22. “Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?” Bir adam düşünün ki yüz üstü sürünüyor, yüzünkoyu sürünüyor. Bir adam da düşünün ki, dosdoğru yolda düpedüz yürüyor. Şimdi bu mu doğrudur yoksa ötekisi mi? Hangisi doğrudur? Hangisi doğru yoldadır bunların? Yüzükoyun sürünerek gitmeye çalışan mı, yoksa ayakta düzgünce yürüyen mi? Ya da sürünerek bataklık içinde yol bulmaya çalışan mı doğru yoldadır, yoksa tesviye edilmiş, düpedüz bir yolda düzgünce yürüyen mi doğru yoldadır? Anlaşılan o ki, burada vahye sahip olan kişiyle vahiyden mahrum olan kişi anlatılıyor. Allah’ın kitabını tanıyan, kitapla yol bulan, hayatını Allah'ın kitabına sorarak bulan, kitapla yürüyen mü’minle kitabı diskalifiye ederek, kitabı tanımayarak, kitaba müracaat etmeyerek kendi kendine yol bulmaya çalışan kâfirin karşılaştırılması yapılmaktadır. Burada “seviyy” kelimesi üzerinde biraz duralım. “Seviyy”; Tam, eksiksiz, kusursuz ve eşit mânâlarına gelen Kur'anî bir terimdir. Sıfat olduğu kelimeye göre değişiklik göstermesine rağmen, genel-likle mânâsı olumludur; mükemmellik ifade eder. Kelime Kurân-ı Kerim'de sadece bu sûrede değil, başka sûrelerde de geçmektedir. Seviyy, yol mânâsına olan "sırat" kelimesiyle birlikte kullanıl-dığı zaman dosdoğru (müstakim) mânâsına gelir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni dosdoğru bir yola ileteyim " (Meryem,43). De ki: Herkes gözetle-mektedir. Gözetleyin (bakalım), dosdoğru yolun sahipleri kimdir, doğru yolda olan kimdir, bileceksiniz” (Tâha,135) Bu dosdoğru yolun özelliğini müfessirler şöyle belirlemektedir-ler: "Dosdoğru, isteklerin en ulvîsine ulaştıran, kötülenmeye ve alçal-maya götüren sapıklıktan uzaklaştıran yoldur.” Yâni; "Dosdoğru, mer-tebelerin en yücesine ulaştıran, sapıklıktan kurtaran, en uzak nokta-sında bile asla cehalet bulunmayan, eğrilik bulunmayan, aksine düm-düz olan yoldur." İşte burada yine yolla, fakat yolda yürümekle ilgili olarak se-viyy kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. "Şimdi, yüzüstü kapanarak yürüyen mi doğru gider; yoksa yolda dosdoğru yürüyen mi?" Ayrıca bu yürüyüş, "Dimdik, ayak sürçmesinden, tutukluktan sâlim olarak" di-ye tarif edilmektedir. Seviyy kelimesi, "racül" kelimesiyle kullanıldığı zaman hilkat mükemmelliği ifade ettiği görülür. Bunun için Kur'an-ı Kerimde: (Mer-yem) onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de rûhumuzu (Ceb-raili) ona gönderdik; O, Meryem'e mükemmel bir insan şeklinde gö-ründü. Meryem dedi ki: "Ben senden, çok esirgeyici (Allah’a) sığınırım. Eğer (Allah'tan) korkuyorsan (bana dokunma.)" Ruh ise: "Ben, sadece Rabbimin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye (geldim)"dedi" (Meryem,17-15-19). Zemahşeri bu konuda şöyle demektedir: "Melek, Hz. Merye-m'e mükemmel yaratılışta, dalgalı saçlı, parlak güzel yüzlü genç bir adam şeklinde göründü. Mükemmel insan şeklinde hiçbir şey eksik değildi. İnsan şeklinde görünmesi, Meryem'in onun sözünü dinleyip korkmaması içindi. Melek şeklinde gelseydi belki ondan korkacak; sö-zünü dinlemeyecekti. Bu çok güzel insan karşısında Allah'a sığınıp Allah'ın korkusunu hatırlatması Hz. Meryem'in iffet ve takvasına delil-dir. Meleğin bu şekle girmesi, aynı zamanda, Hz. Meryem'in iffetini imtihandır." Seviyy kelimesinin bu son manâsıyla ilgili olarak şu hadis-i şerifleri görüyoruz: Rahimde nutfenin kırk gece geçirmesinden sonra ona müvek-kel kılınan melek Cenabı Hakka; "Ya Rabbi, organları tam (seviyy)mi olacak, yoksa sakat (gayri seviyy) mi?" diye sorar. Allah onu ya tam yaratır, yahut sakat" (Müslim, Kader, 4). Ebû Hüreyre (r.a)'den: Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Varlıklı kişi için de, kuvvetli (seviyy) kişi için de sadaka almak helâl değildir". İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre güçlü ve sağlam kişi zekât alamaz. Hanefilere göre havaic-i asliyesinden fazla malı ol-mayan böyle birisine zekât verilebilir. Çalışabilecek durumda olan kimse, yıllık nafakaya sahip olamayacak kadar fakirse, çalışmasa bile kendisine zekât verilir (Sünen-i İbn Mace Terc. ve Şerh, H. Hatiboğlu, V, 175). 'Seviyy', işi düzgün olmak, bir şeyi düzgün yapmak, iki şeyi birbirine eşit kılmak anlamına gelen 'seviye' fiilinden türemiştir. 'Se-viyy', sözlükte; düzgünlük, normallik, beraberlik, adâlet ve insaf gibi anlamlara gelir. Kur'an'da olumlu bir mânâda kullanılır ve mükemmelliği, kusursuzluğu ifade eder. Kur'ânî bir kavram olarak 'seviyy', dosdoğru, isteklerin en yücesine kavuşturan, insanı alçaltan sapıklıklardan uzaklaştıran yol demektir. Bir başka deyişle 'seviyy', üzerinde eğ-rilik bulunmayan, câhillikten uzak, dümdüz yoldur. Bu yol şüphesiz ki Allah'ın yoludur. Allah'ın yolu her türlü 'ıvec'den uzaktır. Ivec: Eğri büğrü, çukur, tümsek, virajlı, gidilmesi zor yollara verilen addır. Allah'ın doğru yolu böyle değildir. O'nun yolu seviyy'dir. Yani, dümdüzdür, eğriliği yoktur, çakır-çukur değildir, üzerinde yürümek kolaydır ve aynı zamanda emniyetlidir. İlâhî yolun sahibi Allah, kendi yolunu 'sırat-ı müstakîm veya sıratı's-seviyy' olarak tanımlıyor. En doğru, en pürüzsüz, en sağlam, en güvenilir ve rüşd yolu, Allah'ın yoludur. Diğer bütün yollar 'ıvec' ile eğrilik ve eksiklikle doludur. Evet âyet-i kerime çok açıktır. Bu yürüyüş düzgündür, ayak sürçmesinden uzaktır, tereddüdü yoktur, korkusuzdur. Bu da Allah'ın verdiği 'doğru yolda'ki hidâyettir. 'Seviyy' kelimesi hadislerde, organ-ların sağlamlığı, mal yönünden kuvvetli olmak, eşitlik hakkında da kul-lanılmıştır. Türkçe'de kullanılan 'seviye, müsâvi, tesviye, müsâvât' ke-limeleri de aynın kökten gelmektedir. Ama bu âyeti sûre bütünlüğü içinde düşünürsek, o zaman şöyle dememiz daha uygun olacaktır: Semâdan emin olmayıp, gökte olanın her an azap göndererek kendisinin defterini dürebileceğinden korkarak Rabbine yalvaran insan mı doğru yoldadır, böyle bir mü’min mi emindir, emniyettedir, yoksa gökte olanın kendisine indireceği azaba aldırış etmeden bir hayat yaşayarak kış sineği gibi gökten başına geleceklerden habersiz helâkini bekleyen kâfir mi daha doğru, da-ha emin bir yoldadır? Veya tüm rızıkları verenin Allah olduğunu bilip O’na minnet duyan, O’na kulluk eden, O’na teşekkür eden, O’nun is-tediği bir hayatı yaşamaya çalışan bir mü’min mi, yoksa tüm bu nimetlerin vericisine karşı nankörce bir hayat yaşayan kâfir mı doğru yolda-dır? Veya gökyüzündeki kuşları Allah’ın tuttuğunu, onları Allah’ın koruduğunu bilip de buna güç yetiren Allah’ın aynı zamanda kendisine de güç yetireceğini anlayan, kavrayan ve bu büyük otoriteye teslim olan kimse mi daha doğru yoldadır, yoksa aklını kullanmayarak bu gerçeği anlayamayan, bunun için de kendi kendini putlaştıran, kendi kendine hayat programı yapmaya kalkışan kâfir mi daha doğru yoldadır? Semâvât ve arzı düzenleyen Allah’ın kendi hayatını da düzenleyeceğine inanan ve Allah’ın sistemine teslim olan bir mü’min mi doğru yoldadır, yoksa kendi kendini putlaştırıp, kendi hevâ ve heveslerini Allah yasalarına tercih eden kâfir mi? Allah bizi vicdanlarımızla hesaplaşmaya çağırıyor. İyi düşünün ve cevap verin, buyuruyor.