Mulk Suresine Dön

Mulkالملك

16. Ayet

16Mulk Suresi

ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَٓاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُۙ

Gökte olan (Allah’)ın sizi yere geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? O zaman onun âniden sarsıldığını (görürsünüz).

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

16. “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer, sarsıldıkça sarsılır.” Söyleyin bakalım! Ne diyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz? Gökte olanın sizi yere geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Gökte olanın sizi yerin dibine batırmayacağından emniyette mi oldunuz? Halbuki bir bakmışsınız ki o yeryüzü sallanıp çalkalanmaktadır. Hal böyleyken neyinize güveniyorsunuz siz? Hangi cesaretle Rabbinize kafa tutmaya çalışıyorsunuz? Nasıl güvende hissediyorsunuz kendinizi? Kime güveniyorsunuz? Bu ¬š³@«WÅK7! z¬4 ²w«8 gökte olan sözü epey tartışmalara sebep olmuştur. Bu konuda söylenilenleri şöyle özetleyebiliriz: 1- Kimileri buradaki ²w«8 ile kastedilenin melekler olduğunu söylemişlerdir. Yani bu gökte olandan kasıt, meleklerdir. Allah’ın azgınlara azap göndermek, onların işlerini bitirmek üzere görevlendirdiği azap melekleridir. Sizler gökteki Allah'ın meleklerinin size azap getirerek sizi yerin dibine batırmasından emin mi oldunuz? Yani buradaki bu ¬š³@«WÅK7! z¬4 ²w«8 ifadesindeki w«8 Allah olamaz. Çünkü buradaki z¬4 zarfiyyet ifade eder. z¬4 zarf š³@«WÅK7! da mazruftur. Halbuki zarf mazrufundan büyüktür. Yani Allah semâdan daha büyüktür ve semânın O’nu içine alması mümkün değildir. Çünkü bakın Bakara sûresinde bu hususu anlatan âyet-i kerîmesinde Rabbimiz şöyle anlatır: “Onun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara 255) Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu Allah’ın kürsîsi ihata etmiştir. Her şeyi kuşatmıştır. 2- Sonra kimileri, bu w«8 ile kastedilenin Allah olduğunu söylemişlerdir. Yani gökte olanın sizi yere batırıvermesinden emin mi oldunuz? Gökte olan Allah’ın sizin işinizi bitirmesinden emin mi oldunuz? Meselâ Müşebbihe buradan hareketle Allah'ı bir cisim gibi kabul etmiş ve İslam dininden sapmıştır. 3- Bazıları, “efendim buradaki hitap Allah’ı böyle gökte bilen, Allah’ın gökyüzünde olduğunu zanneden Mekkeli müşriklerin bu zanlarına uygun olması açısından böyle olmuştur. Onların anlayabilmeleri için Rabbimiz böyle buyurmuştur” demişlerdir. 4- Bazıları da, “semâ, ‘sümüv’ kökünden gelir. Bu da yükseklik, üstünlük demektir. Öyleyse bu gökte olan, semâda olan ifadesiyle Allah’ın yüceliği, üstünlüğü, her şeyin fevkinde oluşu kastedilmektedir demiştir. Nitekim dua edilirken eller yukarıya kaldırılır. Veya kişi bir musibete uğradığında bu gökten indi denir. Buna örnek olarak da, kullanılan semâvi kitaplar, semâvi dinler ifadelerini delil olarak göstermişlerdir. Nitekim Ebu Dâvûd'un bir rivâyetinde, bir şahsın, zenci bir câriyesini Rasûlullah Efendimizin huzuruna getirdiği ve Rasûlullah Efendimizin, “Allah nerede?” sorusuna bu câriyenin gözleriyle gökyüzüne işaret etmesi sonucu onun Müslüman olduğu kanaatine vardığı anlatılmaktadır. Burada Allah’ın semâda olduğunu anlatan bu âyet sanki Kur’-an'ın ortaya koyduğu tevhid anlayışına ters düşer gibi bir manzara arzetmektedir. Böyle Kur’an'ın tümüne, Kur’an'ın bütününe ters düşer gibi bir mânâ ortaya koyan bir âyet gördüğümüz zaman düşünmek zorunda kalırız. Meselâ bakın yine En’âm sûresinde de aynen böyle denilmektedir: “O Allah hem göklerde hem yerdedir. Sizin açığınızı da gizlinizi de bilmektedir.” (En’âm 3) Sanki ilk bakışta Allah kendisine bir mekân izafe eder gibi gö-rünüyor. Zâhirî mânâ budur. Fakat biz meseleye Kur’an’ın bütünlüğü, onun pratiği ve açıklayıcısı olarak sünnet anlayışı içinde bakacak olursak, bu mânâ üzerinde düşünmek zorunda kalacağız. Öyleyse bu âyetin anlaşılmasında başka şeylere bakmak zorunda kalacağız demektir. Kur’an Kur’an'ı, sünnet Kur’an'ı tefsir ettiğine göre, Kur’an’ın başka yerlerine ve de sünnete müracaat edeceğiz. Bu düğümü halletmek için Zuhruf sûresinin 48. âyetine bakıyoruz, orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: “O gökte de yerde de ilâh olandır, o hakim ve âlîm olandır.” (Zuhruf 84) İşte Zuhruf sûresinin bu âyeti meseleyi hallediyor. Demek ki Rabbimiz gökte de, yerde de ilâh olarak vardır. Gökte de, yerde de sözü dinlenecek yegâne ilâh olarak vardır. Değilse bu, Rabbimize bir mekân izâfesi değildir. O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Değilse bizim şu andaki Allah anlatışlarımız yanlıştır. Ne diyo-ruz biz? Allah ne sağda, ne solda, ne önde, ne arkada, ne üstte ne altta. Böyle olunca da Allah yok çıkacak sonuçta. Bu anlatım yanlıştır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir diyoruz ve işi eksik bırakıyoruz. Peki soruyoruz şimdi: Madem ki Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, o halde bugün, bu saatte yok mu Allah? Yani idrak ettiğimiz şu zamanda Allah yok mu? Öyle değil mi? Şu anda bir zaman içindeyiz, bu zamanda Allah yok mu? Veya eğer Allah mekândan münezzehse, peki burada yok mu Allah? Mekândan münezzeh diyoruz ya! Şu içinde bulunduğumuz mekânda Allah yok mu? Hayır burada da, bu zamanda da Allah vardır. Öyleyse bu anlatım tarzı da yanlıştır. Halbuki bakın Allah kendini bize anlatırken böyle anlatmıyor. “Allahu münezzehün zamanun, münezzehün me-kânün” diye bir âyet, ya da hadis yoktur. Bu bizim anlatımımızdır ve yanlıştır. Bakın halbuki Allah kendini bize anlatırken bu ifadeleri kul-lanmıyor. Kur’an’ın her yerinde Allah kendini bize anlatırken şöyle anlatıyor: Mülk sûresinde: En’âm’da: Zuhruf’ta: buyuruyor. Ama önce şunu bileceğiz: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûra 11) Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur. Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde benzeri yoktur. Zâtı, sıfatları ve fiilleri konusunda hiçbir şey Allah gibi değildir. Âyet-i kerîmedeki ‘misl’ kelimesinden anlıyoruz ki, Allah’ın değil aynısını düşünmek, O’nun benzeri bile yoktur. Zatı konusunda bu böyle olduğu gibi, sıfatları konusunda böyledir. O’nun sıfatlarına sahip hiç kimse yoktur. Fiilleri konusunda da O’na benzer kimse olamaz. Yani O’nun yaptıklarını yapacak yoktur, O’nun sıfatlarına sahip olan yoktur. Buna göre şöyle diyeceğiz: Allah semâvâttadır, Allah semâda-dır, ama bildiğimiz, bilmediğimiz varlıkların, gördüğümüz görmediğimiz maddelerin semâda oluşu gibi semâda değildir. Çünkü O hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de O’nun misli değildir. Allah semâdadır ama meselâ yıldızın semâda oluşu gibi değildir. Allah semâdadır ama bulutun semâda oluşu, yahut kuşun semâda oluşu gibi değildir. Allah semâdadır ama Allah'ça bir semâda oluşla semâdadır diyoruz. Allah arzdadır da ama benim gibi mi? Hayır. Soba gibi mi? Evin arzda oluşu gibi mi? Hayır, Allah'ça bir arzda oluşla Rabbimiz arzdadır diyoruz. Rabbimizin sıfatları konusunda da aynı şeyleri söylemiyor muyduk? Meselâ bakın Allah’ın görmesi gibi konularda hiç problem çıkmamıştır. Allah’ın gördüğü konusunda tüm ümmet ittifak etmiştir. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demiş ve işi bitirmişlerdir. Allah'ça görür demişler ve hiç de ihtilafa düşmemişlerdir bu konuda. Veya Allah işitir mi? Evet. Peki nasıl işitir? Allah'ça işitir. İşitmek için bizim gibi kulağa, ses ihtizazlarına ihtiyacı yoktur O’nun. Peki Allah'ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el mi ki? Desek mi ki? Demesek mi ki? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deseler iş bitecek. Yani evet, Allah elinden söz ediyor ama mahiyetini bilemeyiz, Allah'ça bir ele sahiptir deseler iş bitecek. Ama nedense kimi konularda bunu derken, nasılını bilmeyiz derken, kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da böyledir. Rahmân olarak, Rahmetiyle, ilmiyle, güç ve kuvvetiyle, Allah’ça bir sıfatıyla, Allah’ça bir var oluşla Allah hep yanımızda ve bizimle beraberdir. O’nu bir yerlere hapsetmeye hakkımız yoktur. Hadîd sûresinde şöyle buyrulur: Siz neredeyseniz o Allah sizinle beraberdir. Siz neredeyseniz, hangi ortamdaysanız, Allah sizin yanı başınızdadır, sizinle beraberdir. Rabb, Rezzak, Rahmân, Kâdir olarak hep bizimledir. Yerken, içerken, konuşurken, severken, küserken Allah hep yanımızdadır. Değilse şöyle bir beraberlik kurup seccade üzerinde bir Allah, duvara yazılmış bir Allah, saatte bir Allah ismi diyenler, sonra da ondan kurtulmak için ne yerde, ne gökte, ne sağda, ne solda, ne üstte, ne altta deyivermişler olmuş bitmiş. Allah bakın böyle düşünenlere buyuruyor ki: “Söyleyin bakalım: Sizler gökte olanın sizi yere batırıvermeyeceğinden emin mi oldunuz? Ondan güven içinde mi oldunuz? Yani bu konuda size bir garanti mi verdi Allah? Evinizin, semânızın, damınızın, üzerinize çöküvermesinden, bir anda Allah’ın sizi yerin kahrına gömüvermesinden emin mi oldunuz? Allah’tan bu konuda bir garanti, bir söz, bir ahit mi aldınız? Âd kavmine, Semûd kavmine, Firavunlara, Nemrutlara, Allah-la, Allah'ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlara bakmıyor musunuz? Onların başlarına gelenleri hiç düşünmüyor musunuz? Si-zin onlardan ne ruchâniyetiniz var? Hayrola, bir garantimi geldi size?” Yine uyarmaya, yine akılları erdirmeye devam ediyor Rabbimiz: