Muddessir Suresine Dön

Muddessirالمدثر

14. Ayet

14Muddessir Suresi

وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْه۪يدًاۙ

Geniş imkân ve nimetler.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

11-15. “Ey Muhammed! Tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi Bana bırak. Bir de verdiğim nimetten artırmamı umar.” “Öyleyse sen şu yalnız olarak yarattığımı bana bırak peygamberim!” Bu ifade ilk gelen sûrelerde üç defa geçiyor, Rabbimiz bunu üç yerde söylüyor. Birisi Kalem sûresinde, birisi Müzzemmil sûresinde, ötekisi de işte burada geçiyor. “Şu yalnız olarak yarattığımı sen bana bırak peygamberim! Yani sen onu bana bırak ey peygamberim!” Rasulullah bu noktada zorlanıyordu. Çünkü insanlar büyüktüler, insanlar müstekbirdiler, insanlar galiptiler. Allah’ın Resûlü’nü dinlemiyorlardı. Kabullenmiyorlardı İslâm’ı…Yola gelmiyorlardı… Onlara yaklaşılmıyordu bile, yanlarına varılamıyordu. Hatta bu dönemde Rasulullah yakınlarını eve çağırmıştı da, Ebu Leheb konuşmasına bile izin vermemişti. Derdini anlatmasına bile fırsat tanımamıştı. Allah diyor ki bakın: “Sen, o ve benzerlerini bana bırak peygamberim! Tak-ma sen onları kafana!” Peki kim o? ~®G[¬&«: ­a²T«V«' ²w«8«: Şu yapayalnız yarattığımı, yapayalnız yaratılanı, yalnızca yarattığımı sen bana bırak. Bu iki anlama gelir: Birincisi, adamın kendisine yöneliktir ve şöyledir: “Şu yapayalnız, hiçbir şeye mâlik olmayarak yarattığım kimseyi sen bana bırak peygamberim. Yani ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, kredisi, evi, barkı, hanımı, akrabası, çoluk-çocuğu, bilgisi, ilmi, irfanı, gücü, kuvveti olmadan yapayalnız, kendi başına yarattığım kimseyi sen ba-na bırak peygamberim.” Öyle değil mi ama? Ana rahmindeki durumunuzu bir düşünün. Basit bir kan pıhtısı, basit bir damla su. Eli yok, ayağı yok, aklı yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlığından bile haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan aciz bir varlık değil miydiniz? Veya dünyaya geldiğiniz günü bir hatırlayın. Neyiniz vardı? Aklımız yoktu, bilgimiz yoktu, malımız, gücümüz, çevremiz, kredimiz yoktu. Hatta baba evinde bize ait bir odamız bile yoktu. Hiçbir şeysiz, yapayalnız, güçsüz, kuvvetsiz, bakışsız, görüşsüz, konuşmasız aciz bir varlıktık. “İşte öyle yarattığımı sen bana bırak peygamberim,” diyor Allah. Diğer bir anlayışa göre bu Cenab-ı Hakk’ın kendisine râci anlamına gelecektir. Yani “yapayalnız yarattığım, yaratma konusunda kimseye ihtiyacım olmadan, kimseyi yardıma çağırmadan yarattığım o kimseyi sen bana bırak peygamberim!” Allah bizi tek başına, kimseden yardım almadan yaratmıştır. Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnızdık, kimsesizdik, hiçtik, bir şeyimiz yoktu. Allah da bizi var etmek için kimseye sormamış, danışmamış, kimseden yardım falan da almamış. Öyleyse ne bu hâlimiz, diyeceğiz. Kim tarafından yaratıldık? Kimlere minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeğini yiyor, kimin kılıcını sallamaya çalışıyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu hâlimiz? diyeceğiz. Şair şöyle diyor: Hatırımdan çıkmasın uryan cihana geldiğin, Nice kim geldin yine anın gibi gitmen gerek. Yani dünyaya çırılçıplak geldiğini unutma! Ama nasıl geldiysen öyle git. Günâhsız geldin, aciz olduğunu bile bile geldin, malın-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. Allah, peygamber ve peygamber yolunun yolcularına burada diyor ki: “Sen onu bana bırak!” Ne özellikleri varmış bu kişinin? Neler