19-21. “İnsan gerçekten pek huysuz yaratılmıştır. Başına bir fenalık gelince feryat eder, bir iyiliğe uğrarsa onu herkesten men eder.” İnsanın yapısal bir özelliği, karakteri şudur: Muhakkak ki o he-luan yaratılmıştır. Yani şu aşağıda tanıtıldığı gibi helu yaratılmıştır in-sandır. Ne o? Helu kelimesinin birkaç manası üzerinde durulmuştur. Gerçi Allah söylüyor bunun ne demek olduğunu da, müfessirler de şunları söylemişlerdir. Rabbimizin dediğini söyleyelim: İnsan helu yaratılmıştır, çünkü onun başına bir şer, bir musîbet, istemediği bir şey gelse, meselâ bir fakirlik veya bir hastalık gelse, beğenmediği bir soru gelse pek sabırsızdır, feryadı, figanı basıverir, ciyak ciyak ötmeye, saçını başını yolmaya başlayıverir. Ne yaptığını bilmez, hesabı kitabı şaşırıverir, abuk-sabuk konuşmaya, isyan etmeye başlayıverir. Çok sabırsızdır, çok dayanıksızdır insan. Ama Allah ona bir hayır verse, bolca bir mal verse, istediği, sevdiği cinsten sorular gönderiverse bu sefer de men ediverir. Cimrilik yapıverir. San-ki bütün bunları kendisine Allah vermemiş de kendisi bulmuş gibi, kendisi elde etmiş gibi menederek Allah’ın hakkını da vermez, toplumun hakkını da vermez, kendi hakkını da vermez, çoluk çocuğun hakkını da vermez. İşte helunun manası budur. Bu kelimeyle alâkalı müfessirlerin söyledikleri şöyledir: 1- Haris demektir. İnsan çok hırslı, çok haris yaratılmıştır. Bu özellik onun mayasında vardır. Her şeyin kendisine ait olmasından, her şeyin kendisine yönelik olmasından, her şeyin kendisine helâl ol-masından yanadır. Her şey onun için olsun, her şey ona hizmet etsin ister. 2- Cimri demektir. İnsan cimri yaratılmıştır. Vermekten korkar, infaktan, ikramdan korkar. Fakir düşme endişesi içindedir. 3- Düşkün, aç gözlü demektir. Mala, mülke düşkündür. Üç yü-ze doyarken, beş yüze doymaz. Beş yüze doyarken bine doymaz, do-yumsuzdur. Sun’î ihtiyaçlar oluşturarak kendi kendini şartlandırmaya çalışır. İnsanların ellerindekilerinin tamamını kendisinin olsa, tüm dün-yayı alsa bile yine de doymaz. Öyle değil mi? Ekonomik gücünüz geçen yıla oranla bu yıl en az iki-üç misli arttı ama, siz yine de köleliğinize devam ediyorsunuz değil mi? Malınız arttıkça aynı oranda köleliğiniz de artıyor. Bir türlü doymuyorsunuz, doyamayacaksınız da bu gi-dişle. Başka değil, ancak gözlerinizi toprak doyuracak. Bakıyoruz ki bugün Müslümanların hayatında belli bir hedef, belli bir durak yoktur. Durulacak bir hudut, bir sınır yoktur. Halbuki Müslümanın hareketlerinde bir sınır, bir hudut olmalıdır. Allah ve Resûlü böyle istemektedir. Meselâ yeme içmede bir sınır vardır. Karın doyuncaya kadar yenir, ihtiyaç kadar içilir. İhtiyaç kadar kazanılır ve karşıdakine ihtiyacı kadar verilir. Zengin olunca o da vermeye başlar. Giyininceye kadar giyinilir ve karşıdaki giyininceye kadar giydirilir. Ab-dest alınıncaya kadar su kullanılır. İslâm’da davranışlarımızın tümünde bir sınır, bir hudut vardır. 4- Canı sıkkın, rahatsız, sıkıntılı, huzursuz demektir. 5- Çok şiddetli sabırsız manasına gelir. İşte insan böyledir, böyle yaratılmıştır, yaratılış olarak insan böyledir ama namaz kılanlar müstesna, namazcılar bunun dışındadır diye gerçek namazcıların anlatıldığı bir bölüme geldik. Gerçekten kimlerin namazcılar olduğunu, kimlerin kıldıkları na-maza namaz deneceğini, namaz kılanların kimler olduğunu, ve nama-zın ne olduğunu Kur’an-ı Kerîm’de en güzel anlatan bir bölüme geldik. Bu bölümde gerçek namazcıları tanıyacağız. Kendimizin namazcılardan olup olmadığımızı, ya da bizim namazlara namaz denilip denilmeyeceğini çok iyi anlamaya çalışalım. Bu bölümün anlaşılabilmesi için aynı konunun anlatıldığı Mü'-minun sûresinin başına bir göz atmak zorundayız. “Mü'minler saadete ermişlerdir.” (Mü’minûn 1) Mü’minler felah buldular, felaha erdiler, kurtuluşa erdiler, yani cenneti hak ettiler. Şu aşağıda özellikleri sayılacak olanlar, şu özellik sahipleri cehennemden kurtuldular ve cenneti kazandılar. Anlıyoruz ki adam mü’min oluverince, ben mü’minim deyiverince cenneti hak ede-miyor. Bu sözü cennet kazanmasına yetmiyor da şu özellikleri taşırsa cenneti hak ediyor. Peki neymiş o özellikler? Birincisi: “Onlar namazda huşû içindedirler.” (Mü’minûn 2) Onlar namazlarında huşûcudurlar. Huşû sahibidirler onlar. Başka? “Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.” (Mü’minûn 3) Bir de onlar boş şeylerden, ne dinlerini, ne de dünyalarını ilgilendirmeyen lağviyyattan, lüzumsuzluklardan iraz eder, yüz çevirirler. Başka? “Onlar zekât verirler.” (Mü’minûn 4) Bir de onlar zekâtlarını icra ederler, yaparlar, verirler. “Onlar, eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten korurlar. Doğrusu bunlar yerilemezler.” (Mü’minûn 5,6) Sonra onlar ferçlerine, namuslarına, iffetlerine muhafızdırlar. Kendilerinin, hanımlarının, oğul ve kızlarının namuslarına muhafızdırlar. Ancak onlar hanımlarına, köle ve câriyelerine karşı kesinlikle kınanmazlar. Yani yabancı bir kadının saçının teline bile değmekten, gözüne bile bakmaktan sakınırlar da, kendi hanımları ve câriyeleri ko-nusunda serbest hareket eder, kınanmazlar. “Bu sınırları aşmak isteyenler, işte bunlar aşırı gi-denlerdir.” (Mü’minûn 7) Ama mü’min olmakla beraber kim de hanımları ve de câriyelerinin ötesine aşarsa o zaman haddi aşkındır onlar. “Onlar emanetlerini ve sözlerini yerine getirirler. Namazlarına riâyet ederler. İşte onlar, temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olanlardır.” (Mü’minûn 8,11) İşte böyle olanlar, böyle yaşayanlar, bu özelliklere sahip olanlar kurtulmuştur; cennete gitmeyi hak edenler işte bunlardır. Onlar, içlerinde ebedîyen kalacakları Firdevs cennetlerine varis olacaklardır. Bakın burada da Rabbimiz gerçek namazcıları anlatıyor. İnsanlar şöyle şöyle yaratılmıştır, buyurduktan sonra Rabbimiz, “ama namaz kılanlar müstesna” buyurarak namaz kılanların kimliğini ortaya koyuyor: