4. “Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak; ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.” İkinci defa çevir, tekrar tekrar çevir bak, bir daha bir daha bak, iki gözünle bak. Ya da gözü ikinci defa çevir bak bakalım, bulabilirsen bir düzensizlik bul bakalım! Ama bil ki, ama bilesin ki, gözün sana °h[¬K«& «x;«: _®\¬,@«' olarak tekrar dönmek durumundadır. Gözün sana öylece dönmek zorunda kalacaktır. Yani aradığı kaçamağı bulamamaktan mahrum, hakir, düşkün, üzgün, mütehayyir, baygın bir halde ve de Rabbinin hikmeti karşısında şaşkın bir vaziyette sana dönecektir. Hani gözler kamaşın-ca göremez olur ya, bakınca gözü kamaşacak, beyni bulanacak, üzgün olacak, hakir olacaktır. Küçüldükçe küçülecek, ezildikçe ezilecek, kendinde güç göremez olacak, güçler gücünü kabul edecek, kendinden geçmiş, mecali bitmiş bir vaziyette gözler geri dönecektir. Göz şâyet Allah’ın mülkünde, Allah’ın sanatında, Allah’ın yasa-larında bir eksiklik, bir yanlışlık aramaya kalkarsa sonunda mümkün değil bulamaz. Ama bu arama, bu araştırma da bir çabadır, bir gayrettir ya, yani arayıp ta bulamama da bir iştir ya, işte bu bulamamayı kendine izâfe eder kimileri. Yani sonunda kendine döner kişi. Kendine, kendi benliğine, kendi bilgisine, kendi sanatına döner. Allah’ın ya-rattığı dış alemde bir yanlışlık bulamayınca kendine döner. Bu şekilde kendine dönen kişide iki cins tecelli görünür: 1- Ya bu araştırma, inceleme sonucunda Allah’ın gücünü, kudretini daha bir güzel anlayıp, Rabbine karşı haşyet ve saygıyla dolup gerçek mü'min olmaya, tam teslim olmaya yönelir. 2- Ya da kendisini putlaştırır. Bulduğu kanunu kendisine izafe ederek, Allah yasalarına kendi adını vermeye çalışan ve kendi kendini putlaştıran birisidir artık. Ben anladım! Ben bildim! Ben düşündüm! Ben buldum! Benim kanunum! Benim yasam demeye başlayandır o artık. 5. “Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.” Dünya semâsını kandillerle donattık, diyor Rabbimiz. Dünya semâsı, dünyanın semâsı. Dünya, denâet demektir. Alçak, alçaklık anlamına gelir. Öyleyse şöyle diyebiliriz: Alçak semâ, yani dünyaya yakın olan semâ veya dünyadan sezilen, dünyadan fark edilen, dünyadan anlaşılan semâ mânâsına dünyanın semâsı. Bunun ikisi de mümkündür. "Semae'd-dünya" ifadesiyle, üzerindeki yıldız ve geze-genleri vasıtasız olarak görebildiğimiz gökyüzü kast olunmaktadır. O-nun ötesi ancak araçlar yardımı ile görülebilirken daha ötesi araçların yardımıyla dahi görülemez. İşte bu dünya semâsını, dünyaya en yakın olan, dünyadan hissedilebilen, görülebilen semâyı misbahlarla, kandillerle süsledik, donattık, diyor Rabbimiz. Bu yediden biri de anlaşılabilir. Yani yedi se-mâdan biri olan dünyaya en yakın olanını yıldızlarla donatıp süsledik. Yıldızlarla donatılan bu semâ birinci semâdır, onun üstünde geri kalan semâvât vardır, onun üstünde kürsî vardır, onun üstünde arş vardır ki artık bunlar bizim ulaşabileceğimizin ötesidir. Çünkü artık zaman da, mekân da bitmiştir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnsan için rakamların yan yana gel-mesi sayı değildir. Yani sayılar sonsuz değildir. Meselâ bir desek ve yanına iki sıfır koysak yüz olur. Üç sıfır koysak bin olur. Ama bir raka-mının yanına yüz tane, iki yüz tane sıfır koysak, dünyayı on defa dola-şacak kadar sıfır koyduk mu rakam değildir o artık. Ona rakam den-mez, şekil denir. Sayı benim bildiğim okunabilen noktada biter. Yani ne kadarını okuyabiliyorum işte o noktada biter. İşte mekân da böyledir. Mekân da bizim düşüncemizin, düşünebileceğimizin ötesine çıktı mı, bitmiştir artık. Orada mekân bitmiştir. Ne o? Neliğini bilmem ki! Bilmemiz gerekir mi? Allah en iyisini bilir ama gerekmez. Düşünmemiz, kavramamız, anlamamız, Allah’a teslim olmamız için bir nişane bilmemiz gerekir bu işi. Zira gökyüzü Allah’ın âyetlerinden bir âyettir. Rabbimiz buyuruyor ki, biz semâyı misbahlarla, kandillerle süsledik. Buradaki misbahlardan kasıt yıldızlar ve gök cisimleridir. Kur’an-ı Kerîm’de Rabbimiz yıldızların üç fonksiyonundan söz eder. Ya da İbni Abbas efendimizin de ifadesine göre yıldızlar hakkın-da şu üç sözün dışında söz söylemek ve yorumda bulunmak caiz de-ğildir. 1- Gökyüzünün, semânın süsüdür bunlar. İşte Mülk sûresinin bu âyeti bunu anlatır: “Andolsun ki, yakın göğü kandillerle donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabını hazırladık.” (Mülk 5) Demek ki bu yıldızların bir görevi, gökyüzünün süsü ve ziyneti olmaktır. 2- Bir de yine aynı âyetin devamında ifade edildiğine göre, Al-lah, bu yıldızları şeytanlar için bir atma, bir recm konusu yapmıştır. Bu yıldızların ikinci görevleri de şeytanlar için rucûm olmalarıdır. Cin sûresinde de ifade edildiği gibi, şeytanlar Rasûlullah'ın risâletinden sonra artık gökyüzünde dinleme yerine gidip dinleyemez olmuşlardır. Al-lah semânın haberlerini dinlemek ve o haberleri yerdekilere yetiştirerek insanların imanlarını bozmak isteyen şeytanlara karşı semânın haberlerini korumak ve onlara ateş azabını tattırmak için bir atma ko-nusu yapmıştır. Şeytanlar artık anladılar ki ne zaman dinleme makamına gelseler, ne zaman melekleri dinlemek için fırsat kollasalar, ken-dilerini bekleyen bir bekçi, bir şihap kendilerini bir ateş, kıvılcım gibi sarıyordu hemen ve işlerini bitiriyordu. Yani bekçiler vardı, dinletmi-yordu onları. 3- En’âm sûresinde anlatıldığı gibi, Rabbimiz, onları karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım diye kılavuz olarak yaratmıştır. “O, yıldızları kara ve denizin karanlıklarında yol bulasınız diye sizin için var edendir. Bilen millet için âyetleri uzun uzadıya açıkladık.” (En’âm 97) Rabbimiz, çok yakın çevremizden bir âyet olarak semâmızın simâsını süsleyen o yıldızları, karanın ve denizin karanlıklarında yol bulalım, uçsuz bucaksız çöllerde ve okyanuslarda yönümüzü tayin edebilelim diye yaratmıştır. Bizlerin karanlıklar içinde yolumuzu şaşırıp bocalamanızı istemediği için bu yıldızları yaratmıştır. Ya da Allah onları bizim hidâyetimiz, bizim yol bulmamız için yaratmıştır. Rabbimizin bu ve benzeri âyetlerine bakarak imana ulaşalım, yakîni elde edelim, Rabbimizin büyüklüğünü, kudretini anlayalım da, O’na O’nun istediği biçimde iman edelim. Rabbimizin rubûbi-yetini ve ulûhiyetini anlayalım da, sadece kendisine kulluk edelim diye yaratılmıştır bunlar. İşte yıldızlarla alakalı bildiğimiz, bileceğimiz bunlardır. Bunun dışında bileceğimiz hiçbir şey yoktur. Yıldızlar, şeytanlara atma konusuymuş. Şeklini bilmiyoruz. Ya-ni acaba yıldızdan bir parça mı atılıyor? Yoksa yıldızın kendisi mi atılıyor? Bunu bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz, şeytanlar semâdan duydukları bu kırıntı haberleri artık yeryüzüne getiremez olmuşlar. Peki önceden gökyüzünden alınan bu haberler yeryüzüne geliyordu da, onlar hâlâ devam ediyor olamaz mı? Rasûlullah Efendimiz bu konu-da şöyle buyurur: “Cinler aldıkları habere kendilerinden beş yüz de yalan katar ve öylece insanlara ulaştırırlar.” 6. “Rabblerini inkar eden kimseler için cehennem azabı vardır. Ne kötü bir dönüştür!” Rabblerine küfreden, Rabblerini örtenler, örtbas edenler için cehennem vardır. Küfür, örtmek örtbas etmek demektir. Kelime olarak küfür bir şeyi kapatmak, kamufle etmek anlamına gelir. Eşyayı örttüğü için geceye kâfir denir. Aslında geceleyin de eşya aynen yerinde durmaktadır ama gece onu örttüğü için geceye kâfir denir. Tohumu örttüğü için çiftçiye de kâfir denir. Yani mutlak mânâda kâfir dendi mi, bunun anlamı örten demektir. Buradaki küfür kelimesinde de böyle bir örtbas etme işi söz konusudur. Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın âyetlerini örtenlerden söz edilir. Ne demek Allah’ın âyetlerini örtmek? Eğer insanlar Allah’ın kimi âyetlerini gün yüzüne çıkarıp, kimilerini örtmeye çalışıyor, toplumun gündeminden düşürmeye çalışıyorlarsa, işte bu Allah’ın âyetlerini örtmek, örtbas etmek demektir. “Aman bu âyetler toplumda duyulmasın. Aman bu âyetler insanların gündemine girmesin. O zaman bizim saltanatımız sarsılabilir. O zaman insanlar bizim elimizi, eteğimizi öpmekten vazgeçebilirler. Aman bu âyetler duyulmasın, o zaman bizim evde hu-zurumuz kalmaz” düşüncesiyle kimi âyetleri gündeme getirip kimi â-yetleri kamufle etmeye, örtmeye, örtbas etmeye çalışıyorlarsa, bu da örtmedir ve küfürdür. Bakın burada da Rabbimiz kendisinin örtülmesinden söz ediyor. Allah’ı örtenler, örtbas edenler için cehennem vardır, buyuruyor. Peki acaba Allah’ı örtmeyi nasıl anlayacağız? Allah’a küfür, yani örtmek demek, kitabında tanıtıldığı gibi bir Allah inancını gündeme getirmemek, Allah’ın sıfatlarını, esmâsını gizlemek ve insanlara Allah’ı yanlış tanıtmak demektir. Allah’ın zâtıyla, sıfatlarıyla alâkalı yalan söy-lemek, sıfatları konusunda O’nu eksik tanımak, tanıtmak, O’nun bu eksikliğini yerdekilerle tamamlama cihetine gitmek, O’nda olan sıfatları başkalarına vermek, başkalarının da O’nun sıfatlarına sahip olduğunu iddia etmek demektir. Yani yeryüzünde O’ndan başka program yapıcı, kanun koyucu bir kısım Rabblerin de olabileceğine inanmak ve bu kişilerin kanunlarına da uyulması gerektiğini iddia etmek, bunların da yeryüzünde etkili, yetkili varlıklar olduklarını söylemek, yalnız Allah’a ait olan hâkimiyet hakkını bu varlıklara da vermek, ya da yeryüzünde Allah’tan başka şifa dağıtıcıların da varlığına inanmak, yeryüzünde Allah’tan başka rızık dağıtıcıların da varlığına inanmak, kendilerine sığınılacak, kendilerine dua edilecek, yardıma çağrılacak Allah’tan başka varlıkların da bulunduğunu iddia etmek, işte bütün bunlar Allah’ı örtmek, örtbas et-mek demektir. “Allah hiçbir şey indirmemiştir. Allah zaten bir şey indirmez. Al-lah hayata karışmaz. Allah bizim hayatımıza karışmaz. Allah bize vahiy gönderip bizden bir şeyler istemez. Allah bu dünyayı yaratmış, bizleri yaratmış ve sonra da bizi kendi hâlimize bırakmıştır. Bildiğiniz gibi keyfinize göre yaşayın demiştir” diyerek Allah’ın dediklerini deme-di, demediklerini de dedi şeklinde Allah’a küfretmeye çalışıyor insanlar. “Efendim, zaten Allah da bundan yanadır, Allah da bunu istemektedir” diyerek Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak da Allah’ı örtmektir. “Efendim, Allah da demokrasiden yanadır, Allah da laikliği önermektedir. Kur’an’da kesinlikle cihad emri yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! Veya el kesme, göz çıkarma kesinlikle Allah’a yakışan şeyler. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an’da yaşadığımız hayatı düzenleyen prensipler yoktur. Allah bu dünyaya karışmaz!” diyerek Allah’ı örtmeye çalışıyorlar. Yani insanlara Kur’an’da anlatılan Allah’ı değil de başka bir Allah’ı tanıtmaya çalışıyorlar. İnsanları Allah’la aldatıyorlar. “Allah Kerîm be! Allah bu kadarına da karışacak değil ya! Yığınlarla günah işlesen de kendisine kulluk yapmasan da Allah Kerîm be! Allah Ğafûrurrahîm be! Elbette affedecektir” diyerek insanları Allah konusunda aldatıyorlar. Allah, bizim de kâfir olmamamız, bizim de Rabbimize küretme-memiz, Rabbimizi örtmememiz için bunu anlatıyor. Şimdi şöyle Allah için bir düşünüp kendimizi sorgulayalım. Acaba şu anda bizler de Al-lah’ı örtenlerden miyiz? Acaba Rabbimize küfredenlerden miyiz, değil miyiz? Bunu bir düşünelim. Unutmayalım ki Rabb, 6000 küsur âyetle gün yüzüne çıkacaktır. Yani Allah Kur’an'la açılacak, açımlanacaktır. Hem kendimize, hem de çevremize 6000 küsur âyetin tanıttığı bir Al-lah’ı anlatmak ve böylece Rabbimizi açmak zorundayız. Buna göre eğer şu anda bizler bunu Kur’an’dan tanıdığımız yüz âyetle gündeme getirip geri kalan bölümü örtüyor, örtbas ediyor ve saklıyorsak, Allah korusun, bizler de örtenlerdeniz demektir. Meselâ çocuklarımıza Allah’ı tanıtırken eğer sadece O’nun Ğafûru’r-Rahîm oluşunu anlatıyorsak, o zaman bilelim ki O’nun şedî-dü'l ikâb oluşunu örtüp gizliyoruz demektir. Veya meselâ bir çocuğa hep cenneti anlatmak, cehennemi örtmek demektir. Sadece cenneti ve rahmeti olan bir Allah’ı anlatmak, cehennemi olan Allah'ı örtmek, setir etmek demektir. Veya meselâ hayatımızın sadece ibadet bölümüne karışıcı bir Allah tanıtmak, hayatın öteki bölümlerine karışıcı olarak Allah'ı örtmek demektir. Evet, dünyada iken Rablerini inkar eden, küfürlerinde bilinçli olarak ısrar eden kimseler için cehennem azabı vardır. Bu azap, şeytanlara mahsus değil, aksine Allah’ı inkâr eden her insan ve cin içindir. Kafirler için cehennem dönüp varılacak yer olarak ne kötü bir yerdir! Çünkü onlar, orada şiddetli