83,84. “Peygambere indirilen Kur’an'ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin dolarak, “Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerinden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım? "dediklerini görürsün.” Peygambere indirilen âyetleri işittikleri zaman gerçeği öğren-melerinden, Allah’ın âyetlerinden etkilenmelerinden, kalplerinin yumuşamasından ve yatışmasından dolayı, kalplerinin Allah doğrularıyla itminana ulaşmasından dolayı Allah korkusundan gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. Çünkü onlar bu Kur’an’ın Rableri tarafından gönderildiğinin şuurundadırlar. Çünkü onlar din konusunda müstekbir, muannit değildirler. Çünkü onlar din konusunda ben merkezli, tekelci değildir. Çünkü kendilerini, kendi bilgilerini putlaştırıp kendilerinin dışında doğrunun olmadığına inananlar değildir onlar. Kendilerinin dışında da doğruların olabileceğine inanan ve o doğruları kimde ve nerede görmüşlerse hemen almadan yana olan hakperest kimselerdir onlar. Yâni din olarak kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine değil de hakka boyun eğen kimselerdir onlar. Ellerindeki kitabın gönderildiği aynı kaynaktan gelen bu son kitabın âyetleri kendilerine okunduğu zaman, zaten îman ettikleri, saygı duydukları Rablerinin son seslenişine şahit oldukları zaman Rablerinin hitabına muhatap olmanın sevinci ve heyecanıyla gözlerinin yaşlarla dolduğunu görürsün onların. Sürekli hakkı arama peşinde oluşlarından ötürü, aradıkları hakkı tahrif edilmiş kitaplarında bulamamanın üzüntüsüyle yanıp tutuşurlarken çölde su arayan bir susuzun suya kavuşması gibi onda kendilerine sunulan Allah bilgileriyle karşı karşıya geliverince sevinçlerinden ağladıklarını görürsün onların. Çünkü aramayan bulmanın sevincini bile-mez. Ayrı düşmeyen kavuşmanın ne demek olduğunu anlayamaz. Beklenti içinde olmayan bulmanın ne anlama geldiğini bilemez. Hakkı arayan, hak peşinde olan, kalplerini sürekli hakka açık tutan bu insanlar bu son kitapta onu bulur bulmaz hemen tanıyorlar ve îman ediyorlar. Hakkı kabul ediyorlar ve şöyle diyorlar: Ey Rabbimiz, biz hak peşindeydik, biz hak arayışı içindeydik ve işte senden gelen hakkı bulduk ve hemen ona İnandık, bizi de şahitlerinden yazıver ya Rabbi. Bizi de bu hakka, bu kitaba, bu peygambere şahit olan mü’minlerle birlikte yazıver ya Rabbi. Bizi de o mü’minlerden kılıver ya Rabbi. Bizi kıyamet günü tüm ümmetlere şahitlik yapacak Muhammed ümmetiyle birlikte yazıver ya Rabbi. Çünkü hak yolu, Allah yolunu, Allah kitabını, Allah elçisini gördükten, tanıdıktan, duyduktan sonra bize ne oluyor ki îman etmeyelim? Beklediğimiz Allah doğruları bize geldikten sonra niye hemen onlara îman etmeyelim? Rabbimizin bizi iyi milletle birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım dediklerini görürsün onların. Arkadaşlar, burada anlatılan hıristiyanlar Allahu âlem Habeş kıralı hıristiyan Necaşi’nin son elçiye gelen dinin ve o dinin kitabındaki Îsâ gerçeğinin ne olduğunu araştırmak üzere Medine’ye gönderdiği hıristiyan din adamları topluluğunun söyledikleri sözlerdir bunlar. Ya da Rasulullah Efendimizin Habeşistan’a gönderdiği muhacir sahâbenin sözcüsü olarak Cafer Bin Ebi Talibin okuduğu Kur’an âyetlerini dinleyen, hakikatleri dinledikçe gözleri yaşlarla dolan Necaşi ve etrafındaki hıristiyan papazlarının sözleridir. Diyorlar ki bakın: Bize ne oluyor da beklediğimiz hak bilgisine inanmayalım? Kim engelleyebilir bizi buna îmandan? Çünkü bizim hakperestlikten başka bir derdimiz yoktu ki. Kaybedecek bir şeyimiz yok ki. Biz dün hıristiyan olurken de hak burada diye îman etmiştik, Allah bilgisi burada diye inanmıştık. Ama eğer şimdi hak buradaysa o zaman şimdi niye Müslüman olmayalım? Hak neredeyse, doğru neredeyse biz oradayız. Biz kendimiz hak değiliz. Biz hakkı temsil ediyor değiliz. Biz hakkı kendimize uyduracak değiliz, hakka uymak zorundayız. Hak bizim tekelimizde değil, biz hakka teslim olanlarız diyorlar ve hemen muttali oldukları hakka teslim oluyorlar. Peki bu Pazarlıksız teslimiyetlerinin karşılığında ne varmış onlara: