hassasiyetten uzak günahların üstüne üstüne gitmek. Yahudilerin ve yahu-dileşmiş insanların bu yaptıkları ne kadar kötüdür? Şimdi bu adamlar, bu din bilmez, bu kitaptan habersizce günahlardan, haramlardan habersiz bir hayat yaşayan bu yığınları onların Ruhbanları, Hahamları, din bilenleri bu işten engellemeli değiller miydi? Onları uyarıp günahlardan alıkoymalı değiller miydi? Toplumun âlimleri onları kendilerine ve Rablerine karşı yabancılaşmaktan korumalı değiller miydi? Onların sözlerini günahtan, yiyip içmelerini haramdan koruyacak bir tebliğin, bir çabanın içine girmeli değiller miydi? Din bilenler, Rabbani davrananlar, ilim ehli olanlar, hocalar, hacılar, tefsirciler, fıkıhçılar, imamlar, vaizler, müftüler, camiye gidenler, namaz kılanlar, kaset dinleyenler Allah için bir gayrete gelip onları uyarsalardı ya. Hiç olmazsa kendilerinden bir alt konumda olanları bu işten engelleselerdi ya. Evet bakın bu anlamda herkes sorumludur. Herkes kendisinden bir üst kademedeki gibi olmaya gayret ederken, kendisinden bir kademe aşağıdakileri de en az kendisi seviyesine getirmek için bir çabanın içinde olmak zorundadır. Evet, onlar toplumlarının çözülüşlerine engel olmalı değiller miydi, diyor Rabbimiz. Elbette önderler, örnekler, din bilenler bozul-maya başladılar mı onları örnek alan toplumları da onları takip ederler. Onlar düzgünse toplum da düzgündür, onlar bozulmuşsa toplum da bozulmuştur. Rasulullah Efendimiz toplumun bozukluğunu ve düzgünlüğünü iki zümreye bağımlı kılar: Ümera ve ulemâ. Keşke onlar görevlerini ihmal etmemiş olsalardı. Ama çevrelerinde günah işleyen yığınlarla insanların çözülüşlerini gördükleri halde onları uyarmayanlar ne kötü yapıyorlardı. Rasulullah Efendimizin biz başka hadislerinin beyanıyla bu ehl-i kitap âlimleri önceleri çarşı pazar dolaşırlar ve gördükleri insanları uyarırlarmış. Senin alışveriş anlayışın bozuk, senin kızının kıyafeti bozuk, senin oğlunun namaza bakışı bozuk, sen israf peşindesin, sen dükkana nikâhlanmışsın, sen dünyayı kıble edinmişsin, sen paranın kölesi olmuşsun, sen karını niye sokağa salıyorsun? Yapmayın, etmeyin ey insanlar, yanlış içindesiniz, bu din sizin de dininiz, bu kitap sizin de kitabınız diye onları uyarırlardı. Ama dönüşlerinde aynı günahı işlemeye devam eden insanlara ses çıkarmaz oldular. Onlarla ilişkilerini kesmez oldular. Onlara karşı ciddi bir tavır almayıp onlarla kol kola bir hayatı yaşamaya başladılar da Allah onların kalplerini günahkârların kalplerine benzetiverdi. Artık onlar da günahlardan ve günahkârlardan rahatsız olmaz hale geliverdiler diyor, Rasulullah Efendimiz. Rabbim bu hale düşmekten bizi korusun, inşallah.