Mulk Suresine Dön

Mulkالملك

26. Ayet

26Mulk Suresi
Mushafta Aç

قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ

De ki: “(Kıyamete dair) bilgi, yalnızca Allah’ın yanındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

26. “De ki: “Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” “Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Size bu tür sorular sorarak dalga geçmeye çalışanlara deyin ki, ilim ancak Allah’ın yanındadır. Bunun ilmi Allah’a aittir. Sizler bu tür gaybî soruları bize sormakla ne kadar cahiller olduğunuzu ortaya koyuyorsunuz. Yanlış kapı çalıyorsunuz. İlim, Allah katındadır.” Buradaki ilim, kıyamet mânâsınadır. Nâziât sûresinde şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması? Onun müntehası Rabbine aittir.” (Naziat 42,43) “Ey Peygamberim, o ne zaman demir atacak? diye sana kıyamet vaktini soruyorlar. Kıyametin ne zaman gelip beyinlerinde patlayacağını soruyorlar.” Müşrikler zaman zaman gelip Rasûlullah Efendimizden bunu soruyorlardı. Ama bilgilenmek, bu bilgilerini amele dönüştürmek ve hazırlık yapmak, o kıyametten korunmak maksadıyla değil de, alay etmek, alay konusu yapmak için soruyorlardı. Âyetin ifadesinden de bunu anlıyoruz. Bakın Allah diyor ki: “Sen nerden bileceksin bunu peygamberim? Seni ilgilendirmez ki bu konu! Senin bilebileceğin, senin elinde olan bir konu değil ki bu sana soruyorlar!” “Onun müntehası Allah’tır. Yani kıyametin müntehâsı Allah’tır. Bu sorunun müntehâsı Allah'tır, Allah'ta biter bu konunun bilgisi. Ya da bırak peygamberim, bu alçaklar sorabildikleri kadar sorsunlar! Sen bu beyinsizlerin yaptıklarına üzülme! Ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda benim huzuruma gelecekler ve ben onlara ne yapacağımı biliyorum!” Kıyametin ilmi sadece Allah katındadır. Bunu ne peygamberin, ne de bir başkasının bilmesi mümkün değildir. Yani bu işin müntehâsı, sonu Allah'ta biter. Onun ne zaman vuku bulacağı beni ilgilendir-mez, deyiverin. Peygamber Efendimizin ya da içimizden birisinin birine, aman dikkat et, öleceksin ve hesap, kitapla karşı karşıya gelecek-sin diyebilmesi için, yani ölmeden önce durumunu düzeltip işlerini yo-luna koymasını tavsiye edebilmemiz için, illa da onun ne zaman öleceğini bilmemiz gerekmez. Kesin onun bir gün gelip öleceğini ve hesaba çekileceğini bilmemiz yeterlidir. Peygamber de (a.s) zamanlarını bilmese de onların mutlaka bir gün öleceklerini bildiği için böyle diyor-du. “Ben sadece sizin için açık bir uyarıcıyım. Benim görevim size ne zaman öleceğinizi, ne zaman hesaba çekileceğinizi, kıyametin ne zaman kopacağını bildirmek değildir. Ben ancak kesin bildiğim bir ko-nuda beni dinleyenler, Rablerine iman eden ve Rabblerinden haşyet duyanlar, içi titreyerek korkanlar için bir uyarıcı ve bir korkutucuyum. Benim bunun ötesinde herhangi bir görevim, bir sorumluluğum yoktur.” Peygamber açık bir uyarıcıdır. Peygamber (a.s), dini açık anlatır. Allah’ın Resûlü eğri büğrü anlatmaz, yamuk yumuk konuşmaz, dolambaçlı yollarla, dolambaçlı ifadelerle söyleyeceğini söylemez. O, açık ve net söyler. Öyleyse bizler de açık uyaralım insanları. Dolambaçlı yollar yerine açık ve net olalım. Allah’ın dinini açık ve net ortaya koyalım. Allah’ın elçileri dini çok açık ve net ortaya koydular. Dini açık olarak anlatmayı şöyle anlamaya çalışıyoruz: Dini a-çık anlatmak demek, dini Allah ve Resûlü’ne anlattırmak demektir. Di-ni, Kur’an ve sünnete anlattırmalıyız. İnsanları uyarırken Allah’ın âyetleri ve Rasûlullah'ın hadisleriyle uyarmalıyız. Direk âyet ve hadislerle uyarmalıyız. Çünkü dini en güzel anlatan Allah ve Resûlü’dür. Bir de uyarırken, dini anlatırken Allah ve Resûlü’ne râci anlatmalıyız. “Bunu ben değil Allah ve Resûlü istiyor, ben değil Allah ve Resûlü söylüyor” diyerek anlatmalıyız. Dini direk dinin kaynaklarıyla ortaya koymalıyız. Örneğin adam tiyatroyla din anlatmaya çalışıyor, şiirle, gazeteyle, dergiyle, radyoyla, televizyonla din anlatmaya çalışıyor. Bildiğim o ki, bunların hiçbirisi açık ve net anlatım değildir. Çünkü din anlatımında muhatap karşımızda olmalı ve muhatabın dünyasına inebilmeliyiz. Onunla yüz yüze, karşı karşıya gelerek anlatmalıyız. Böylece onun derdini, dünyasını tanımalıyız ki, anlattıklarımızı onun dünyasına indirme, indirgeme imkânım olsun. Bilmem Allah’ın Resûlü şu anda aramızda olsaydı, herhalde bu tür bir anlatım tarzını kabullenmeyecekti. Öyleyse mutlaka muhatabın ayağına giderek anlatmaya çalışmalı ve konuşurken çok açık, net olmalıyız. Allah korusun, şu anda bu topluma dini, Kitap ve sünnet anlatmıyor. Cenneti ve cehennemi bu topluma, bu toplumun Peygamberi anlatmıyor. Bakın cehennem anlatanlara: “Efendim, eğer saçının bir telini yabancılara gösterirsen ebediyen cehennemde yanacaksın! Eğer şu vasiyetnameyi yanında taşırsan kesinlikle cehennem sana haram olur! Falan kişiye bir bağlandın mı direk cennettesin! Falan kişi var ya, o anasının altını üstünü vermediği için anası ağzının kanıyla mezarda beklemektedir!” Peki kim dedi bütün bunları? Kur’an mı dedi? Rasûlullah mı dedi? Hayır, çevremizde böyle cennet ve cehennem şekilleri, anlayışları yayılıyor. Biz de din anlatacaksak anlattıklarımız açık ve net olmalı. Yamuk bir din sunmamalıyız insanlara. Doğru bir din anlatmalıyız. Bunun için de dini Allah ve Resûlü’ne anlattırmalıyız. Dini Kur’an ve sünnete anlattırmalıyız. Çünkü dini en güzel Allah ve Resûlü anlatır. Bırakalım kendi anlayışlarımızı da, kitap ve sünneti ortaya koyalım. Böylece bu insanlar da hurafelerden, bid’atlerden, yamukluklardan kurtulup açık ve net dinle tanışma imkânı bulsunlar.