Meâric Suresine Dön

Meâricالمعارج

3. Ayet

3Meâric Suresi

مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِۜ

O (azap), göklerin sahibi Allah’tandır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1-3. “Birisi, yüksek derecelere sahip olan Allah katından, inkârcılara gelecek ve savunulması imkânsız olacak azabı soruyor.” Bir adam, bir sorucu tutmuş Allah’ın azabını sorguluyor, Allah’ın azabını yargılıyor. Bir azaptan söz ediyorlar. “Bir azap var” di-yorlar. “Hani nerde kaldı bu azap? Niye gelmiyor ya?” diye alay ederek, dalga geçerek azaptan dem vuruyor. Bu soru soranın kim olduğu konusunda tefsir kitaplarında uzun uzun bilgiler verilmiştir. Ama kıyamete kadar gelecek tüm insanların hayatını düzenleme mekânizması olarak gelen bu âyet-i kerîmede elbette sadece o insan anlatılmadığından onu geçiyoruz. Yani dün bu insan birileriyse, yarın başka birileri olabilecektir. Dün bu kişi Ebu Cehil ya da yandaşlarından biriydi belki. Hangisi olursa olsun, istenilen kıyametin elbette başlarına düşmesi, beyinlerinde patlaması söz konusudur. Rivâyet ediliyor ki burada bu soruyu soran, Allah’ın azabını sorgulamaya çalışan Nadir bin Haris’tir. Enfâl sûresinde anlatıldığı gi-bi o şöyle demişti: “Allah’ımız! Eğer bu Kitap, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azap ver” demişlerdi.” (Enfâl 32) Nadir bin Haris’in bu sözlerinin akabinden bu âyet gelmiştir deniyor. “Ey Allah’ım! Eğer bu kitap senin tarafından gelmiş hak bir kitapsa, eğer bu Muhammed doğru söylüyorsa hemen üzerimize gökten toz veya acıklı bir azap gönder” demişti de, bu âyet nâzil oldu deniyor. Ama tabi Enfâl’ın Medineli bir sûre olduğu hatırlanırsa, bu işin biraz da muhteva yakınlaştırılmasından kaynaklandığı anlaşılacaktır. Yani Mekke’de gelen bu sûrenin Medine de gelen bir âyetten sonra gelmesi düşünülemez. Ama konu aynen böyle. Bir başka grup da diyordu ki Hud’a (a.s): “Üzerimize semadan parçalar indir ey peygamber!” “Bize, bizi tanrılarımızdan alıkoymak için mi geldin? Doğru sözlülerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir” dediler. (Ahkâf 22) “Ey Hud, sen bizi ilâhlarımızdan ayırmak, ilâhlarımızdan koparmak, ilâhlarımızdan soğutmak için mi geldin? Derdin ne senin? Bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz pek çok tanrılarımız var. Sen bizi onlardan koparıp bir tek İlâha kulluğa çağırmak için mi geldin? Eğer doğru söylüyorsan, hayatımıza karışacak tek İlâh olduğunu, başka ilâhların olamayacağını söylerken bu konuda sadıklardansan, haydi bize vaadettiğini getir. Eğer sadıksan haydi ne getireceksen getir,” diyorlar. Allah’ın elçisini peşinen reddediyorlar bu sözleriyle. Hud’un (a.s) getirdiklerinin Allah’tan olmadığını, kendisinin uydurduğunu söylemeye çalışıyorlardı. Anlıyoruz ki bu söz sadece Medine’de Rasulullah Efendimize karşı denilen bir söz değil, ondan önce de insanların Allah elçilerine söyleyegeldikleri sözlerdir. Yani her dönemde kâfirin karakteristik bir özelliğidir bu. Eğer kıyamet varsa, eğer öldükten sonra dirilmek varsa, eğer bir azap, bir ikab, bir hesap-kitap varsa, “hadi ne gelecekse geliversin bakalım” diyorlar. İşte böyle bir tavrı, böyle bir kâfir tavrını Cenâb-ı Hakk bu sûrede baştan sona sorguluyor. Ama öyle çarpıcı, öyle kahredici, susturucu, ilzam edip mat edici değil, aksine rahmâni-yetin eseri olarak, akılları başlara dâvet edici, akılları erdirici olarak, “gelin ey kullarım inattan vazgeçin! Gelin bu tavırlarınızı terk edin! Ba-na ve benim elçilerime karşı gelmekten, benim azabımı sorgulayıp dalga geçmekten vazgeçin! Ben sizi düşünerek bunları anlatıyorum! Sizi yarın sizin başınıza gelecek azaplar konusunda bugünden uyarıyorum!” biçiminde âyetler olarak karşımıza çıkıyor. Evet: Tutmuş bir adam, bir duacı, bir dâvetçi, bir çağırıcı kendisine vâki olacak, kendisinin başında patlayacak bir azaptan söz ediyor. “Hani azap gelecekti yahu! Nerede kaldı o? Niye gelmiyor ya?” demeye çalışıyor. Bir adam sanki kendine gelecek azaptan yana, sanki bunu çağırıp duruyor. Sanki buna dua ediyor, bu azabı bekliyor ve hemen bu azabın kendisine gelivermesini istiyor. İkinci bir anlayış da şöyledir: “Azap varmış, Kim verecekmiş bunu? Kim becerebilecekmiş böyle bir azabı? Kimin gücü yetecekmiş böyle bir azaba? Veya kime gelecekmiş bu azap? Kimler içinmiş bu azap? Bir de ne zaman olacakmış bu iş? Ne zaman gerçekleşecekmiş bu azap? Nasıl bir şey bu? Gerçekten öyle bir şey var mı?” diye dalga geçmek, alay etmek durumunda sorular soruyorlardı. Ama kimileri de: °u¬=³@«, «”Ï@«, yerine “Seele sailün” okumuşlar. Yani böylece cehennemde kâfirler için hazırlanmış bir vadiden söz ediliyor demişlerdir. İster öyle, ister böyle, birisi çıkmış mutlak gerçekleşecek olan azaptan söz ediyor. Allah’ın kesin olan azabı, ateşini, cehennemini yargılamaya çalışıyor. Bunun hemen sonunda diyor ki Rabbimiz: İki manası var bunun: 1- Bilsin ki o azap kâfirler içindir. Hani soran kişi, “kimin için bu azap? Kimlere gelecekmiş bu azap? Kimler için hazırlanmıştır bu azap?” diyerek alay ediyordu ya, Allah da buyuruyor ki: “O azap kâfirler içindir.” 2- Ya da bu ifadenin ikinci bir tevcihi de şöyledir: w: şeklindedir. Yani bir adam çıkmış kâfirlerin başına gelecek bir azaptan söz ediyor. Kesinlikle kâfirlerin beyinlerinde patlayacak bir azabı sorgulamaya çalışıyor. Sanki bu ifadeleriyle Rabbimiz: “Ey kâfir! Onu mu soruyorsun? Azabı mı soruyorsunuz ey kâfirler? Eğer Allah’ın azabını soruyorsan al sana!” diyor sanki. Sanki adamların sözlerini, sorularını boğazlarına tıkarcasına, “eğer o azabı sorup soruşturuyorsanız bilesiniz ki o azap kâfirler içindir! O azap sizin içindir!” buyuruyor. Kâfir, örten demektir. Öyleyse bilesiniz ki o azap hakkı, hakikati örtenler için, hakikati gizleyenler için, hakikatin insanlara ulaşmasına engel olmaya çalışan insanlar içindir. Bir özelliği daha var o azabın. Neymiş o? Engelleyicisi de yoktur onun. O azabın engelleyicisi yoktur. Kimse onun önüne geçemeyecek, kimse onu engelleyip def edemeyecektir. Ya da onunla buluşacak insanların o azapla buluşmasını kimse önleyemeyecektir. Allah o azabını kimlere ulaştırmayı murad buyurmuşsa, o azabın müşterileri ile azabın arasına kimse giremeyecektir. Peki, kim kaynaklı olacak bu azap? Kim verecek bunu? Kimin gücü yeter bu azaba? Kim gönderebilir böyle bir azabı? Allah. Allah’tandır bu azap. Allah kaynaklıdır bu azap. Böyle bir azaba ancak Allah kâdirdir. Ancak Allah böyle bir azapla azap edebilir. Ama öyle bir Allah ki, mi’râclar sahibi, meâric sahibi bir Allah. Bu Meâric ifadesini şöyle anlıyoruz: 1- Ya semavat sahibi, yücelme sahibi, yücelikler sahibi bir Allah. 2- Ya da fazl ve kerem sahibi, nîmet ve ihsan sahibi bir Allah. Allah’ın kâfirlere ulaştıracağı ve hiç kimsenin engel olamayacağı bir azaptan söz ediyor sûre. Bu sûrenin, bu âyetlerin muhatabı olan bizler, bu âyetler çerçevesinde kendi kendimizi sorgulamak zorundayız. Her birimiz kendi durumlarımızı yargılamak, gözden geçirmek zorundayız. Eğer bizler de kâfirlerden, kâfirler gurubundan olur, onları destekler, onlardan hayat programı alır, hayatımızı onlara danışır, giyim kuşamımızdan tuvalet âdâbımıza, ev teşrifimizden soframıza, saç tıraşımızdan evlenmemize kadar, hedeflerimizi, sevgilerimizi, nefretlerimizi, hayata, mala bakışımızı hep onlar kaynaklı yapmaya çalışırsak, unutmayalım ki onlara ulaşacak azap bize de ulaşacaktır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz bizi ondan gocundurmak ve sakındırmak için buyurur ki: “Ben Mearic sahibiyim! Ben yücelme, yükseklikler sahibiyim! Gökyüzüne söz geçiren ben, her şeye söz geçiren ben, bu işe kudreti yeten ben, dikkat edin size de azabı ulaştırabilirim!” buyuruyor. Ya da, “benim fazlım var, keremim var. Ben ki size nîmetler ulaştırmışım. Ben ki şu anda sahip olduklarınızın tümünü size verenim. Benim bu ihsanlarıma karşı siz nankörlük etmeye, küfran-ı nîmette bulunmaya, benim nîmet vericiliğimi, benim güçlü oluşumu, Rabb, Melik ve İlâh oluşumu örter, örtbas ederseniz, Rabbiniz olarak size gönderdiğim hayat programımı, kitabımı örtüp örtbas edip bir hayat yaşarsanız, o zaman kesinlikle bilesiniz ki karşılığında cezam vardır. Bunu böylece bilesiniz ve unutmayasınız,” demektedir Allah. Bundan sonra Rabbimiz mi’râcı tanıtıyor: