Mulk Suresine Dön

Mulkالملك

3. Ayet

3Mulk Suresi

اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

O (Allah) ki (her biri diğerinin üzerinde ve birbirine uyumlu) katmanlar hâlinde yedi gök yarattı. Rahmân’ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk/tutarsızlık göremezsin. İşte (yarattıkları ortada) çevir gözünü, bir açık/gedik görebilecek misin?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

3. “Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahmân’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?” O Allah ki, kendisini dinleyeceğiniz, sadece kendisine kulluk yapacağınız Allah ki, yedi semâ yaratmıştır. İsterseniz karşı gelin! İs-terseniz itiraz edin! Olmaz böyle şey! deyin. Yapamaz Allah bunu! Ya-ratamaz Allah bunu! deyin. Düşünün, Mekke döneminde ilk gelen sû-reler içinde karşımıza çıkan bu sûre Allah’a teslimiyeti anlatıyor. Allah’a kulluğu öğütlüyor. Rabbimiz kâfirlere, “kullarım! Bütün bunları yapan, bütün bunları yaratan Rabbiniz, İlâhınız, Melikiniz, Mâlikiniz Benim! Rahmetimden dolayı bunlarla size kendimi tanıtıyorum! Sakın beni reddetmeyin! Bana karşı çıkmayın! İnkar etmeyin! Ne oluyor? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Derdinize ne sizin? Kime karşı geldiğinizin, kime kafa tuttuğunuzun şuuruna varın!” Mü'minlere de şöyle buyuruyor: “Ey mü’minler! Sizler de kime inandığınızı, kime teslim olduğunuzu, kimin safında olduğunuzu, kime kulluk ettiğinizi iyi bilin! İyi anlayın! Unutmayın ki sizler Azîz olanla, mutlak güçlüyle, mutlak galip olanla berabersiniz! Öyleyse bilesiniz ki böyle bir Allah’a mü’minler olduğunuz, böyle bir Allah’a teslimler olduğunuz müddetçe asla sırtınız yere gelmeyecektir! Çünkü sizler mutlak galip olanla berabersiniz! Mutlak galibin safında mutlaka galip geleceksiniz.” İşte bütün mesele budur zaten. Bütün mesele Allah’la beraber olabilmek, Allah safında, Allah desteğinde olabilmektir. Bunu beceren Müslüman tek kişi de olsa tüm dünyaya meydan okuyabilecektir. Allah, yedi semâ yaratmıştır. Ama: _®5@«A¬0 Yani birbirine mutabık, birbiriyle uyumlu ya da tabaka tabaka olarak yedi semâ yaratmıştır. “Tıbâk” kelimesi biri diğeri ile ahenkli, hep birbirine uygun de-mek olup birden fazla olmalarıyla beraber aralarındaki sıkı irtibat dü-zenini ifade eder. Veya bir şeyin uygun olan kapağı ve örtüsünü ifade edip, ona benzetme yoluyla alt kata uygun gelen üst kata, yüksek rüt-beye ve derece anlamınadır. Yâni tabaka tabaka demektir. Çünkü ge-zegenlerden her biri merkez etrafında birbiri üstüne böyle tabaka ta-baka birer gök sahası oluşturdukları gibi, idrakler (algılar) âlemimizde en aşağıda tatma, onun üstünde dokunma, onun üstünde koklama, onun üstünde işitme, onun üstünde görme, onun üstünde akıl, onun üstünde vahiy hadiseleri ve ilgili hususları olmak üzere tabaka tabaka birer genişlik sahası arz ederler. Böylece tabakalar arasındaki uyum ve ahenk anlatılmaktır. Ve işte uyumu ifade etmek için uygunsuzluk ortadan kaldırılarak buyuruluyor ki Rahmân'ın yaratmasında hiçbir uy-gunsuzluk göremezsin. Öyleyse bütün bu gökleri Allah Teâlâ rahmet ve ihsanının eseri olarak hepsinin üstünde kendisinin birliğini, kudret ve izzetinin büyüklüğü ile merhametini tanıtmak üzere yaratmış ve o hikmet ile onları tabaka tabaka çeşitli boyut ve genişlikte halk etmekle beraber hepsini hem bir diğerine uygun, hem size uygun bir nizam, bir görünüm ve değişmez bir uyum ve ahenk içinde yaratmıştır. Ondan dolayı ey muhatap! Yeryüzünde sen onları o ahenk ve nizamla kuşatılmış bir birlik içinde görür ve onlardan Rahmân'ın rahmetini sezerek ona ulaşmak için aykırı gitmeyip, birlik düzeni ile hareket etmenin gerekli olduğunu anlayabilirsin. Bak, o Rahmân'ın yarattığında bir nizamsızlık, bir münasebetsizlik göremezsin, haydi o Rahmân'ın sende yaratmış olduğu gözü döndür de bak, hiçbir fütûr, yani birlik düzenini bozan veya seni onların ötesine geçiren bir çatlak, bir kusur, bir delik, bir bozukluk görebilir misin? O halde sen gözünü açacak, o rahmet nizamından istifade ile en yararlı işe koşacak, yükselecek yerde, ona gözlerini yumup küfür ve isyan ile o nizamı kaldırmaya ve mülkün dı-şına çıkarabilirmişsin gibi kafa tutmaya nasıl cesaret edebilirsin? Bir başka sûrede de bu konu şöyle anlatılır: “Sonra o gökyüzüne yönelerek gökleri de yedi kat halinde nizama koydu.” (Bakara 29) Sonra semâya yönelmiştir Allah. Semâya dönmüş veya semâyı ele almış ve onu yedi kat olarak düzenlemiştir. Veya çok semâ vardı da, onun yedisini bizim için, bizim hayatımız, bizim imtihanımız için düzenlemiştir. Kıyametin kopuşuyla işte bu yedi semânın düzeni bozulacaktır. Esasen semâ, “sümüv” kökünden gelir ve o da yükseklik demektir. Anlayabildiğimiz kadarıyla üst, üste çıkanlar anlamına gelecektir. Bu mânâda dünyayı alt düşündürecek, dünyanın üstüne çıkanlar vardır. Yani dünyanın üstünde dünyayı alt düşündürecek semâlar vardır. Dünyadan üstün, dünyadan güçlü, dünyadan etkin, dünyaya etkin, dünyadan farklı varlıklar vardır. İşte bunlar âyetin ifadesiyle yedi tanedir. Peki nasıl yedi? Orasını bilmiyoruz. Yani yedi âdet mi, yedi cins mi, yedi grup mu, yedi tabaka mı, yedi mutabık mı? Bunu bilmi-yoruz. Ama Rabbimizin haber verdiği bu gaybî konuya sadece inanıyoruz. Rasûlullah efendimiz “Arazîn” ifadesini kullanmaktadır. Yani tek arz değil, arzlar diyor, Allah’ın Resûlü. Sonra yine Kur’an’da Rab-bimiz başka bir âyetinde, arz için de aynı ifadeyi kullanır: “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır.” (Talak 12) Bu sefer arz üzerinde de aynı şeyleri düşünmüşler. Rabbimiz yedi gök yarattım, onlar mislince de arzdan yarattım buyurduğuna göre, bu sefer kimileri yedi arzı da düşünmüşler. Az evvel söylediğim hadislerinde de Allah’ın Resûlü “Arazîn” buyurarak birden çok arz-lardan söz etmişti ya, işte kimileri yedi arzın var olduğunu ileri sürmüştür. Arzın, yani yeryüzünün tabakaları diyenler olmuş, arzın yedi tabakası vardır diyenler olmuş, kimileri de işte efendim burası bizim arzımız, bizim arazimiz, ötekisi de ötekinin arazisidir şeklinde anlamış, bunu yedi kıta olarak yorumlamışlardır. Bunlar bilgiye yönelik şeyler olduğu için üzerinde fazla dur-muyoruz. Çünkü bu kitap bilgi kitabı değildir. Coğrafya anlatmak için gelmemiştir bu kitap. Ya ne anlatır bunlar bize? Bu âyetler bize güçlü-yü, etkiliyi, kâdir olanı, bilgin olanı, her şeye iradesi geçerli olanı, her konuda söz sahibi olanı, mülke mâlik olanı, yani bizim kendisine teslim olacağımız yegâne Rabb, Melik, İlâh ve Mâbud olan Allah’ı anlatır. Bu sûrede işte efendim biraz astronomi var, biraz tarih var, bi-raz fizik ötesi var, fizik berisi var, ya da coğrafya, kozmoğrafya var, yok öyle şey… Bu sûrede baştan sona kulluk var. Bu sûrede baştan sona Rabb ile abd arasındaki ilişkiler var. Efendi ile köle arasındaki kulluk ilişkisinden başka bir şey yoktur bu sûrede. Bırakalım bu tür boş iddiaları da anlamamız gereken kulluğu anlayalım bu sûreden. Kendisine kul olunacak, çektiği yere gidilecek, hayat programı uygulanacak varlığın yüceliğini ve O yüce varlık karşısında kendi cüceliğimizi, kendi acziyetimizi anlayalım. O zaman bu okuma, okuma olsun, bu kitap kulluk kitabı olsun, biz de kul olalım. Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin sahibi, mâliki, otoritesi, egemeni olan Rabbimiz, dünyanızdan trilyonlarca daha büyük olan semâları bile yaratabiliyor, buna güç yetirebiliyorsa, hafızamızın bile alamayacağı bu muazzam semâlarda bile böyle bir uyum, böyle bir düzen ve insicam sağlayabiliyorsa, göklerde bile bir uyum, bir ölçü var edebiliyor, buna gücü yetiyor, bunu biliyorsa, bunca engin semâya söz geçirebiliyorsa, o semâlar yanında mikrop kadar bile bir varlığı olmayan yaşadığınız şu dünya üzerinde sizin de hayatınızı düzenlemeye elbette kâdirdir. Buna güç yetiren Allah size güç yetiremeyecek mi? Yani bunu bilen Allah, ilmi buna yeten Allah sizin hukukunuzu bi-lemeyecek mi? Sizin nasıl bir hayat yaşamanız gerektiğini bilemeyecek mi? Hayır hayır, sizin ekonominizin prensiplerini vaz' etmeye, si-zin hukukunuzun ölçülerini koymaya, sizin kılık-kıyafetinizin ölçüsünden tutun da, çocuklarınızın eğitimine, kazanmanıza-harcamanıza, meslek seçiminize, miras hukukunuza, gece ve gündüz hayatınızın en küçük birimlerine varıncaya kadar her şeyinizi bilir. Rabbimiz bizi düşünmeye, düşündürmeye devam ediyor. Bakın buyuruyor ki: Rahmân’ın bu yaratışında herhangi bir düzensizlik göremezsin. Hani görüyor musun Rahmânın yaratışında bir çatlaklık, bir uyumsuzluk? Var mı bir eğrilik, bir eksiklik, değişiklik, delik? Var mı öy-le bir şey? Nerden göreceksin böyle bir şeyi? Hani ikinci semâda mı? Üçüncüsünde mi? Göremezsin ki! Zaten görmen de mümkün değil! Kimileri bu âyetlerin muhtevalarını kafalarında canlandıramadıklarından, “meselâ ozon tabakası delindiğine göre, madem ki tabakada bir deliklik bir delinme var, bir delinmeyi tespit etmiş durumdayız. O zaman Allah’ın o dediğiyle bu delinme ne mânâya gelecektir?” diyebiliyorlar. Yani semâda bir tefâvüt yoktur, kesinlikle böyle bir çatlaklık göremezsiniz, diyordu Allah, halbuki işte bir delinme tespit ettik demeye çalışıyorlar. Halbuki burada, âyet-i kerîmede anlatılan o değildir. Çünkü eğer mesele oysa, arzda da bir delik delebiliyoruz, ya da semâda da bütün gökyüzü bulutla kaplı iken Allah bir delik deliyor bu-luttan, yağmur akıtıveriyor. Mesele delik değil. Mesele bir çatlaklık de-ğildir. Peki nedir o zaman burada anlatılan tefâvüt? Burada anlatılan konu şudur: Biz birbirine mutabık, birbiriyle uyumlu yedi semâ yarattık. Bakın bakalım o semâlarda bir düzensizlik, bir uyumsuzluk, bir dengesizlik, bir anlaşmazlık var mı? Yani kanunların sıfıra indiği bir özellik bulunmayacaktır o semâvâtta. İşte anlatılan bu. Bir meydan okuma mı? Yoo! Sadece o değil, bir Rahmet türüdür aynı zamanda. Yani gazaplı bir Allah'ın mesajı değildir bu Kur’an. Kullarını mat etmek, onları ilzam edip susturmak ve böylece kulları karşısında galip gelerek bununla tatmin olmak isteyen birisinden gelme değildir bu mesaj. Bu aynı zamanda Rahmân olan Allah’ın mesajı olduğuna göre, öyleyse ısrarla bu mesajların sahibi olan Rabbimizin şöyle buyurduğunu ve bizleri uyardığını söyleyebiliyoruz: “Kullarım! Yapmayın! Gelin inat etmeyin! İsterseniz tekrar bakın! Bir daha bakın! Tekrar tekrar bakın!” Bir yalvarmanın ifadesi değildir ama bir Rahmâ-niyetin dokunuşudur. Haydi bakın bakalım onda bir fütûr görebilecek misiniz? “Fütûr” kelimesi hakkında selef âlimlerimizin görüşlerini söyle-yelim: 1) Abdullah b. Abbas’a göre zayıflık anlamındadır. 2) Katade’ye göre bozukluk anlamındadır. 3) Süfyan-ı Sevri’ye göre çatlak ve yarık anlamındadır. “Tefâvut” da mütenasip olmama, uygunsuzluk, aykırı-lık, denksizlik vs. demektir. Binaenaleyh, tüm kainatta bir uyumsuz-luk, bir ahenksizlik ve bir kopukluk bulunamaz. Allah'ın yarattığı bu kainatta her şey ahenk ve uyum içinde, gayet düzenli ve birbirine irtibatlıdır. Ve dikkat ederseniz Rabbimiz mahlukatın yaratılışının yüceli-ğini göstermek ve gücünün üstünlüğüne dikkat çekmek için “Fîhinne: Onlarda” demeyip “Fî halki’r-Rahmâni: Rahman’ın yaratmasında” bu-yurmuştur. Haydi, bakışı bir daha döndür, basarı, basireti bir daha çevir. Bir daha bak. Çağdaş bir basiret daha yapın! Bir de bu çağın gözüyle bakın! Dünküler bir şey görememişlerdi. Onların bilgileri, becerileri, teknikleri, teknolojileri yoktu. Sizler çağ atladınız, bilgi çağını yaşıyorsunuz, haydi bir de bu çağın gözüyle bakın. Bir de çağınızın dürbünleriyle, teleskoplarıyla, rasathanelerinizle bakın. Bakın da söyleyin ba-kalım bir fütur var mı semâda? Yani böyle tıbaka özelliğini bozan, u-yumu, nizamı, vahdeti, dengeyi, düzeni bozan, insicamı zedeleyen bir şey görebiliyor musunuz orada? Ama gün olacak, zaman gelecek, devran değişecek de şu an-da uyum içinde, düzen içinde gördüğünüz o sapasağlam semâ var ya: olacak. İnfitâr’ın anlattığına göre infatarat olacak. Ya da İnşi-kâk’ın haber verdiğine göre “Şakkat” olacak. Yani yarılacak, paramparça olacak, şak şak şaklanacak. Semânın nasıl yarılacağı konusunda da bir bilgimiz yoktur. Bir başka sûrede de semânın “Kü-şidat” olacağı anlatılır. Ama bizim bildiğimiz bir yarılma, bir parçalanma değil bu. Çünkü Furkân öyle diyordu: “O gün, gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.” (Furkân 25) Nebe’ sûresi de bunu şöyle anlatıyordu: “Gökler, kapı kapı açılacaktır.” (Nebe’19) Semâ açılacak, kapılar oluşacak, kapı kapı olacak. Semâ yarılacak ve kapılar oluşacak. Ne olacak bu kapılar? Furkân’la birlikte an-laşılınca, bu kapılardan melekler gelecek. Kıyametin kopuşuyla, hesap, kitap döneminin başlamasıyla her bir kapıdan ellerinde amel defterlerimiz olduğu halde melekler inecek. Semâ öyle bir yarılacak ki, kapılar oluşacak. Arşa bir yol, kürsîye bir yol, ya da meleklere kapılar, yollar açılacak.