4. “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.” Burada da Rabbimiz savaş esnasında mü’minlerin tavırlarını belirlemektedir. Aslında bu âyetleriyle Rabbimiz mü’minlerin kâfirlerle karşılaşmalarını istemektedir. Küfürle imanın çatışmasını, küfür mensuplarıyla iman taraftarlarının çatışma içine girmelerini istemektedir. İmanla küfür arasındaki bu savaş kaçınılmazdır. Çünkü mü’minler on-larla savaşa yanaşmasalar bile, küfür taraftarlarının kesinlikle mü’-minlerin varlığına tahammülleri yoktur. Bakın Bakara sûresinde Rab-bimiz bu hususu şöyle anlatır: “Kâfirler ellerinden gelse sizi dinlerinizden döndürünceye kadar sizinle çarpışır dururlar.” (Bakara 218) Dün de bugün de kâfir budur. Eğer ellerinden gelse, güçleri yetse, yeryüzünde bir tek Müslüman kalmayacak biçimde sizleri dinlerinizden döndürmeye ve sizi yok etmeye çalışırlar. Tüm yeryüzü kâfirleri yeryüzünde Müslümanın varlığına asla tahammül edemez. Hattâ bu kâfirler işte görüyoruz İslâm’ı hiç bilmeyen, tanımayan, sadece adı Müslüman olan, sadece atalarından kalma bir kısım âdetleri din diye yaşamaya çalışan insanlara bile tahammül edemiyor. Adı Ahmet, Mehmet gibi Müslüman adı, ama kafası demokratik ve laik olan insanların varlığına bile tahammülleri yoktur. Yıllardır dünyanın her yerinde Müslüman kanı döküyorlar. Müslümanlar onlardan bir tek kâfiri öldürdüğü zaman hemen feryadı basıyorlar, “bu Müslümanlar adam öldürüyor! Bunlar barbardırlar!” diyorlar. Kendilerinin son elli yılda öl-dürdükleri Müslümanın sayısını bile bilmek mümkün değildir. Yıllardır Filistinlileri öldürürler, bunu yaparken kendileri haklıdır ama günün birinde kendilerinden bir tanesi öldürüldüğü zaman Müslümanlar terörist olur. Bunlar zâlim, asi, saldırgan insanlardır. Allah’a ve âhirete de inanmadıklarından hiçbir ölçü tanımazlar. Kendileri oluk oluk Müslüman kanı akıtırken, öldürmek için silâhlanırken, Müslümanları silâhtan uzak tutmaya çalışırlar. Bu kâfirlerin her çağda tek hedefleri yeryüzünde İslâm’ın ve Müslümanların mevcut olmamasıdır. İslâm’ın ve Müslümanın varlığı bu kâfirlerin korkulu rüyasıdır. Bunlar şunu kesinlikle biliyorlar ki, yeryüzünde İslâm varsa küfür asla yaşayamaz. Yeryüzünde az da olsa bu dine inanan, bu sistemi uygulayan Allah’a inanan bir Müslüman topluluk bulundukça, onlar bâtıl yollardan zulüm ve fesatlarından asla emin olamazlar. Müslümanın varlığı gecenin zifiri karanlığını ortaya çıkaran gündüzün varlığı gibidir. Onun içindir ki kâfirler yeryüzünde bir tek Müslümanın varlığına bile tahammül edemezler ve şu anda tüm çıplaklığıyla müşahede ettiğimiz gibi, Müslümanları yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Hattâ yeryüzünde bir tek Müslüman kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecektir derler. İşte onların bu durumlarını en iyi bilen Rabbimiz, burada mü’-minlere buyurur ki: “Ey müminler, kâfirlerle karşılaştığınızda onların boyunlarını vurun. Yeryüzünde onların güçlerini kırın. Onları tepeledikten sonra kalanlarını da sımsıkı bağlayın. Onları esir edin. Hattâ savaş ağırlıklarını koyuncaya kadar. Yani savaş özelliğini kaybedip sulh ve sükun ortamı gerçekleşinceye kadar onlara böylece davranın.” Bu âyet-i kerîmede Rabbimizin “savaş ağırlıklarını koyuncaya kadar” ifadesini nasıl anlayacağız? Birinci manasını demeye çalıştım. Yani savaş bitene, savaş, savaş olma özelliğini kaybedene kadar de-mektir. Bir başka manasını da Allah Resûlü’nün bir hadislerinden an-lıyoruz. Peygamberimiz buyurur ki: “Kıyamet alâmetlerinden Ye’cuc ve Me’cüc çıkıncaya kadar mü’minler asla harp ağırlıklarını koymayacaktır.” Başka bir hadislerinde de: “Cihad kıyamete kadar devam edecektir.” buyurmaktadır. Evet, cihad kıyamete kadar geçerlidir. Bir başka âyette de yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din (Hayat tarzı, hayat programı) sadece Allah’ın oluncaya kadar cihadın devam edeceği anlatılır. Öyleyse iman cephesiyle küfür cephesi arasındaki bu savaş kıyamete kadar sürecek ve kıyamete kadar savaş ağırlıkları da bırakılmayacaktır. Allah isteseydi onlara galip gelirdi. Allah isteseydi tek başına onları yenerdi. Allah dileseydi tek başına onlardan zafer elde ederdi. O, “ol” dediği zaman her şey olacaktır zaten. “Ol” demesiyle her şeyi oldurandır Allah. Sizin savaşmanıza gerek kalmadan da düşmanlarını yok edecektir Allah, ama sizi birbirinizle sınamak, sizi birbirinizle denemek istiyor. Sürekli insanın hatırına şu soru geliyor: Rabbimiz bu ve benzeri âyetlerinde kâfirleri tek başına yok edeceğini, kâfirler karşısında mü’minlerin yanında, mü’minlerin safında olduğunu, kâfirlere karşı mü’minlere yardım edeceğini anlatıyor. Peki, hâl böyleyken acaba ne-den mü’minlerin onlarla savaşmalarını istiyor Rabbimiz? Acaba neden mü’minlerin kâfirlerle savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılar, çeşitli fedâkârlıklarla karşılaşmalarını istemektedir? Hal-buki netice bellidir. Mü’min kulları ölmeden, öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştirebilirdi. Acaba bunun hikmeti nedir? İşte bunun hikmeti bu âyet-i kerîmede anlatılmaktadır. Bir kere Rabbimiz bu dâvâyı omuzlayan mü’minlerin miskin ve uyuşuklardan olmasını istemiyor. Yan gelip yatarak zafer bekleyenlerden olmalarını istememektedir. Zaten böyle kazanılmış zaferlerin kaybedilmeleri de çok kolaydır. Allah bir takım mahrumiyetlere, bir takım sıkıntılara katlanarak zafere ulaşmalarını istemektedir. Çünkü ucuz kazanılan şeyler çabuk kaybedilir. Karşılığında bir bedel ödeyerek kazanılan şeylerin ise kıymeti bilinir. Bir de bu âyet-i kerîmede ifade edildiği gibi, Allah kimimizi ki-mimizle denemek ve bilemek istemektedir. Gerçekten de hikmet sahibi Rabbimizin hikmet dolu müthiş bir yasasıdır bu. Rabbimiz bizi bi-lemek istiyor. Savaş, insanların bilenmesi demektir. Herhangi bir aleti keskinleştirmek isterseniz onu bilersiniz. Herhangi bir aleti bilerken ondan bir şeyler götürürsünüz ama onu bilemiş olursunuz. Bilenen aletten bir şeyler gider, bir kısım parçalar kopar ama artık o daha par-lak ve daha keskin hale gelmiştir. İşte savaşlar da böyledir. Bir şeyler kaybeder Müslümanlar savaşta ama bununla bilenirler. Daha canlı, daha güçlü hale gelirler. Tıpkı her budanmanın sonunda daha da gençleşen ağaçlar gibi. Biliyoruz ki savaşlar nice mü’minleri bilemiş, nice kâfirleri diriltmiştir. O savaşlarda nice mü’minler bilenirken nice kâfirler de İslâm’la buluşup diriliği yudumlamıştır. Mü’minleri bileyen savaşlar kâfirleri de uyandırmıştır. Nasıl? Savaş meydanlarında kendilerinin dünyayı, hayatı, yaşamayı sevdiklerinden kat kat fazlasıyla, karşılarındaki mü’minlerin ölüme ve şehadete koştuklarını gören nice kâfirler, İslâm’la tanışma imkânı bul-muş, dirilişe ermişlerdir. Allah için nelerin fedâ edilebileceğini, nelerin göze alınabileceğini gören nice kâfirler hidâyete ermişlerdir. Sonra yine muharebe meydanlarında gözlerinin önünde kendilerinden sayıca kat kat azınlıkta olan mü’minlerin Allah’ın yardımıyla kendilerine galip geldiklerini, Allah’ın melekleriyle nasıl onların yardımlarına ulaştığını gören nice kâfirin kalbinde fetihler meydana gelmiş ve imana yollar açılmıştır. Yine savaş meydanlarında mü’minlerin mertliklerini, hasbîliklerini, takvalarını, Allah adına hareketlerini ve Rabblerinin yasalarına teslimiyetlerini görüyor ve hiç de kendilerine benzemeyen Müslümanların nefesleriyle dirildiklerini hissediyorlar. Yani savaş esnasında bile Müslümanların Allah yasalarını uyguladıklarını görüyor ve o yasalara iman etmek zorunda kalıyorlar. Müslümanlar mağlup olsalar bile, ellerine esir düşseler bile onların sabırlarını, metanetlerini, Allah için katlandıklarını görmeleri bile onların dirilmelerine sebep oluyor. İşte Allah hem kâfirleri diriltmek ve hem de mü’minleri bilemek istiyor. Onun için mü’minlerin savaşmalarını istiyor. Daha bilemediğimiz nice hikmetlerle Rabbimiz savaş yasasını koyuyor.