Meâric Suresine Dön

Meâricالمعارج

16. Ayet

16Meâric Suresi

نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ

Kafa derisini soyup çıkarandır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

15-18. “Hayır, olamaz. Orada sırtını çevirip yüz geri edeni, malını toplayıp kimseye hakkını vermeyene saklayanı çağıran, deriyi soyup kavuran, alevli ateş vardır.” “Geç oradan! Mümkün değil! Durum sizin bildiğiniz gibi, dü-şündüğünüz gibi değil!” Yani lafı o kadar ağızlarına tıkıyor ki Rabbi-miz, sanki hiç de onların dediklerinden yana bir şey söylemiyor. Yani be adam, nasıl fedâ edeceksin oğlunu, kızını? Zaten oğlun, kızın ken-di derdine düşmüşler, zaten seni kurtaramayacaklardır onlar. Karın kendi başının çaresiyle meşgul, zaten sana bir faydası olmayacak. İn-sanların cehenneme gitmesini istemek bir cinâyettir. Yapma bu işi, vazgeç bu tavırlarından falan demiyor. Bu sözün üzerinde hiç durmu-yor Allah. Ama korkunç bir cevap, müthiş bir cevap, her şeyi bitiren, sesi soluğu kesen bir cevap. Hayır hayır, o azgın bir ateş, azgın bir ceza, her tarafı kaplayan, her tarafa ateşler gönderen şaşaalı, debdebeli bir ateştir. Bir kı-raatte de “Nezzaaten li’ş-şeva” deniliyor. Yani etrafı soyan, insanın etrafını, başın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Ya da insansamış, insana susamış, insan yedikçe, insana azap ettikçe çılgınlaşan, bir türlü doymayan bir ateş. İnsanı insanlıktan çıkaran bir ateş. Bir de sinirleri yakan bir ateş denmiş. Etrafı yakan ne varsa, etrafında yakalayıp yutan, kavuran bir ateş. Veya çok uzaktan müşterilerine alevlerini göndererek hortumuna alan bir ateş. Zaten gözetleyip duruyor konuklarını, üstelik aklı başında da. Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, ne yaptığını ne yapacağını, nereye gideceğini, nereye uzanacağını bilen bir ateş. Bakın burada da anlatıldığına göre müşterilerini tanıyan bir ateş: Peki kimmiş bu ateşin müşterileri? Kimi yalayıp yakacakmış bu ateş? Yani kimler gidecekmiş bu ateşe? Kimleri çağıracakmış bu ateş? Ted’u, o ateş çağıracak, dâvet edecek. Kimi? Edbera yapanı. Dübür, ense, sırt demektir. Edbera yapmak da sırt dönmek, ense dönmek demektir. Öyleyse o ateş sırt döneni, yüz çevireni çağıracak, dâvet edecektir. Demek ki cehennemin ilk müşterileri sırt dönenler, yüz çevirenlermiş. Îmandan, İslâm’dan, dinden, haktan, Kur’an’dan yüz çeviren, hakka karşı sırt dönen, İslâm’dan kaçıp giden, Kur’an’a ensesini dönerek onunla ilgilenmeyen, peygambere karşı sırt dönen, onunla ve sünnetiyle ilgilenmeyen kimseyi çağıracaktır o ateş. Bir de: Ayrıca bir de cem eden, toplayan, yığan, biriktiren ve yığıp biriktirdiği şeylerin kendisini kurtaracağına inanan, onlarla müstağnî olup onların kendisini kurtaracağını zanneden kişileri çağıracaktır o ateş. Hümeze sûresinde de şöyle denir: “Ki o mal yığıp biriktiren ve onu saydıkça sayandır.” (Hümeze 2) Evet bakın burada da deniliyor ki adam mal toplayıp saymıştır. Buradaki toplama, biriktirme ve sayma işini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Adam toplama adına, yığma adına mal toplamış onu saymış ve Allah yolunda harcamamıştır. Veya işi gücü mal toplamak olduğu için, gece gündüz toplamayı düşündüğü için, bu mal toplama düşüncesi onu meşgul ettiği için, Allah’ın kendisinden istediği diğer kulluk birimlerini düşünecek zamanı kalmamıştır. Malı-mülkü, mal toplama işini zikir haline getirdiği için başka şeyler yapmaya imkânı kalmamıştır. Yani mal toplamak, yığmak ve saymak onun zikri, fikri ve virdi olmuştur. Aklını fikrini bu işe öyle bir takmış ki, ölümü, âhireti, hesabı, kitabı onun kadar düşünemez hale gelmiştir. Veya gündüz mal toplamış, gece de onu saymıştır. Gecesini de, gündüzünü de bu işe tahsis etmiştir. Veya gelecek için, istikbal endişesiyle sürekli mal peşinde koşmuş ama istikbalini garanti altına alma adına, Allah için onu Allah yolunda harcamayıp tutmuştur. Yani malın hakkı ve hukukuyla değil de, adediyle meşgul olmuştur. Malının sayısını, miktarını muhafaza etmiştir ama ona ilişkin Allah’ın emirlerini zayî etmiştir. Veya malıyla insanların gündemlerine girmeyi planlamıştır. Servet yönünden şehrin bir numaralı adamı olayım da insanlar sofralarında hep beni konuşsunlar, beni ve malımı sayıp döksünler istemiştir. Veya malıyla sayılmak istemiştir. Yani ölümünden sonra da malıyla, mülküyle namının şöhretinin sürmesini istemiştir. Hümeze sûresi de böyle diyordu. Bakın burada da deniyor ki mal toplayıp yığan kişi. Yani cem eden, toplayan, biriktiren, yığan, ke-nara koyan, üst üste yığan, bina diye yığan, para diye yığan, araba, apolet, diploma, derece diye yığan, yığdıkça yığan kişi. Bu yığma işini bir de şöyle anlıyoruz: Yani hayatını, enerjisini, sa’yini mala dönüştüren, mal olarak temerküz ettiren, sonra onu, o malı devrederek paraya dönüştüren, onu tekrar mala dönüştüren ve bir araya yığan. Dükkanında mı, yoksa çömleklerinin içinde mi, yastıklarında mı, yatağının altında mı, kasasında, kesesinde mi, yoksa bankasında mı? İşte böyle yığdıkça yığıp onu Allah yolunda harcamayan kimseleri cehennem çağıracakmış. Allah korusun cehennemin, ateşin ilk müşterileri işte bunlarmış. Eyvah! Halbuki bizler bugüne kadar zannediyorduk ki sadece Allah’ı inkâr edenleri çağıracak o ateş. Veya melek yok diyenleri, insan maymundan geldi diyenleri, “insan kardeşiyle evlenmez miymiş? Ne varmış bunda?” diyenleri, gece-gündüz içki içenleri, zina edenleri çağıracak zannediyorduk. Bugüne kadar bize anlatılan din öyleydi. Ama maalesef Meâric’siz bir dinmiş bize anlatılanlar. Meğer Meâric’-siz bir din tanımışız bugüne kadar. Bakın Meâric hiç de öyle demiyor. Meâric’e göre, Allah’ın âyetine göre kimi çağıracakmış cehennem ateşi? İlk müşterisi kimmiş cehennemin? ´|Å7«Y«#«: «h«"²(Ï! ²w«8 ~Y­2²G«# Edbera yapanları, sırt çevirenleri, ilgi kurmayanları, Kur’an’la, vahiyle ilgisizleri, Allah ve Resûlü’ne küsmüşleri, Allah ve Resûlü’yle dübürleşmişleri. Rabbimiz Kur’an’da, Nâziat sûresinde bu edbera kelimesini, böyle yan çizme, sırt çevirme, ilgisiz kalma ifadesini Firavun için de kullanır: 20-23. “Bunun üzerine Mûsâ ona en büyük mûcizeyi gösterdi. Ama Firavun yalanladı ve başkaldırdı. Sonra edbera yapıp yürüdü.” Burada da, “Allah’ın elçisinin gösterdiği yüce âyetler karşısında edbera yaptı” deniliyor. Yani Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ Firavun’a bü-yük büyük mûcizeler, büyük büyük âyetler gösterdi. Yani ona Allah’ın yüce âyetlerini gösterdi. Mûsâ (a.s) ona Allah’ın âyetlerini gösterdi de Firavun yalanladı, karşı geldi. Sonra Edbera yaptı, sırtını, ensesini, arkasını döndü, peygamberle ve peygamberin getirdiği mesajla ilgilenmedi. İlgisini çekmedi peygamber. İlgisini çekmedi peygamberin getirdiği mesaj. Beğenmedi, sırtını döndü ve sa’ye başladı. Hz. Mûsâ-nın getirdiklerini iptal edebilmek, durdurabilmek, yok edebilmek için var gücüyle, yoğun bir çalışma içine girdi. Sa’ye başladı. Sonra da tüm avenesini, tüm adamlarını, danışmanlarını, müdürlerini, genel müdürlerini, basın mensuplarını topladı ve onlara şöyle bağırdı: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” Dikkat ediyor musunuz ifadeye? Firavun edbera yaptı diyor Al-lah. Öyleyse edbera yapmak, kendisine sunulan vahiyle ilgi kurmamak, vahye ve vahyin sunucusuna kulak vermemek, dinlememek, il-gilenmemek, yani onun icabını yapmamak, gereğiyle amel etmemek demektir. Kendisine Allah’ın âyetlerini gösteren Hz. Mûsâ’ya karşı sır-tını dönüverdi, onunla ilgilenmedi, ona ve getirdiklerine değer vermedi. Peki şu anda vahye karşı bizim yaptığımız ne? Allah için bir düşünüp anlamaya çalışalım. Şu anda biz ne yapıyoruz peygambere? Acaba şu anda bizler de vahye karşı edbera yapmıyor muyuz? Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine karşı sırt çevirmiyor muyuz? Âkıl-bâliğ olduğumuz günden beri Allah’ın Resûlü hadis kitaplarının arasında bizi bekliyor. “Acaba gelip bir de benim hatırımı soracaklar mı? Acaba problemlerini bir kere de gelip bana arz edecekler mi? Başkalarına sordukları kadar, basına sordukları kadar, şeytan vahyi televizyonlara sordukları kadar acaba bir kerecik te gelip bana soracaklar mı? İnsanlara yöneldikleri kadar, siyasi liderlerine, efendilerine, şeyhlerine, yazarlara, çizerlere yöneldikleri kadar acaba bir kerecik de bana yönelecekler mi?” diye Allah’ın Resûlü bizi bekleyip dururken, acaba şu anda tıpkı Firavun gibi Allah’ın elçisiyle ilgilenmeyenlerden, ona sırt çevirenlerden miyiz? Allah için bunu ciddi ciddi bir düşünelim. Acaba Kur’an’a sırtını dönen, onunla gece gündüz ilgilenmeyenlerden miyiz? Allah için bir düşünelim. Acaba şu anda bizler de Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün hayatına Firavunluk mu yapıyoruz? Unutmayalım ki, “ben Firavun değilim” demek kolay bir iş. Ama yaptığımız iş Firavun’un işi değil, demek gerçekten çok zor bir iştir değil mi? Ben Firavun değilim demek kolaydır ama benim amelim, benim eylemim, benim tavrım, benim vahiyle diyalogum Firavununki gibi değildir demek çok zordur. Biz Firavun değiliz, biz Mûsâ’yı inkâr etmiyoruz, biz Muhammed’i (a.s) inkâr etmiyoruz ama, yaptığımız iş Firavun’un işine benziyorsa, o zaman çok ciddi düşünmek ve titremek zorundayız. Demek ki cehennemin ateşi kimi çağıracakmış? Yüz çevirip ilgisiz olanı. Sırt dönüp alâka kurmayanı. Casiye ile mi? Ahkâf’la mı? Meâric’le mi? Bakara’ya, Âl-i İmrân’a, Nisâya mı? Kitabı, Rasûlullah’ı mı daha çok gündeminize alıyorsunuz, yoksa başkalarını mı? Veya yemeğe ilginiz kadar, çaya meyliniz kadar, cadde isimleri kadar, artist isimleri kadar, siyasal liderler, plaka numaraları kadar da mı ilgilenmi-yoruz vahiyle? Öyleyse Allah aşkına bu âyetler çerçevesinde kendimizi bir sorgulayalım. Ya burada anlatılan bensem? Ya bu edbera ya-pan bensem? Ya burada Rabbinizin anlattığı ateşin ilk müşterisi bensem? Ya kendi kendimi kandırmaya çalışıyorsam? Ya beni de çağırır-sa o ateş? Ya bizi de çağırırsa? demek ve ciddi ciddi düşünmek ve çareler aramak zorundayız. Bir de tevella yapanlar yani kendilerine Allah’tan başka veliler arayanlar, Allah’tan başka velîler aramaya çıkanlar. Velâyetlerini Allah’tan başkalarına verenler. Vahyi terk edip, vahiyle ilgisini, alâkasını keserek kendi dünyasına dönenler. İslâm’dan, kulluktan, vahiyden sırt dönüp kendi bildiğince bir hayat yaşayanlar. Allah’ın hayat programına arkasını dönüp kendi keyiflerince bir hayat yaşamaya yönelenler. Kitap ve sünneti terk edip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya yönelenler. İşte cehennem ateşinin çağıracağı ikinci müşteriler de bunlardır. Bunlar da öyle ama ikinci bölüm, Allah korusun bizi biraz daha yakından ilgilendiriyor değil mi? Toplayanlar, biriktirenler. İp toplayanlar, çöp toplayanlar, sap toplayanlar, adres koleksiyonu yapanlar, telefon koleksiyonu, eşya koleksiyonu yapanlar. Araf’ta Rabbimiz şöyle buyurur: “Topluluğunuz, topladığınız mal ve büyüklük taslamalarınız size fayda vermedi.” (Araf 48) Kıyamet günü mü’minler o topladıkça toplayanlara, biriktiren-lere diyecekler ki: “Hani ne haber? Ne oldu size? Topladıklarınız, kibirlendikleriniz, müstekbirleştikleriniz size bir fayda sağlamadı. Gururlarınız, kibirleriniz bir işe yaramadı. Topladıklarınız sizi kurtaramadı. Sahip olduklarınız sizi müstağnî kılmadı.” Ne toplamışlardı bunlar dünyada? Makam toplamışlardı, koltuk toplamışlardı, rütbe, dost, avene toplamışlardı. Ev, araba, arsa toplamışlardı. Mark, dolar, riyal toplamışlardı. Altın, gümüş toplamışlardı. Sevgiler, saygılar toplamışlardı. A.B.D seviyordu onları, A.E.T seviyordu onları, I.M.F seviyordu. Nefretler, buğzlar, kinler toplamışlardı. Sanatkar resimleri, maç skorları, film starları toplamışlardı. Sanat eserlerinin fotoğraflarını toplamışlardı. Bu Edirne Selimiye’nin el misâli göğe açılan minareleri, bu Aksaray’daki filan caminin eşsiz kubbesi, bu Denizli’deki Ak Han’ın abanoz mihrabı... Topladınız, biriktirdiniz, koleksiyonlar yaptınız. Kafaya yığınlarla bilgiler topladınız. İşte A kare, B kare, C kare, kurbağanın barsağı, Fujiyama yanardağı, Everest tepesinin yüksekliği, filan ülkenin nehirleri, filan nehrin debisi, rejimi, filan ülkenin iklimi veya işte filan şehrin plaka numarası, falan sanatçının öz geçmişi, daha neler neler topladınız… Ama hani bu topladıklarınız bir işe yaramadı ve sizi kurtarmadı diyecekler. Hani dünyada mallarınız, makamlarınız vardı ve bu mallarınız, makamlarınız sayesinde dünyada beceremeyeceğiniz, elde edemeyeceğiniz hiçbir şey yoktu. İmkânlarınız güçleriniz sayesinde dünyada olmazı oldurabileceğizini zannediyordunuz. Herkes sizin önünüzde diz çöküyor, boyun büküyordu. En açılmaz kapılar sizin önünüzde açılıyor, en zor işler bile sizin önünüzde kolaylaşıyordu. Mallarınız, makamlarınız sayesinde ulaşamayacağınız hiçbir şey yoktu. İşte sizler dünyadaki bu konumlarınıza aldandınız da bu güçlerinizin öbür tarafta da sizi kurtaracağını zannettiniz. Bu dünyada her şeyi halleden bizler, öbür tarafta da elbette bir çaresine bakarız, dediniz. Hani o mallarınız, makamlarınız, güçleriniz, saltanatlarınız ne işe yaradı? Cehennem azabından en küçük bir şey defedebildi mi? Kur’an’ın başka yerlerinden biliyoruz ki, bu adamlar itiraf edecekler. Hayır hayır, paralarımız ve mülklerimiz bize hiçbir şey sağlamadı, diyecekler. Gücümüz, kuvvetimiz de yok oldu. Eşimiz dostumuz da bizi terk etti, hiçbirisinden en ufak bir yardım göremedik, diyecekler. Allah korusun da, ya yarın bu topladıklarınız bir şey sağlamadığı gibi üstelik bir de cehennem ateşine paratoner olacaksa. Yani bizim bu toplayıp yığdıklarımızdan dolayı cehennem ateşi bizi görecek, tanıyacaksa. “Haa! Burada da bir yığıntı var, burada da bir kalabalık var, bu da benim müşterim!” diyecek ve yığdıklarımız yüzünden ateş bizi tanıyacaksa, o zaman çok ciddi düşünmek zorundayız. Toplasa ama bari bu topladıklarını hakka harcasa neyse. Ama adamlar yığmak adına, biriktirmek, hava atmak, övülmek, evini, arabasını artırmak, sofrasını biraz daha zenginleştirmek, arabasının modelini biraz daha yenilemek, evinin tefrişini, ihtiyaç maddelerini değiştirmek adına topluyor ve seviyor. Hani birinin mezar taşına yazmışlar: “Zavallı! Hayatı boyunca hep toplar ve çarpardı. Bölmeyi ve çı-karmayı hiç bilmezdi. Ölünce vereseleri onu da hallediverdiler” diye. Bundan sonra gerek mal konusunda gerekse başka konularda insanın karakteristik bir özelliğinden söz edecek Rabbimiz. Bakın şöy-le buyuruyor: