30. “Eğer dileseydik, Biz, ey Muhammed, onları sana gösterirdik; sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andol-sun ki sen, onları konuşmalarından da tanırsın; Allah işlediklerinizi bilir.” Rabbimiz diyor ki: “Peygamberim, eğer biz isteseydik o münâfıkları iyice öğrenip bileceğin bir tanıtımla sana tanıtırdık. Dileseydik onların münâfıklıklarını yüzlerinde bir alâmetle ya da içlerini dışa yansıtarak veya kalplerini yüzlerine geçirerek onları sana gösterirdik.” Veya Yâsîn sûresi 67. âyetinde anlatıldığı gibi, “onların yüzlerinde kendilerini tanıtacak bir işaret, bir alâmet yaratırdık da sen onları yüzlerinden tanırdın.” “Biz isteseydik onların yüzlerini değiştirir, farklı bir duruma sokardık da sen onları tanırdın. Şöyle onların yüzlerine bakar bakmaz onların Allah’a ve Allah’ın dinine karşı kinlerini, küfre, kâfirlere ve müşriklere karşı meyillerini hemen görüverirdin. Yani içlerinde olanları yüzlerine vuruverirdik de sen bakınca onların kalplerini yüzlerinden okuyuverirdin. Ama sen zaten onların nifaklarını, münâfıklıklarını sözlerinin üslûbundan, sözlerinin edâsından, kıvrımından da tanırsın.” Demek ki münâfıklar sözlerinin karakterinden de tanınmaktadırlar. Bunların bu sözlerinden kastın da şu sözleri olduğu anlatılmak-tadır: “Münâfıklar sana geldikleri vakit: “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin” derler. Senin mutlaka kendisinin elçisi olduğunu Allah bilir ve Allah münâfıkların yalancı olduklarına şahitlik eder.” (Münâfikûn 1) Kendilerini korumak, kendilerini garantiye almak için yapıyorlardı bunu. Gerçek yüzlerini Müslümanlardan gizlemek ve Müslümanlara yaranmak için yapıyorlardı bunu. Buradaki münâfıklardan kasıt Abdullah bin Übeyy ve arkadaşlarıdır. Bunlar Rasulullah’ın yanına geldikleri zaman, “Şahitlik ederiz ki sen muhakkak Allah’ın elçisisin,” diyerek yeminle beraber onun risâ-letine şehadette bulunuyorlardı. Abdullah bin Übeyy münafığı bu tür tavırlar sergiliyordu. Öyle ki her cuma, cuma namazına geliyor ve Al-lah’ın Resûlü hutbeye çıkınca da şöyle diyordu: “Ey cemaat! Allah’ın Resûlü aranızdadır! Allah sizi onunla şereflendirmiştir. Onun sizin beldenize hicretiyle Rabbiniz size şeref kazandırmıştır! Bu yüzden o ne diyorsa tasdik edin! Emirlerini dikkatlice dinleyin ve ona itaat edin!” Bir yandan böyle diyor, bir yandan da için için Allah’ın Resûlüne ve Müslümanlara düşmanlık için planlar düşünüyordu. İşte ey peygamberim sen onları bu tür sözlerinden tanırsın. Veya meselâ yine Münâ-fikûn sûresinde: “Diyorlar ki: “Andolsun, eğer Medine’ye dönersek, daha aziz (daha üstün) olan, daha zelil (daha alçak) olanı mutlaka oradan çıkaracaktır.” Üstünlük, ancak Allah’a, onun elçisine ve mü’minlere aittir. Fakat münâfıklar bilmezler.” (Münâfikûn 8) Kime diyorlardı bunu? Allah’ın Resûlü’ne ve beraberindeki mu-hacirlere diyorlardı. Ne cüret! “Medine’ye hele bir dönelim onları çıka-rıp atacağız. Aziz olan bizler, zelilleri, peygamberi ve Müslümanları da oradan sürüp çıkaracağız,” diyorlardı. Kendilerini aziz, peygamberi ve beraberindeki Müslümanları da zelil görüyorlardı. Halbuki güç, kuvvet, izzet, şeref, hâkimiyet ve galibiyet Allah’ın ve onun aziz kıldığı peygamberin ve Müslümanlarındır. Bu münâfıklarda zerre kadar izzet ve şeref yoktur. Eğer bunlarda zerre kadar bir izzet olsaydı, münâfıklık yapmalarına gerek kal-mazdı. Bin bir yalanın arkasına saklanarak “biz de Müslümanız” demelerine, yalan söylemelerine gerek kalmazdı. Münâfıklığa tenezzül etmez, açıktan açığa “biz inanmıyoruz” diyerek bir tavır ortaya koyarlardı. Halbuki izzetsiz ve şerefsiz olduklarından kâfir oldukları halde yalan dolanla kendilerinin Müslüman olduklarını söylüyorlar. Bu ne bi-çim izzet? Bu ne biçim bir şeref anlayışıdır böyle? İzzet ve şeref sahibi birisi hiç böyle yapar mı? İzzet ve şeref sahibi birisi böyle iki yüzlü olur mu? İşte peygamberim, sen onları bu tür sözlerinden tanırsın. Yine meselâ Ankebût sûresinde: “İnsanlardan: “Allah’a inandık” diyenler vardır; ama Allah uğrunda bir ezaya uğratılınca, insanların ezasını Allah’ın azabı gibi tutarlar. Rabbinizden bir yardım gelecek olursa, andolsun ki, “Doğrusu biz sizinle beraberdik” derler. Allah, herkesin kalbinde olanları en iyi bilen değil midir?” (Ankebût 10) Ahzâb sûresinde Allah adına, Allah yolunda cihada çağrıldıkları zaman da şöyle diyorlardı: “İçlerinden bir topluluk da Peygamberden: “Evlerimiz düşmana açıktır” diyerek izin istemişlerdi. Oysa evleri açık değildi, sadece kaçmak istiyorlardı.” (Ahzâb 13) İşte münâfıkların bu tür sözlerinden tanınabileceklerini anlatıyor Rabbimiz. İnanmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münâfıklar, sözlerinden tanınacaktır. Öyleyse Müslümanlar sözlerinin Allah’ın âyetlerine ve Resûlü’nün sünnetine uygunluğuna dikkat etmek zorundadır. Kitap ve sünneti tanımayanların, vahyi bilmeyenlerin cehaletleri mutlaka sözlerine ve tavırlarına da aksedecektir. Kitap ve sünnetle beraber olan kişinin sözleri ve davranışları, vahiyle birliktelikleri ölçüsünde vahye mutabık olacaktır. Hasbel kader yanlış bir söz, vahye mutabık olmayan bir söz söylediği ve yanlışı kendisine duyurulduğu, “bu sözün filan âyete terstir, bu tavrın filan hadise zıttır,” diye uyarıldığı zaman da Müslüman hemen pişman olacak, tevbe edecek ve hemen ondan vazgeçme hikmetini gösterecektir. Mü’minler böyledir ama kalplerinde hastalık bulunanların ağızları açıldığı zaman içlerindekini dışarı sızdırırlar ve söyledikleri sözler onların kalpleri hakkında bize bilgi verir.