vermiş Allah ona? Mal-ı memdûdu varmış o kişinin. Böyle uzun uzadıya malı, mülkü, arazisi, çiftliği ve daha neleri, neleri vardı onun. Tüm bu sahip olduklarını ben verdim ona, diyor Rabbimiz. Peki kim bu adam? Kimi anlatıyor Rabbimiz burada? İşte sen, ben, biz.... Tüm piyasadaki zenginler… Malları, mülkleri, paraları, pul-ları, arazileri, çiftlikleri, yazlıkları, kışlıkları bulunanlar. Uzun uzadıya mal-mülk sahipleri anlatılıyor. Bir düşünün 30 yıl önce neyimiz vardı? Bir beş yıl daha gidin, neyimiz vardı? Biraz daha ileri gidin, evimiz ol-madığı gibi evde bize ait bir bölümümüz bile yoktu. Neydik? Gücümüz neydi? Fırsatımız, imkânımız neydi? Paramız, pulumuz neydi? Diplomamız, statümüz neydi? Şimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz? Eğer şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’tır. Şu anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var, atım, arabam var diyorsan onu sana veren O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm, diplomam, doktoram var diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip olduğun, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Bağın, bahçenin, evin, barkın, dükkânın, tezgâhın, paranın, pulun, çoluk-çocuğun sahibi kendiniz zannetmeyin. Hocalığımızın, bilgimizin, tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim. Bunların tümünü bize veren Allah’tır, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Kelimesi, “Kesîra” demektir. Yani daima, sürekli, kesintisiz, ay be ay geliri gelen demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum ona mal verdim, ben verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden benim. Niye unutuyor bunu? Niye unutuyor da bana kafa tutmaya kalkışıyor bu nankör insan? Sonra ortada gezip dolaşan evlatlar, çocuklar verdim ona. Üç tane, beş tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar söylenince bu kim? denecektir o zaman. Bu kimsenin Halid Bin Velid’in babası Velid bin Muğire veya başka birisi olduğunu söylemişler. Ama bizler de öyle değil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malımızı, mülkümüzü de Allah vermedi mi? Bizi de Allah adam etmedi mi? Biz kendimiz mi bulduk bu sahip olduklarımızı? Öyleyse burada anlatılan o dönemde onlar olabilir ama bu dönemde de biziz. Başka ne vermiş Allah ona? “Bir de ona döşedim de döşedim,” diyor Rabbimiz. Yani ona fırsat, güç, kuvvet, akıl, şan, şeref, makam, mevki, riyaset, saltanat verdim. Sahip olduğumuz tüm imkânlarımızı, tüm fırsatlarımızı veren Allah’tır. Eğer şu anda bu sûreyi size ben anlatıyorsam bu fırsatı da bana veren Allah’tır. Öyleyse bu ne benim üstünlüğüm, ne de sizin al-çaklığınız anlamına gelmeyecektir. Allah’ın bana verdiği imkanla şu anda bunları size anlatıyorum. Yine sizler de Allah’ın size lütfettiği im-kânlarla şu anda beni dinliyorsunuz. Ben o kişiye fırsat ve imkân verdim de: “Sonra da bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu verdiklerine daha da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin ister. Yâni öyle hırslı, öyle bencil ve harîs ki, her şey kendisinin olsun ister. Her şey kendisine verilsin ister. Hep ik-rama boğulan kendisi olsun, hep cennete gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malı mülkü, imkânı, fırsatının olmasını ister. 300’le yaşarken 500’e doymaz, 500’le yaşarken 10.000’e doymaz. Yâni doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduğu için hep kendisine artırılmasından yanadır. Ama hayır hayır, mümkün değil: