Meâric Suresine Dön

Meâricالمعارج

29. Ayet

29Meâric Suresi

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ

Onlar iffetlerini korurlar.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

29-30. “Eşleri ve câriyeleri dışında, mahrem yerlerini herkesten koruyanlar, doğrusu bunlar yerilmezler.” Onlar ferçlerine muhafızdırlar. Namuslarını korurlar onlar. Onlar ferçlerinin, ırzlarının, namuslarının muhafızıdırlar. Muhafaza konusunda şöyle ikili, üçlü bir anlayış var Müslümanlarda. Meselâ bir torba altın koysam ve birine, “aman buna göz kulak ol, aman bunu muhafaza et” desem, bu durumda birkaç türlü muhafızlık anlayışı karşımıza çıkacaktır. 1- Birisi şöyle muhafız oluyor, şöyle göz kulak oluyor bu işe: Adam bakıyor, çok ciddi. Gözünü kırpmadan, gözünü ayırmadan o çuvala bakıyor. Hattâ ekranlar getiriyor, fotoğraf makineleri getiriyor, kameralar hazır, pür dikkat ona muhafız olmaya, onu korumaya çalışıyor. Adamın biri geliyor, bu çok ciddi bakıyor, gözünü ayırmıyor çuvaldan. Bir adam geliyor ve o çuvalın içinden elli altın alıyor, teker te-ker altınları sayıp gidiyor. Adam, muhafız hemen bunu not ediyor, fo-toğrafını filan da çekiyor. “İşte orta boylu, 40-45 yaşlarında, kır saçlı, pos bıyıklı, bond çantalı bir adam elli tane altın saydı ve alıp gitti. Sonra aynı adam kapıdan döndü, bir tane daha aldı elli bir oldu” diye not ediyor adam. Pür dikkat adam zaptediyor. İşte böyle bir muhafızlık, böyle bir muhafaza şekli var. O kadar dikkatli ki, her şeyi tek tek, nokta nokta yazıp tespit ediyor. 2- İkinci bir muhafız da şöyle: “Aman şuna bir göz kulak oluver. Kendisine bir şeyler teslim edip şunu bir koruyup muhafaza ediver” diyorsunuz. Adam öyle bir bloke ediyor ki onu, öyle bir göz kulak oluyor ki tamam, verene de vermiyor artık onu. Yani sahibine de ver-miyor artık. Hiç kimse onu elinden alamıyor artık. Çünkü hıfz-u ema-nına almıştır, kimse onu elinden almaya cesaret edemiyor. Bir de böyle cins bir muhafızlık anlayışı var. 3- Bir üçüncü muhafaza, muhafızlık anlayışı var ki, görevi ne tür bir şeyse o tür bir muhafızlıktır. Yani nasıl isteniyorsa öylece kendisine teslim edileni muhafaza etmektir ki, işte kendisinden istenen de odur zaten. Biraz evvel zikrettiğimiz muhafızlık anlayışlarını namaza intibak ettirecek olursak birinci adamın durumu şöyledir. Adam namaza muhafızdır. Çok dikkatlidir bu konuda. Nasıl? Kendisine teslim edilen bir çuval altına muhafız olan adam gibi. Adam çok dikkatlidir, gözünü dört açmıştır. Tamam her şeyi yazıyor, her şeyi tespit ediyor. Kaç re-kat kaçırdığını, kaç gün kılmadığını, ne kadar namaz geçirdiğini yazıyor, ne kadar namazının kazaya kaldığını da biliyor, kılmadığını da bi-liyor, kılınması gerektiğini de biliyor, namazsız din olmayacağını da biliyor, her şeyi, her şeyi biliyor. Yani o kadar gözetlemiş ki bu işi, o kadar göz kulak olmuş ki bu işe, o kadar ciddi muhafız olmuş ki, “kılmamız lâzım efendim! Namazsız Müslümanlık olmaz ki! Namazsız dinin direği dikilmez ki! Müslüman mutlaka namazını kılmalıdır!” diyerek bu işe o kadar kendisini vermiş, o kadar hıfz-u emanına almış ki sorma! “Peki haydi öyleyse! Niye kılmıyorsun?” denilince de dönüp bir daha anlatmaya başlıyor adam. “Efendim kılmak lâzım, yapmak lâzım” diye. Bir böyle, bir de a-dam öyle bir tutmuş, öyle bir yakalamış ki, tamam, ne kendisine ne de bir başkasına kılmak, kıldırmak şöyle dursun konuşturmuyor bile sanki. Namazın gündeme gelmesine bile imkân vermiyor. Maiyetindekilerin tümüne yasaklıyor namazı. O da öyle bir muhafız. Veya hanımına muhafız olacaktı ya adam, hanımı kendinin bi-liyor güya, onu koruması gerektiğini anlıyor ama öyle serbest ki hanımı, şu çarşı senin, bu pazar benim, şu dükkan senin, bu tezgahtar benim, istediği yerde gâyet rahat geziyor hanım. Yularını boynuna do-lamış adam, güya ona muhafızlık yapıyor. Birde şöyle muhafız oluyor adam hanımına. Ona öyle bir sahip oluyor, öyle bir göz kulak oluyor, öyle bir muhafaza ediyor ki, onu blo-ke ediyor, kadının hakkını da ödemiyor. Yani yatak hakkı değil sadece, göz hakkı da değil sadece, kadının bir hakkı vardı ya, kalbinin hakkı, kafasının, midesinin hakkı, sosyal hakkı, ekonomik hakkı, sevgi hakkı vardı ya, kimileri bunların hiçbirisini ödemiyor. Ya da üçüncü bir muhafız var ki, işte Rasulullah’ın örnekliğindeki muhafızlık. O kadınlarına nasıl muhafız olmuş? Onların namuslarını nasıl korumuş? Onların haklarını, hukuklarını nasıl muhafaza et-mişse, biz de aynen öyle yapmak zorundayız. Çünkü bu konuda, her konuda bizim örneğimiz, önderimiz odur. O namazcılar namuslarını muhafaza ederler. Ama tabii namusunu kime karşı koruyacağı konusunu da kişi kendisi belirlememelidir. Bu konuda da söz sahibi Allah ve Resûlü olmalıdır. Meselâ kayınbiradere karşı karının namusunu koruyacaksın, enişteye karşı koruyacaksın, dayıya, amcaya karşı koruyacaksın, ama dolmuş şoförüne karşı korumayacaksın, olmaz bu. Öyle değil mi? Adam evdeki akrabaya karşı çok hassas, çok kıskanç davranıyor, karısını kıskanıyor ama sarrafa, seyyara, manifaturacıya karşı aynı hassasiyeti göster-miyor, olmaz öyle şey. Karısını kimlere karşı koruyacağını da kendisi değil Allah ve Resûlü diyecektir. Kişi bu konuda Allah ve Resûlü’nü dinleyecek, onların koru dediklerine karşı koruyacaktır. Eğer kişi bunu yapmıyorsa, yani koruması gerekenlere karşı karısını korumuyor, ka-rısını el âlemin ayakları altında süründürüyorsa, karısının namusuna Allah’ın istediği biçimde sahip çıkmıyorsa, bu konuda cömert ve geniş mezhepli ise ona namazcı denmeyecektir. Böyle bir kişiye namazcı denmeyeceği gibi, bu adamın kıldığı namaza da namaz denmeyecektir. Peki kimin namusunu kullanabilirmiş insan? “Ancak kadınları ve sağ ellerinin sahip oldukları câriyeleri bundan müstesnadır.” Yani onların namuslarını kullanabilir, onlardan istifade edebilir namazcılar. Vah Müslümanlara vah! Vay Müslümanların haline vay! Zavallı Müslümanlar! Bir tane bile yok çoğunda değil mi? Allah diyor ki zevceleri ve câriyeleri müstesna diyor, zevceleri diye çoğul kullanıyor ama Müslümanların çoğunda bir tane bile yok. Bir taneyle bile evli de-ğil pek çok Müslüman. Bununla kastım şudur: Benim inancıma göre, benim anlayışıma göre kimileri şeklen evli oldukları halde evli bile değildir. Adam güya evli ama evli değil. Çünkü arkadaşlar unutmayalım ki Rasulullah’ın beyanıyla kadın ezvac olandır. Kadın, erkeğinin dinini tamamlayan, ona sükûnet bahşedendir. Yani onun hayatında dininin yarısını ona bahşedendir. Söyleyin şimdi kendini kaybetmiş kadınlar kocalarına ne sükûnet verebilecek? Kendisi dinini kaybetmiş, kendisi Allah’ı, peygamberi izine göndermiş kadınlar kocalarına ne dini verecekler? Kendileri dinden habersiz kadınlar kocalarının dinlerinin yarısını nereden verecekler? Kendileri huzuru kaybetmiş, evlerinin dışında huzur arayan kadınlar kocalarına ne huzuru verecekler? Aslında kocaları önce onlara din vermeliydiler, onlara huzur vermeliydiler de onlar kocalarına bunları sunmalıydı değil mi? Yani önce kocaları onları Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetiyle tanıştırmalı, ezvac hale getirmeliydi. “Zevceleri ve sağ ellerinin sahip oldukları konusunda Müslümanlar serbesttir.” Zevcelerinin namuslarını da, câriyelerinin namuslarını da kullanma konusunda kınanmazlar. Allah diyor ki, “mü’minler bu konuda kınanmazlar. Yani dörde kadar hanımlarının ve sayısız câriyelerinin ırzlarını kullanma konusunda mü’minler kınanmaz,” diyor Rabbimiz. Bir adamın dört tane ha-nımı olsa, dört bin tane de câriyesi olsa, bu yüzden bu Müslüman kı-nanmaz. Allah böyle diyor, ama biz başka diyoruz. Allah kınanmazlar diyor, ama biz çok rahat kınıyoruz. Allah ne derse desin, Kur’an ne derse desin, Peygamber bu konuda nasıl bir uygulama tarif ederse etsin fark etmez, biz bu işi birle sınırlandırır, içimizden kim ikiye aşarsa, o haddi aşmıştır der geçer gideriz. Hele hele Allah korusun adam üçüncü evliliğe filan adımını atmışsa, vay hain vay! Demek öyle mi yapmış? Demek o da mı yapmış? diyerek kınar, azarlar, reddeder ge-çer gideriz. Allah’la yarışırız sanki bu konuda. Bu konuda Allah’a akıl verme, Allah’a yol gösterme küstahlığına kalkışırız. Halbuki Allah di-yor ki, “onlar bu konuda kesinlikle kınanmazlar, yadırganmazlar.” Yani şartları oluşmuşsa ikincide de kınanmazlar, üçüncüde de, dördüncüde de kınanmazlarken, biz ikinciyi kınamaya kalkıyoruz. Her halde Allah’tan daha iyi biliyoruz bu işi (!). Hele hele câriye konusunu asla kabullenemiyoruz. Câriye ke-limesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Câriye diye bir ortamı, yani savaş ortamını düşünmekten bile ürküyoruz. Çünkü câriye konusu gündeme geldi mi, savaş gündeme gelecektir, cihad, şehadet gün-deme gelecektir. Böylece rahatımız kaçacak, iştahımız gırtlağımızda düğümlenecek diye câriye kelimesini ağzımıza bile almaktan korkuyoruz. Allah’ın apaçık âyetlerini sanki örtbas ediyor, küfretmeye çalışıyoruz. Tabii böyle bir toplum pek çok nîmetlerden mahrum olmayı yu-dumlamak zorunda kalacaktır. İşte hayatımız belli, uzun lafa ne hacet? Halbuki Ebu Zerr efendimiz der ki: “Karnı aç olup da, ya da câriyeleri olmayıp ta kılıcı eline almayana şaşarım” der. Câriyeyi bilmem. Nedir? Kimdir? Nasıldır? Bugüne kadar hiç görmedim. Ama câriye konusunda şöyle bir genelleme yapalım: Bir kadına soracakmışsınız. Teyze, yenge, bacım, hanım, namusuna hiç helâl gelmeyecek. Boşandın diye, kocandan ayrıldın diye hiç ayıplanmayacaksın. Kimse sana tek kelime bile bir şey demeyecek. Malın-mülkün, evin-barkın, paran-pulun, ekmeğin, suyun verilecek. Bütün ihtiyaçların giderilecek. İstersen istediğin birisiyle evlenme imkânın da sağlanacak. Bütün bunlara rağmen yine de kocanla beraberliğe devam mı? Yoksa tamam mı? Bitti mi? denilse. Eğer o kadın: “Aman! Ah!! Ah öyle bir şey olsa! Ah öyle bir fırsatım olsa bir gün bile bu adamla kalmazdım! Bir gün bile bu adama tahammül etmezdim!” di-yorsa, işte bu kadın köledir, câriyedir. Değilse, hayır hayır, her şeye rağmen kocamla beraberliğe devam diyorsa o zaman da işte o kadın hürdür, hürredir, evliliğine devam edilecektir deniyor.