Mulk Suresine Dön

Mulkالملك

23. Ayet

23Mulk Suresi

قُلْ هُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۜ قَل۪يلًا مَا تَشْكُرُونَ

De ki: “Sizi yoktan var eden, size kulaklar, gözler ve kalpler veren O’dur. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

23. “Ey Muhammed! De ki: “Sizi yaratan sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!” O Allah ki sizi yarattı. Sizin varlığınız, vücudunuz, hücreleriniz O’ndandır. Ne analarınız, ne babalarınız, ne toplum, ne şu, ne bu… Sizi Allah yarattı. Sizi yarattı ve üstelik size şükrü gerçekleştirebilecek bir hayat tarzı verdi. Yaratıcınıza karşı kulluk görevinizi icra edebileceğiniz göz, kulak ve kalp verdi size. O halde sizler ne kadar da az şükrediyorsunuz? Yani bunları, bu Allah’ın size verdiği kulluk vasıtalarını ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Allah’ın size verdiklerini ne kadar da az Allah için kullanıyorsunuz? Şükür, nimet vereni bilip onu açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfr’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemektir. Küfür kavramının, inkâr ve nimet sahibini gizlemeyi de ifade ettiğini hatırla-yalım. Küfür kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler ve-ren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, şükür kelimesi de i-man etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder. Şükrün zıddının Kur’an’da “küfür” ke-limesiyle tanımlanmasından, şükretmenin Allah katında ne kadar ö-nemli olduğu ve bu ibadetten uzaklaşmanın ne kadar büyük problem olduğu açıkça anlaşılır. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faali-yetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bu-nun için Allah Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir. Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir. Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı ni-met sahibi Allah'ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder. Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmez-likten gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmak-tır. Şüphesiz bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dö-nüşmesiyle yerine getirilir. Bazı âyetlerde 'şükür' kelimesinin iman et-menin, 'küfrün ise inkâr etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz. İnsan şükretmek veya küfretmek noktasında denenmektedir: “Hiç şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan do-layı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör olur.” (İnsan, 2-3) Bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’minleri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, insanlardan eziyet görür-ler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder. Allah, insana sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; insan şükür mü edecek, nan-körlük mü? Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler: a- Dil İle Şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi oldu-ğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehadeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’-an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir. b- Kalp İle Şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah oldu-ğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır. c- Fiil (Aksiyon-Eylem) İle Şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’n-dan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İs-lâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulama-dır, eylemdir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kul-larını da faydalandırmaktır. “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun di-linde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.” Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerle-şince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur. Göz, kulak ve kalp; insanın dış âlemle irtibatı, iç alemden haberdar olması bu üç bölge ile alakalıdır. Bizim çevreyle ilişkimizi bu üç bölge ayarlar. Göz ve kulak, kalbin dışa açılan iki penceresidir. Kalp de, kişide iman ve küfür, kabul ve ret makamıdır. Meselâ içkiyi sevmemek, zinadan nefret etmek, fâizden tiksinmek, imanı, kulluğu benimsemek, küfrü reddetmek, namazı sevmek, cihattan hoşlanmak bu üç bölgenin sorumluluk alanı içine girer. İnsan sûresinde, Rabbimiz, “biz insanı bu imtihana müsait ya-rattık, ona göz ve kulaklar vererek onu görsel ve işitsel âyetlere mutabakat edebilecek biçimde yarattık,” buyurur. İnsanın imtihanına konu olarak görsel ve işitsel türden âyetler yarattık. Ona bu âyetleri okuyabilecek, görüp değerlendirebilecek gözler ve kulaklar verdik buyurur Rabbimiz. Yine İsrâ sûresinde de şöyle buyurmaktadır: “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsrâ 36) Göz, kulak ve kalp hepsi bu işten sorumlu olacaktır. İnsanın sorumluluğunun temel merkezi de işte budur. Değilse insanda sadece bu iki duyu organı yoktur. Meselâ tat alma, dokunma, koklama du-yusu gibi başka duyular da vardır ama kalp ve onun dışa açılan iki penceresi olan göz ve kulak, insanın insanca yaratılışının, ya da mükellef oluşunun gerçekleştirilmesidir. Semi’ ve basîr olmayan bir kişi sorumlu değildir. Yani gözleri görmeyen ve kulakları işitmeyen bir kişi dinen sorumlu değildir. Çünkü bu kişi Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerine mutabakat edecek göz ve kulağa sahip değildir. Rabbiniz sizi böyle yaratığı halde, size bunca nimetler verdiği halde sizler bunları ne kadar da kullukta az kullanıyorsunuz? Allah size kendisine karşı kendisinin istediği kulluğu icra edebilecek vasıtalar vermişken, siz bunları nerelerde kullanıyorsunuz, bunu bir düşünün. Allah size kulak vermiş ve sonunda bu verdiğimle sizi hesaba çekeceğim buyurmuş. Acaba Allah’ın kullukta kullanın diye verdiği bu kulağı nerelerde kullanıyoruz? Bir düşünün… Bu kulağı kimlere verdik bugüne kadar? Kimlere kulak verdik bugüne kadar? Hanıma kulak verdik, çocuğa kulak verdik, amire, fısıltılara, dedikodulara, çevreye, TV'ye, bize lazım olana olmayana kulak verdik. Kimlere kulak vermedik ki bugüne kadar! Peki onlar mı verdi bize bu kulağımızı ki, onlara veriyoruz onu da, Bakara’ya, Âl-i İmran'a, Nisâ'ya, Mülk'e ve Rasûlul-lah'a vermiyoruz? Allah’ın size verdiği gözünüzü kimlere ve nelere veriyorsunuz? Kalplerinizi kimlere açıyorsunuz? Kimlere gönül veriyorsunuz? Kalplerinizi o kalplerinizin sahibine mi açıyorsunuz, yoksa başkalarına mı kaptırıyorsunuz? Kimleri daha çok seviyorsunuz? En çok Allah’ı mı seviyorsunuz, yoksa Allah sevgisine yer kalmayacak biçimde kalplerinize başka şeylerin sevgilerini mi dolduruyorsunuz? Halbuki bakın Allah buyuruyor ki: “Allah insanın göğsünde iki kalp koymamıştır.” (Ahzâb 4) Allah insanın göğsünde iki kalp kılmamıştır. On tane kalbimiz yoktur ki, her birinin sevgisini birilerine dağıtalım, her birini birilerine verelim. Bir tek kalbimiz vardır. Gerçi bu âyet zıhar âyetidir. Yani kişinin kalbinde anayla karısını ayırmasını emreden bir âyettir. Kişinin bir tek kalbi vardır ve orada anasıyla karısını ayırmalıdır. Anasını karısı gibi, karısını da anası gibi kabul etmemelidir. Anasını karısı yerine, karısını da anası yerine koymamalıdır. Yani kişi tek olan kalpte anayla karısını karıştırmamalıdır. Karısının beden organlarını anasının organları yerine koyarak zıhar yapmamalı ve kalbinde konum olarak ka-rısını anası yerine koyarak ona itaat etmeye kalkışmadığı gibi, anasını da karısı konumunda görerek ondan hizmet beklemeye kalkışmamalı, kalpte bu ikisinin fonksiyonlarını ayırmalıdır. Nasıl ki insanda bir tek kalp vardır ve o kalpte kişi nasıl ki ananın yeriyle hanımının yerini karıştırmamalıysa, hanımın yerini ayrı, ananın yerini ayrı tutmalıysa, işte aynen bunun gibi kişi tek olan kalbinde Allah sevgisiyle başka şeylerin sevgisini de karıştırmamalıdır. Kalbinde Allah sevgisiyle para sevgisini, Allah sevgisiyle efendi sevgisini, şeyh sevgisini birbirine karıştırmamalıdır. Dünya ile ahireti karıştırmamalı, para ile namazı, bâkîyle fâniyi, Allah’la başkalarını, Allah’la babayı, Allah’la kocayı, Allah’la âmiri, Rasûlullah sevgisiyle şeyhi, Al-lah sevgisiyle başka şeylerin sevgisini, Peygambere itaatin yeriyle, efendiye itaatin yerini ayırmalıdır. Allah insanda iki kalp yaratmamıştır ki, birini Allah’a, ötekisini de başkalarına versin. Mülk sûresinde Rabbimiz kendisini bize tanıtmaya devam ediyor. Eğer şu anda sadece Mülk sûresinde kendini bize tanıttığı kadar bile Allah’ı tanıyan bir toplum olabilseydik, şu andaki durumumuzdan çok farklı olacaktık. Sadece bu sûrede anlatıldığı kadarıyla bile Rab-bimizi tanıyabilmiş olsaydık, inanın çok şey değişecekti hayatımızda. Bakın Rabbimiz yine kendini bize tanıtıyor: