22-28. “Ancak namaz kılıp namazlarında devamlı olanlar, mallarında yoksul ve yoksuna belirli bir hak tanıyanlar, ceza gününü doğrulayanlar, Rabblerinin azabından korkanlar böyle değildir. Çünkü Rabblerinin azabından emin olunmaz.” Biraz önce anlatılanlardan namazcılar müstesnadır. “Namazcılar bunun dışındadır” buyurarak Rabbimiz namazın şartlarını, namazcıların sıfatlarını anlatmaya başlıyor. Peki neymiş namazın şartları? Ya da namazcı olmanın şartları neymiş? Yani hangi namaza namaz denir? Ya da kimlere namazcı denir? Bugüne kadar öğrendiğimiz na-mazda temel rükünler, temel şartlar vardı değil mi? Çocukluğumuzdan bu yana namaz için belli şartlardan bahsediyorlardı. Meselâ bunlardan birisi abdestti. Yani abdesti yoksa adamın, namazı da yoktu. Veya yine namazın şartlarından birisi de rükû idi. Adam rüku etmemişse namaz denmezdi ona. Veya kıbleye dönmemişse namaz değildi o. Setr’ul avret yapmamışsa namaz kılıyor denmezdi ona. Yani namazın içinden ve dışından olmak üzere bazı şartlarından söz ediliyordu ve bu şartları yerine getirmeyen bir adamın kıldığı namaza namaz gözüyle bakılmıyordu. Ama bakın bu sûreye göre namaz kılan adamın taşıması gereken bunlardan başka özellikler, bunlardan başka şartlar da olacaktır. Meselâ nasıl ki şortla, külotla namaz kılan bir adama, bu adam ne yapıyor ya? Şortla namaz mı kılınır? diyebiliyorduk ya, işte bu sûrede de namaz kılan insanların taşıması gereken bazı özellikler var ki, onlar olmadan sanki onlar namaz kılmıyorlar. Onların kıldıkları namaza namaz denmeyeceği gibi, o insanlara namazcı da denmeyecektir. Meselâ abdestsiz bir adam bütün ta’dil-i erkanına riâyet ederek namaz kılmış olsa da, sonunda bu namaza namaz denmiyorsa, veya kıbleye dönmemişse, veya setr’ul avret yoksa, onun bu hareketleri nasıl ki namazının namazlığına yetmiyorsa, bu sûrede de anlatılan namazcıda bulunması gereken özellikler yoksa, o namazcıya namazcı demek de, o namaza namaz demek de mümkün olmayacaktır Allah korusun. Biraz önce mü'minlerin vasıfları sayıldı. Ne dedi Rabbimiz? Dedi ki: “Onlar emanete riâyet ederler.” Peki şimdi bir adam emanete riâyet etmeden olur mu? Bu özelliği üzerinde taşımadan mü’min olunur mu? Mü'minliği eksiktir bu adamın değil mi? İşte bakın burada da namazcıların özellikleri sayılacak. Bu özellikleri bulunmayan insanların namazlarına da namaz denmeyecek ve bu adamlara da namaz kı-lıyor, namazcı denemeyecektir. Ama namaz kılan kişi şu vasıfları taşı-yorsa namazı namaz olacaktır, kendisine de namazcı denebilecektir. Peki nedir bunlar? Önce burada olmayan, önceden bildiklerimizi bir sayalım. Kişi namazda kıraat etmelidir ve bu kıraatini kıyamda gerçekleştirmelidir. Hadesten ve necasetten taharet yapmalıdır. Yani maddî ve manevî pisliklerden kendini ve ortamı temiz tutmalıdır, çünkü kıyam alanını, hareket alanını temizlemelidir. Kıbleyi, hedefi iyi belirlemeli, rasgele kıyama kalkmamalı, kıbleyi tespit edilmelidir. Setr’ul av-ret yapılmalı, teçhizatlı olunmalı, plan-program olmalı, hazırlıklı olunmalıdır. Zira çırılçıplak, eli boş kıyama kalkılmamalıdır. Bunları biliyoruz. Bunun dışında neler varmış? Namazcının namazına namaz di-yebilmek için başka nelere sahip olması gerekirmiş? İşte bakın Rab-bimiz onları saymaya başlıyor. “Namaza devamlıdır bunlar.” Namaza daimûndurlar. Sürekli namaz kılarlar. Sabah, akşam, öğle, ikindi, yatsı sürekli namaz kılarlar. Yani günün her saati, zamanın her birimi namaz kılarlar değil, da-imûndan kasıt hep namaz, ama hayatın tümünde namaz değil. Dai-mûnun iki manası vardır: 1- Hayatın yapı taşlarını, zamanın odak noktalarını namaz be-lirleyecektir ki, işte o zaman namaz konusunda daimûn gerçekleşmiş olacaktır. Yani hayatın, programın, hayat programının değişmez birimleri namaz olacaktır. Hayat namaza göre ayarlanacak, namaza göre hayat programı ayarlanacak, böyle olunca kişi zaten sürekli namaz kılmış olacak, sürekli namazla beraber olacaktır. Peki acaba şu anda bizim hayatımız öyle mi? Yani şu anda bizim namazlarımız hayata etkin bir namaz mı? Programı belirleyen namaz mı? Hayatın o-dak noktası, programın mihveri namaz mı? Yoksa hayatımızda aslında namaza yer yok da, biz onu hayat programının arasına sıkıştırılmış bir namaz olarak mı kılıyoruz? Yani programın boşluklarından is-tifadeyle mi namazı kılmaya çalışıyoruz? Sanki şöyle gibi: “Kardeş çarşıya mı gideceksin?” Adam, “evet” diyor. “Madem ki gidiyorsun, o zaman şu paketi de bir zahmet fi-lan dükkana bırakıver veya posta haneden atıver!” diyoruz. Adam gi-diyor, o dükkan bu dükkan derken, şu iş bu iş derken aklına bizim pa-ket geliyor, rahatsız oluyor ve: “Dur yahu, şunu da atıvereyim” diyor ve posta haneden atıveriyor. Yani onu alıyor, atıyor, onunla ilgisi kalkıyor. Adamın tüm işi o paketi atmak değil. Bunun için çarşıya da çık-mıyor, çıkmışken atıveriyor o kadar. Namazı da sanki biz böyle araya sıkıştırıyor, sokuşturuyoruz. Aslında hayat programımız da ona yer yok. Hayat programının içinde namaza yer yok da, programın arasına sıkıştırıveriyoruz namazı. Bakın hayatınıza? Gerçekten namaza yer var mı, yok mu? Hayatımız namaza göre şekillenmiyor bizim. Hayat programımız namaza göre ayarlanmıyor. Öyle değil mi? Ne randevularımız namaza göredir, ne programımız, planımız, ne dersimiz, ne teneffüsümüz, ne işimiz, aşımız namaza göredir. Bir bakın hayatımıza. Tam namaz vak-tinde ders koymuştur adam. Tam namaz vaktinde mesai başlamakta-dır, tam namaz vaktinde ders zili çalmakta, tam Cuma selâları verilirken eğitim içtiması başlamaktadır. Yani hayat programının tespitinde namaz etkili değildir. Programın odak noktası namaz değildir. Halbuki Nasıl olacaktı? Namaz hayatın mihveri, hayatın merkezi olacaktı. Yani namaz programın odak noktası olacaktı. Namaz hayat programına göre değil de, hayat programı namaza göre ayarlanacaktı. Namaz hayat programının boşluklarına sıkıştırılmayacaktı da program namaz vakitlerinin boşluklarına göre ayarlanacaktı. Yani namaz hayata etkili olacaktı ve işte böylece mü’minlerin hayatında namaza daimun gerçekleşecek, devamlı namazla bir birliktelik olacaktı. Öyle bir namaz ki hayata hakim, öyle bir hayat ki namaza özdeş… Hayatla namaz özdeşleşmiş. Hayat namazdan ayrı değil, namaz da hayattan kopuk değil. Eğer bir kimsenin namazıyla hayatı doğru orantılıysa, namazı düzeldikçe hayatı düzeliyor, hayatı düzeldikçe de namazı güzelleşiyorsa, işte o kişinin hayatında namaza daimun gerçekleşmiş demektir. Yani o kimse namazı ayağa kaldırmış, ya da o kimse dininin direğini dikmiş demektir. O kimsenin namazı kendisi için nûr olan, ışık o-lan, yolunu aydınlatan bir namaz demektir. Onun namazı rükulu ve secdeli bir namaz demektir. Namazın onun ekonomisine, ticaretine, kılık-kıyafetine, alışverişine, işine, aşına, karısına, kızına, mesleğine, meşrebine karışabiliyorsa, yani kişinin tüm hayatına namaz imzasını atıyorsa, işte o kimse rükulu ve secdeli bir namaz kılıyor demektir. O kişinin namazı tüm bu saydığım konuların düzenlenmesi konusunda ona yol gösteriyor demektir. Değilse hayatına karışamayan bir namaz, kılık-kıyafetine, hukukuna, eğitimine, kazanmasına, harcamasına, okumasına-yazmasına karışmayan bir namaz, rükusuz ve secdesiz, ışıksız, işte ehl-i kitabın namazı gibi bir namaz olacaktır, Allah ko-rusun. Allah için düşünelim, acaba bizim namazlarımız Rasulullah Efendimizin ve onun mübârek ashabının namazlarının onların hayatında gerçekleştirdiği fonksiyonu icra ediyor mu? Acaba gerçekten bizde bu fonksiyonu icra ediyor mu namaz? Sahabenin hayatını onların namazları ikame ediyordu, bizim hayatımızı da bizim namazımız ikame ediyor. İşte onların hayatı, işte bizim hayatımız. Bizim hayatımızla onların hayatı ne kadar farklıysa, o halde bizim namazlarımızla onların namazları da o kadar farklıdır. Çünkü onlar namazda Allah’tan mesaj alıyor, ışık, nûr, işaret, program alıyor ve hayatlarını bu mesajla, bu programla düzenliyorlardı. Şimdi namazdan da, o namazda aldıkları mesajdan da gafil adamlar da, namaz kıldık zannediyorlar veya namazı bir hareket zannediyorlar. Namazı kılınca tamam zannediyorlar. Namaz bitti, namazı kıldık, Müslümanlık tamam zannediyorlar. Namazla din kurtarma çabasına giriyorlar. Halbuki Kur’an’da, dinde, İslâm’da böyle hiçbir şeye karışmayan, mücerret kendi başına bir namaz yok. Hiçbir şeye karış-mayan, hiçbir fonksiyonu olmayan bir namazdan söz edilmez İslâm’-da. Yani Allah korusun da şu kıldığımız namazların, görünüşte hiçbir fonksiyonu yok gibi değil mi? Bu kıldığımız namazların hayatımıza hiç etkisi, yol gösterisi, ışık tutması yok gibi değil mi? Sanki bizim hayatı-mızda namaz öncemizle namaz sonramız hiç değişmiyor değil mi? Burada bizden istenen namaza devamı, namaz konusunda daimundan olmayı şöyle anlamaya çalışıyoruz. Namazı zaman içine yayarak kılmak şeklinde anlıyoruz. Meselâ öğle namazını ele alalım. Adamın iş kargaşası, müşterisi, alması, vermesi gibi sıkıntılarının ara-sında öğle vakti oluverdiği dönem, güneş tepeye yükseldiği dönem, kişi hemen vaktin girmek üzere olduğunu anlar anlamaz gidip bir ab-dest alacak. İşte namaz için abdest almaya yöneldiği o andan itibaren, o kişinin hayatında namaz başlamış demektir. Abdestini alacak, ama henüz ezan okunmadığından, vakit girmediğinden belki yine işi-ne, aşına, dükkanına devam edecek. Ama sonra bir sünnet kılacak, yine işine aşına, konuşmasına devam edecek. Eğer talebeleriyle karşı karşıya bulunuyorsa iki âyet, iki hadis daha anlatacak. Sonra farzı kılacak. Ondan sonra yine bir hayata dönme, yine bir talebelerle ilgilenme, yine bir müşterilere yönelme, ticarete koyulma, yine bir tesbi-hat, yine bir dua, yine bir yemek yapma, yine bir çocuk bakımı olacak. Sonra aradan bir süre geçtikten sonra bir son sünnet kılınacak, veya Allah için bir başka namaz kılınacak. Yani böylece ne oldu? Böylece öğle ile ikindi arası aralıklarla namazla doldurulmuş oldu değil mi? Böylece hayat hep namazla birlik devam etti değil mi? Namaz yemek, namaz alışveriş, namaz ders, namaz ticaret, namaz giyinmek, namaz dinlemek, namaz öğrenmek, namaz yürümek, namaz o-turmak, namaz kalkmak. Böylece namazla birlik bir hayat gerçekleştirilmiş olacak. İşte burada da böyle bir namaza daimun isteniyor bizden. Böyle bir namazla devam söz konusu. Ama maalesef biz böyle yapmıyoruz. Biz onu seccadeye hapsetmişiz. Seccadeyi elimize bir geçirdik mi, farzı, sünneti evvel Allah beş dakikada bitiriyoruz. Bu şekilde kılmayanların namazına namaz denmeyeceği gibi, o namaz sahiplerine de namazcı denmeyecektir. Başka ne özellikleri varmış o namazcıların? Onlar, o namazcılar öyle kimseler ki, kendi mallarının içinde isteyenin ve isteyemeyenin hakkı olduğuna inanan ve bu hakkı hak sahiplerine ulaştırma kavgası verenlerdir. Demek ki namazcının bir ö-zelliği de buymuş. Onlar kendi mallarında sail ve mahrum için hak bu-lunduğunu kabullenen ve bu kabulün gereğini yerine getiren insanlardır, diyor Rabbimiz. Anladınız değil mi? Yani isteyen ve isteyemeyecek durumda olanlar için mallarında hak bulunanlar, bu hakkın bulunduğuna îman edenlerdir. Dilenebilen, dilenemeyen, isteyebilen, isteyemeyen, soran, soramayacak olan insanların kendi malında belli bir hakkının olduğuna inanan kişi namazcı kişidir. İşte böyle birisinin kıldığı namaza namaz denir ve işte böyle kimseye namazcı denir. Eğer bunu yapmazsa onun namazı eksiktir, onun kıldığı namaz değildir. Yani cebindeki, kasasındaki, kesesindeki, dükkanındakilerin tamamının kendisine ait olduğuna, onda kendisinden başka hiç kimsenin hakkı olmadığına inanıyor ve Allah kullarına harcamada bulun-muyorsa ona namazcı denmeyecektir. Yani kılınan namaz kişiyi bu anlayışa götürmüyor, onu bu tür fuhşiyyat ve münkerden nehy etmi-yorsa, o namaz o kişiye yüktür, ya da o namaz o kişiyi ancak Allah-tan uzaklaştırır, diyor Rasulullah. Bizi Allah’a yaklaştıracak, bizim dinimizin direği olacak, bizim hayatımıza program çizecek olan namaz için işte bu şartların da taşınması gerekecektir. Namaz kılanlar kimlermiş? Başka ne özellikleri varmış namazcıların? Bir de namaz kılanlar yevmi’d dini tasdik ederlermiş. Yevmi’d din, din günü, âhiret günü demektir. Kıyamet günü, hesap-kitap, ceza ve mükafat günüdür. Bunun tasdik edilmesi demek, bunun eylem ha-line, şuur haline getirilmesi demektir. Çünkü tasdik, îmandan daha şümullüdür. Tasdik, îmanın eylemi, îmanın sadâkati, îmanın ispatıdır. Tasdik, îmanın amele dönüşerek ortaya konulmasıdır. Çünkü Ebu Bekir efendimiz mü’min olmanın da ötesinde, aynı zamanda sıddîk idi. Yani îmanının sadâkatini ortaya koymuş, ispat etmişti. Sadaka da aslında buradan gelmektedir. Sadaka, kişinin mala ilişkin, malın mülkün Allah’a ait oluşuna ilişkin îmanının ortaya konmasıdır. Benim cebimdeki paranın Allah’a ait olduğunu, mülkün sahibinin Allah olduğunu kabul etmem îmandır. Ama bu îmanımın ispatı, bu îmanımın eylemi, sadâkati adına bu paramı ona muhtaç birilerine ulaştırma çabasına giriyorsam, yani sadaka veriyorsam işte bu da be-nim o konudaki îmanımın sadakası, tasdikidir. İşte o namazcı mü'minler, din gününün îmanının eylemcisidirler. Âhiret gününe îmanın eylemini gündeme getirirler, îmanı amele dönüştürürler. Buna göre amel eder, buna göre hayatlarını sürdürürler. Ölümü, hesabı, kitabı hayatlarında canlı tutar ve buna göre, bu îmana göre program yaparlar. Hayatlarını bu îmana bina ederler. Her hareketlerinde, her adımlarında, her eylemlerinde “ben bundan hesaba çekileceğim, ben bunun hesabını vereceğim, yarın bu konuda benim karşıma bir dosya açılacak, ben bunun hesabını vereceğim, bu konuda benden hesap sorulacak” der, sürekli âhireti gündemlerinde tutarlar. Hayatlarının her bir saniyesine bu îmanın mührünü vururlar. Yine o namazcılar Allah’ın azabından korkarlar, sakınırlar, tir tir titrerler. Çükü Allah’ın azabından emin olunmaz. Allah’ın azabından hiç kimse emin değildir. Hiç kimse azaptan emin olamaz. Yani namazcı kişi azabı da hep gözünün önünde tutar. “Ya bana azap olunursa? Ya affetmezse Rabbim? Ya günahlarım yüzüme vurulur da cehenneme yuvarlanırsam? Ya şu ceza olan ateş beni yutar, yok e-der, mahvederse? Ya az evvel özellikleri anlatılan ateşin müşterilerinden birisi de bensem? Ya edbera yapan bensem? Ya kitaba ve peygambere sırt dönen bensem?” diye azap konusunda tir tir titrer onlar ve sürekli kendilerine çeki düzen verirler. Elektrikle oynayan adamın, “ya sigorta çekilmemişse?” demesi gibi mi? Yok. Dersine çalışmamış çocuğun “ya sınıfta kalırsam? Ya hoca bu soruyu da sorarsa? Ya buradan da soru çıkarsa?” demesi gi-bi mi? Sadece öyle de değil. Dükkanında ticaretle uğraşan tacirin, “maliyeci ya burayı da kontrol ederse?” demesi gibi mi? değil. Veya evini, dükkanını kilitleyen bir adamın “ya hırsız şuradan da girerse?” demesi gibi mi? Değil. “Ya îmanımı çalarsa şeytan?” İşte öyle gibi. “Ya dünyanın beni Allah’tan uzaklaştırması, dünyanın ve dünyalıkların beni kulluktan koparması sonucu cenneti kaybedersem?” İşte öyle gi-bi. “Ya zevklerim beni cehenneme götürürse?” İşte öyle gibi. “Ya dün-yada sırat-ı müstakimi kaybedersem? Ya îmanımı kaybedersem? Ya kendimi cehennemde bulursam?” demek gibidir bu. İşte böyle âhiret, ölüm ötesi hayatın hesabı, kitabı konusunda müşfik olan, tir tir titreyen kişidir namazcı. Böyle bir derdi, böyle ciddi bir endişesi olmayan kişiye namazcı demek mümkün değildir. Allah korusun bu adam sanki abdestsiz namaz kılan bir adam gibi veya kıbleye dönmeden namaz kılan bir adam gibidir. Onun kıldığı namaza namaz denmeyeceği gibi, ona namazcı da denmeyecektir.