bir şekilde ve ebedi olarak azap görürler. İnsan veya şeytan kim Rabbini inkar ederse, âkıbeti böyle olacaktır. Rabblerini örtüp, örtbas edenler için cehennem vardır, buyurduktan sonra Rabbimiz bunların gidecekleri cehennemi tanıtmaya başlıyor: 7-8. “Oraya atıldıkları zaman, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Nerede ise öfkesinden paralanacak! İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?” diye sorar.” Bakın burada cehennemi anlatırken dört boyutlu bir manzara çiziyor Allah. Sanki cehennem şuurlu bir varlık. Ne yapacağını, ne e-deceğini, kime azap edeceğini bilen bir varlıktır cehennem. Meselâ Furkân sûresinde cehennemin sanki insan gibi şuurlu bir varlık olduğu ve müşterilerini tanıdığı anlatılmaktadır: “Bu ateş, onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını, öfkesini ve uğultusunu işitirler.” (Furkân 12) Sanki müşterilerini tanıyor ve uzaktan onları görünce de kükremeye, homurdanmaya başlıyor. Sanki uzaktan hortumlarını, alevlerini gönderiyor; onları yakalamak, tutmak ve yutmak istiyor. Veya Hü-meze sûresinin beyanıyla cehennem nereye gideceğini, insanların, müşterilerinin neresine el atacağını, onların defterlerini dürmeye nereden başlayacağını biliyor. “O, kalplere uzanan, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir.” (Hümeze 6,7) Bakın burada da bu şuurlu varlığın müşterilerinin kalbine el atacağı, insanın kalbine uzanacağı anlatılıyor. Neden? Çünkü kalp, insanlarda kabul ve ret, iman ve küfür makamıdır. Kalp, insanlarda düşünce, idrak, heves, niyet ve irade makamıdır. İman ve küfür konusunda kişide en sorumlu yer onun kalbidir. Onun içindir ki bakın bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz cehennem ateşinin kalbe uzanacağını anlatmaktadır. Rabbimiz, Nebe’ sûresinde de şöyle buyuruyor: “Cehennem, yalnız azgınları bekleyen yerdir. Dönecekleri yer orasıdır.” (Nebe’ 21,22) Cehennem gözetleyici olarak hazır beklemektedir. Gözetleyici, mirsad, rasathane olarak pusu kurmuş müşterilerini beklemektedir. Ceza vermek, müşterilerine hak ettikleri töreni göstermek üzere gözetleyici olarak beklemektedir. Anlıyoruz ki cehennemin böyle gözetleyici olması bizzat kendisinin kimi, neyi beklediğini bilmiş olması, Kur’an'ın anlattığına göre cehennemin sanki şuurlu, akıllı, mantıklı bir varlık olduğunu gösteriyor. Kaf sûresinde anlatıldığına göre müşterileri içine dolduktan sonra Cenâb-ı Hak şöyle soracak: “Doldun mu ey cehennem? Daha ister misin bu sığır sürülerinden? Bu kâfirlerden daha ister misin?” Cehennem de diyecek ki: “Hel min mezîd?” “Daha yok mu ya Rabbi? Daha yok mu ya Rabbi! O kadar kükreyip coştum ki bugün bir türlü doymak bilmiyorum! Bu sığır sürüsü tiplilerden, bu kütüklerden daha varsa gönder ya Rabbi!” Veya bunun bir ikinci anlamı da, cehennemin şaşırarak şöyle demesidir: “Daha mı var ya Rabbi? Hayret, daha bitmedi mi Allah’ım? Bu kütüklerin sonu gelmedi mi?” İşte cehennem sanki şuurlu bir varlık olarak böyle korkunç bir bekleyicidir. Tabi Allah’ın kanunları, sünnetullahın tezahürü olarak bi-ze intikal eden bu kanunlara karşı gelmenin anlamı yoktur. İnsanlar oraya atıldıkları zaman, o çılgın ateşe yuvarlandıkları zaman onun kükreyişini, hırlayışını işitirler ki sanki çıldırıyor, sanki kükrüyor. Müşterilerinden her bir grup, her bir alay atıldıkça gazabından kükreyerek çıldıracak duruma gelir, diyor Rabbimiz. Kâfir, müşrik, münâfık, zındık ve mürtetler ahiret gününde a-zap melekleri tarafından odunun ateşe atıldığı gibi cehenneme atıldıkları zaman, şiddetli yanması ve fokurdamasından dolayı, eşeğin arpayı gördüğünde sevinçten anırması gibi, cehennemin çirkin ve kor-kunç sesini işitirler. Cehennem kızgınlık ve şiddetli alev sebebiyle ten-cerenin kaynadığı gibi onları kaynatır. “Şehîk”: Eşek anırması gibi çirkin sestir. İbn Abbas diyor ki: “Şehîk, kâfirler cehenneme atıldığında cehennemin çıkardığı sestir. Eşeğin arpayı görünce anırması gibi, cehennem onları gördüğünde öyle ses çıkarır. Sonra öyle bir ses çıkarır ki, korkmayan hiç kimse kalmaz.” İbn Cüzeyy diyor ki: “Şehîk, eşeğin çıkardığı seslerin en çir-kinidir. Bununla yüce Allah, şiddetli kaynaması ve korkunçluğundan dolayı cehennem sesini kastetmektedir.” Mücahid diyor ki: “Cehennem onları, az tanenin çok su içinde kaynadığı gibi kaynatır.” Evet, "Şehîk" kelimesi aslında, merkep anırması anlamında kullanılır. Ancak bu kelime, burada, Cehennemin veya Cehennem eh-linin sesi karşılığında kullanılmıştır. Cehennem ehlinin sesi şeklinde anlaşılmasının nedeni, Hud: 11/106'dan dolayıdır. "Bahtsızlar ateştedirler. Onların orada soluk alış verişleri (Zefîrun ve şehîkun) vardır ki..." Cehennemin sesi şeklinde anlaşılmasının nedeni ise, Furkân: 25/12'den dolayıdır: "(Cehennem) onları uzak bir yerden görünce on-lar bunun öfke ve uğultusunu (zefiran) işitirler." Bu bakımdan "şehik" kelimesinin, hem Cehennemin hem de Cehennem ehlinin sesi olarak anlaşılması daha doğrudur. İçine her bir topluluğun atılmasında, bekçileri onlara şöyle so-rar: “Ey cehennemlikler! Size bir uyarıcı gelmemiş miydi? Sizi bu cehennemle uyaran, size bu azabın varlığını anlatan uyarıcılar gelmedi mi? Cehennem var, azap var! Eğer şöyle yaşarsanız ateşe gideceksi-niz! Allah’ın cehennemine yuvarlanacaksınız!” diyen uyarıcılar gelmedi mi? Size cehennem anlatılmadı mı?” Düşünüyorum da yarın komşularımıza, kadınlarımıza, oğullarımıza, kızlarımıza, bacanaklarımıza, amcalarımıza, dayılarımıza size uyarıcılar gelmedi mi, size Allah’ın âyetlerini tanıtanlar olmadı mı, size cehennemi anlatanlar olmadı mı, babalarınız, analarınız, hocalarınız size duyurmadı mı, anlatmadı mı? diye sorulur da, yakınlarımız ya ha-yır! derlerse. “Hayır ya Rabbi! Bize anlatmadılar! Akrabamdı ama anlatmadı! Kocamdı, biliyordu ama duyurmadı! Babamdı, hocaydı ama gizlediler, öğretmediler! Komşumdu, ama bize demediler! Bize anlatmadılar! Bizi tanıştırmadılar!” derlerse ne diyeceğiz? Ne cevap vereceğiz? “Gittim ya Rabbi! Anlattım ya Rabbi! Uyardım ya Rabbi! Çalıştım, çırpındım ya Rabbi!” diyebilecek miyiz? “Ben görevimi yaptım ama onlar dinlemediler ya Rabbi!” demeye hakkımız olacak mı? Halbuki onlar dinlemese bile gidip anlatmalıydım. Zaten ben gitmesem bile, biz gitmesek bile başkaları gidiyor, başkaları dolduruyor benim boş bıraktığım insanları. Meselâ basın gidiyor, televizyon, şeytan vahiyleri gidiyor. Öyleyse Allah aşkına elimizi çabuk tutup biz gidelim. Biz gidelim de, insanlara Allah vahyini ulaştıralım. Değilse yarın insanların, en yakınlarımızın yakamıza yapışmasından kurtulamayacağımızı bilelim. Cehennemin görevlilerinin onlara; "size bir uyarıcı gelmedi mi" diye sormalarının sebebi de, onların cehenneme haksız yere atılmadıklarını, bilakis bunu yaşadıkları hayatlarıyla hak ettiklerini onlara açıkça itiraf ettirmek içindir. Yani onlar, Allah'ın bu cezayı kendilerine vereceğini daha önceden biliyorlardı. Çünkü Allah cennet ve cehennem yollarının ne olduğunu onlara bildirmek için elçilerini ve kitaplarını göndermiş ve bu konuda onları bilgilendirmişti. “Şu yolun sonu cen-nete çıkar, ama şu yolu takip ederseniz cehennemin yakıtı olursunuz" diye uyarmıştır. Fakat o alçaklar Rablerinin bu uyarılarına ve elçilerinin davetine kulak asmayarak, işte şimdi çekmekte oldukları cezaya hak kazanmışlardır. Halbuki bu inancı zihinlere yerleştirmek amacıyla Kur'an, birçok yerde insanoğlunun dünyaya imtihan için gönderildiğini tekrar tekrar beyan etmiştir. Evet, soruyor melekler; “size bir uyarıcı gelmedi mi”? Çünkü, "Biz bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz." (İsrâ:15) âyetinde ifade edildiği gibi Allah Teâlâ bir Resul göndermedikçe azap etmez. Azabı gerektiren her şeyden önce naklî ve aklî bir delil, bir uyarma söz konusudur. Bu da gösteriyor ki Rabbi inkâr, O'nun zâtını inkârdan ibaret değil, Rab olarak tecelli etmesini, herhangi bir peygamberini, indirmiş olduğu âyet ve delillerini ve onlar vasıtasıyla tebliğ ettiği haber ve uyarılarını yalanlamak ve inkâr ile nankörlük de küfürdür. Çünkü Peygamber inkâr etmenin kaynağı, "Allah hiçbir şey indirmedi." diye mutlak bir yalancılıktan ibaret olan bir inkâra bağlıdır ki bu da, doğrudan doğruya Allah'a karşı bir inkâr demektir. Allah’ın melekleri cehennemliklere soracaklar: “Size uyarıcılar gelmedi mi?” Onlar diyecekler ki: 9. “Onlar, “Evet; doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik” derler.” “Evet bize uyarıcılar, muhbirler, cenneti anlatanlar, cehennemle uyaranlar geldi, bize haber verdiler, bize anlattılar, duyurdular ama biz onları yalanladık. Biz onlarla dalga geçtik. Onların anlattıklarını dinlemedik. Onların anlattıkları bizim bir kulağımızdan girdi, öbür kulağımızdan çıkıp gitti. İlgilenmedik onlarla. İtiraz ettik, reddettik, olmaz böyle şey dedik! “Allah hiçbir şey indirmemiştir! Allah vahiy göndermemiştir! Allah bir şey indirmez ki! Niye indirsin ki Allah? Allah hayata karışmaz ki! Siz yalancısınız! Siz sapıksınız! Siz uyduruyorsunuz bütün bunları! Cennet, cehennem diyorsunuz, azaptan bahsediyorsunuz, bir şeyler uyduruyorsunuz ve utanmadan da bu uydurduklarınızı Allah’a izafe ederek iftira ediyorsunuz” dedik, diyecekler. Onların bu şekildeki itirafları Allah’ın kendilerine çok âdil davrandığının itirafıdır. Evet ya Rabbi, sen bize bizden daha merhametli davranarak kitaplar ve elçiler gönderdin, ama biz onları yalanlayıp “Allah hiçbir şey indir-medi” demişizdir. Evet, yarın böyle diyecekler. Dünyada Allah’ı hayata karıştırmak istemeyenler şu anda böyle diyorlar. “Allah hayata karışmaz. Ni-ye karşısın ki hayatımıza? Siz yalan söylüyorsunuz! Allah bize bir şey indirmemiştir! Allah hiçbir şey indirmiş değildir! Evet Allah vardır, Allah büyüktür, yücedir, Allah’ı severim, Allah güzeldir, bütün bunlar tamam ama Allah bizim hayatımıza karışmaz. Hâşâ şu semâyı ve arzı, yıldızları, ayı, güneşi yaratan, dünyamızdan milyonlarca kere daha büyük şu sistemleri şu galaksileri yaratan bu kadar yüce olan Allah, kalkacak minik bir dünyanın içinde, minik bir şehrin, minik bir evin içinde bir varlık olan benim hayatımla ilgilenecek ha! Olacak şey değildir bu!” “Ya da bu kadar yüce bir Allah kalkacak da benim kılık-kıya-fetimle ilgilenecek, benim hukukumla, eğitimimle ilgilenecek ve bu ko-nuda bana âyet indirecek, vahiy gönderecek. Olacak şey değildir bu!” diyorlar. Allah’ın yüceliğini kabul ediyorlar ama yerinde dursun bu Al-lah, bizim hayatımıza karışmasın demeye çalışıyorlar. “Kitap, peygamber göndermesin, arzularını bildirmesin, çünkü o zaman O’nun arzularıyla bizim keyiflerimiz çatışacak, O’nunkini dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak. En iyisi Allah’ın hayata etkinliğini reddedelim,” diyorlar. Demek ki küfrün, ateşe gidişin, cehenneme gidişin tek özelliği, Allah’ı insan hayatına karıştırmama biçiminde tezahür ediyor. “Hayatı ben bilirim! Hayatımı kendim belirlerim! Hâşâ O Cebbâr, Kahhâr, Mütekebbir olan, dağları taşları yaratan, arzı semâları var eden yüce Al-lah’ın benimle işi ne? Tuvalete girmemle, soframla, kılık-kıyafetimle, eğitimimle, kazanmam-harcamamla, hukukumla, eğitimimle, tırnak kesmemle, yatmam-kalkmamla ilgilenecek ha, olacak şey değildir bu!” İşte küfrün, cehenneme gidişin mantığı budur. İnsanı cehenneme götüren mantık işte bu mantıktır. İşte bu, Allah’la aldanma, Allah’la aldatma mantığıdır. Çevremizde birçok Allah’ı yanlış tanıyarak, kişilere Allah’ı yanlış tanıtarak, Allah hayata karışmaz diyen kimseler var. Hatta Müslümanım diyenler, namaz kılanlar bile Allah’ı yanlış tanıyor ve yanlış tanıtmaya devam ediyorlar. “Gerdek gecesi bu kadar olur canım! Dükkan açmamıza da karışacak değil ya Allah! Mesleğimize de karışacak değil ya! Ne giyeceğinize, nasıl giyeceğinize de karışacak değil ya bu Allah! Ha kırmızı giy, ha sarı! Ha şuradan şuraya kadar örtün, ha buradan bura-ya kadar! Ha şöyle bir evde otur, ha böyle bir evde otur! Ha şöyle ya-şa, ha böyle yaşa fark etmez!” diyerek piyasada Allah’la aldatanlar pek çoktur. Ama bakın dünyada, Allah bir şey indirmemiştir, Allah hayata karışmaz diyerek türlü türlü günahlar işleyenler, yarın reddettikleri azapla burun buruna geldikleri zaman şöyle diyecekler: 10. “Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık” derler.” Alçaklar! Hainler! Küstahlığa bir bakın! Kimin doğru yolda, ki-min de sapık olduğunu belirleyen de kendileri… “Eğer dünyada bizi Allah’ın âyetleriyle uyaranlara kulak verip dinleseydik, eğer akletsey-dik, eğer uyarılar karşısında hayvanlar kesilmeyip de akıllarımızı kullansaydık, insan olduğumuzu unutmasaydık, şimdi bizler cehennemlikler içinde olmayacaktık.” Demek ki kâfir, Allah’ın kendisine verdiği akıl ve duyu nimetlerini kullanmamıştır. Demek ki kâfir akılsızdır. Hatta şu anda yeryüzünün gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen en akılsız, en budala, en zavallı varlıkları kâfirlerdir.. 11. “Böylece günahlarını itiraf ederler. Çılgın alevli cehennemlikler yok olsunlar!” Böylece tıraşları gözlerinin önüne inecek ve günahlarını itiraf edecekler. Peki nerede söylüyorlar bunu? Cehennemin içinde. Cehennemi boylamışlar, ateşi kucaklamışlar ve diyorlar ki: “Aah! Keşke bir kulak verseydik! Keşke bir dinleseydik! Keşke akledip düşünseydik!” Geçmiş olsun! Bunu bugün dünyada söyleyecektiniz. Bunu dünyada anlayacaktınız. Yarın diyeceğinizi bugün söyleyin! Yarın zorunlu olarak söyleyeceğiniz bu sözü bugün söylerseniz, yarın itiraz edemeyeceğiniz bir konumda anlayacağınız bu gerçeği bugün anlarsanız bir değer ifade eder. Yarın söyleyeceğiniz bu cümlenin o zaman hiçbir değeri olmayacaktır. Bunu bugün söyleyeceğiz, bugün düşüneceğiz. Bugün inanacağız ki Allah hayata karışır. Bugün diyeceğiz ki, Allah bize vahiy göndermiştir. Bugün diyeceğiz ki, Allah bizim adımıza hayat programı göndermiştir. Bugün kabulleneceğiz Allah’ın kitabını. Bugün yaşayacağız kitabın istediği hayatı. Bugün teslim olacağız Allah’ın kulluk programına. Yarın böyle bir itirafın hiçbir değeri olmayacaktır. Şimdi burada bir soru soralım kendimize: Durum böyle olunca acaba evimizin, dükkanımızın, mesleğimizin, hayatımızın hangi birimine Allah karışıyor? Acaba hayatımızı biz mi belirliyoruz, yoksa Allah mı? Acaba biz de kendi bilgilerimizi, kendi anlayışlarımızı, kendi hevâ ve heveslerimizi Allah’ın kitabının ve Resûlü’nün sünnetinin önüne mi geçiriyoruz? Acaba biz de hayatta kendimizi etkin mi zannediyoruz? Acaba bizler de şu anda Allah bir şey indirmemiştir, Allah hayata ka-rışmaz mantığıyla Allah’a ve Allah’ın kitabına sormadan kendi kendimize hayat programı yapmaya mı çalışıyoruz? Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı, nasıl giyineceğimizi, çocuklarımızı nasıl ve nerede eğiteceğimizi, nerelerden kazanıp nerelerde harcayacağımızı, hangi meslekleri seçeceğimizi, hangi okullarda okuyacağımızı kendi kendimize belirlemeye mi kalkışıyoruz? Yani bizim hayat programlarımızı kim belirliyor? Çocuklarımızın mektebine, evimize, malımıza, dükkanımıza, tezgahımıza, gündüzümüze, gecemize ilişkin programlarımızı kim yapıyor? Tüm bu programlarımızı Allah mı belirliyor? Hayatımızın kaçta kaçına Allah karışıyor? Kaçta kaçına kendimiz yahut da Zerdüşt karışıyor? Eğer nefislerimiz, arzularımız, heveslerimiz buyuruyor biz yapıyorsak, ya da Zerdüşt buyuruyor biz yapıyorsak, nefislerimizin ve Zerdüştlerin boş bırakıp gaflet ettikleri bölümü de Allah’ın diniyle dolduruyorsak, o zaman bilelim ki burada anlatılan biziz. Yarın orada “keşke” diyecekler ve pişmanlıklarını ortaya koyacaklar. “Keşke dinleseydik. Keşke kulak verseydik.” Neyi? Kur’an'ı, sünneti. “Keşke Allah’ın kitabına kulak verseydik. Meğer Allah bütün bu konularda pek çok şeyler söylüyormuş ama O’na ilgisizliğimiz yüzünden bilememişiz, anlayamamışız. Biz Allah’ı sadece hayatımızın belli bir bölümüne karışıyor zannediyorduk, keşke Allah'ın kitabını ve Resûlünün beyanlarını dinleseydik da gerçeği öğrenmiş olsaydık diyecekler. Öyleyse bugün dinleyelim, bugün okuyalım, bugün kulak verelim de yarın böyle bir duruma düşmeyelim inşallah. Günahlarını itiraf ettiler, evet dediler, günahlarını ortaya koydular. Başka çareleri de yoktu zaten. Allah şahit, arz ve semâ şahit, âzâları şahit, peygamberler şahit iken bu gerçeği saklayamazlardı ki! Onlar günahlarını itiraf ederek pişmanlık ortaya koyunca da Allah şu hükmü basacak: “Yazıklar olsun! Rahmetten, cennetten ırak olsun! Uzak olsun onlar! Cehenneme yuvarlansın o alçaklar! Ancak herkes cehenneme gitmeyecektir. Şu: 12. “Doğrusu, görünmediği halde Rabblerinden korkanlara, onlara, bağışlanma ve büyük ecir vardır.” Ama beri tarafta Rabblerinden haşyet duyanlar, Rabblerine boyun eğenler, Allah’ı gücendirmekten korkanlar, Allah’ı razı edememekten korkanlar var ya, işte onlar için de bağışlanma ve büyük ecirler vardır. Haşyet, korku mânâsınadır. Kişinin yılandan, düşmandan korkması ayrı, anasından korkması ayrıdır, değil mi? İşte Rabblerini razı edememekten korkanlar var ya: °œ«I¬S²R«8 ²vZ«7 Onlar için mağfiret vardır. Allah onların amellerini tam kabul edecek, eksikliklerini, kusurlarını görmeyecektir. Peygamberinkine oranla çok eksik bile olsa Allah onların amellerini tam kabul edecektir. Öyleyse: 13. “Sizler, sözlerinizi gizleseniz de açıklasanız da birdir; O, kalplerde olanı bilir.” İster esrarengiz davranın, ister açık davranın! Sözünüzü, akidenizi, yolunuzu, programınızı ister gizleyin, ister gizlemeyin Allah kalptekileri, göğüstekileri tümüyle bilendir, tam bilendir. 14. “Yaratan bilmez olur mu? O, Latiftir, haberdardır.” Yaratan hiç bilmez mi? Yaratan yarattığını bilmez mi? Yaratan yarattığının nasıl bir hayat yaşayacağını bilmez mi? Yaratan yarattığına nasıl ceza vereceğini, nasıl mükafatlandıracağını, nasıl bir din göndereceğini, bunu nasıl ikame edeceğini, sizi neyle imtihan edeceğini hiç bilmez mi? O Latiftir, bilgisi her şeyin içine geçen, her şeyden haberdar olandır. Bu haberdar olmasının gereği olarak: 15. “Yeryüzünü, size boyun eğdiren O’dur; öyleyse yerin sırtlarında dolaşın, Allah’ın verdiği rızıktan yiyin; sonunda dönüş O’nadır.” Yeryüzünü boyun eğdirip sizin için zelil kılmıştır, sizin emrinize âmâde kılmıştır. Zelil, zül mastarından gelir. O da inkıyâd, uysallık de-mektir. Tıpkı uysal bir koyun veya bir deve gibi size dünyayı boyun büktürüp teslim etmiştir Rabbiniz. Fakat şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın ki, onun size tâbi olup boyun eğişi kendiliğinden değildir. Siz kendiniz de becermiş değilsiniz bunu. Onu size boyun eğdiren Allah’tır. Yediğiniz rızıklar da öyle. Bindiğimiz, etinden sütünden istifade ettiğimiz tüm hayvanları da bizim için zelil kılan, bizim istifademize sunan Allah’tır. Tüm yeryüzü ve içindekiler bizim istifademize sunulmuş mükellef bir sofradır. Bakın Zuhruf sûresi de bu hususu şöyle anlatır: “Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Bütün bunlar, üzerlerine oturunca Rab-binizin nimetini anarak: “Bunları buyruğumuza veren ne yücedir; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz” demeniz içindir.” (Zuhruf 13-14) Sizin için binesiniz, taşınasınız diye denizlerde gemileri, karalarda da binit hayvanlarını yaratıp hizmetinize sunan da yine Allah’tır. Sırtlarına binmeniz, etlerinden yemeniz, sütlerinden istifade etmeniz için onları yaratıp sizin için zelil kılan, sizin emrinize âmâde eyleyen Allah’tır. Rabbimiz bunları anlatırken, kendisine verilen bunca nimet karşısında insanın takınması gereken tavrı anlatır. Zira her nimet, o nimetin sahibini hatırlatır. Her nimet, bir şükür gerektirir. İşte Rabbi-miz diyor ki: Onların sırtlarına binip yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetlerini anarak ya da nimetleriyle Rabbinizi anarak şöyle deyin: “Bunları bize boyun eğdiren, bunları bizim emrimize âmâde kılan Rabbimiz ne yücedir! Bunları bize ihsan eden Rabbimizi tesbih ve tenzih ederiz. Eğer Rabbimiz bütün bunları bize vermeseydi, bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Rabbimiz o kadar yüce, o kadar lütuf ve merhamet sa-hibidir ki, bizler onun bize lütfettiği nimetlere misliyle mukabele etmek şöyle dursun, hakkıyla teşekkür bile edemeyiz.” Bizden çok daha güçlü bir hayvan nasıl oluyor da bize itaat ediyor? Bu gemiler denizde nasıl yüzüyorlar? Bu suya kaldırma gücünü kim veriyor? Bütün bunları düşünmeden bütün bu nimetleri bağışlayan Allah’ı tanımadan bir hayat yaşayamayız. Bakın burada da Rabbimiz yine kendini tanıtır. Ama bildiğiniz gibi iki tanıtma biçimi vardır: Hani kişi der ya, "Ben ona yakında benim kim olduğumu göstereceğim!" İşte bir böyle karşıdakini ezerek, bozarak, zulmederek, çiğneyerek, burnundan getirerek bir tanıtma usulü vardır. Kişi, karşısındakine kendisini öyle tanıtır. İkinci bir tanıtma usulü daha vardır. O da karşısındakine iyilikte bulunarak, onu iz-zet ve ikrama boğarak, ona ihsan ederek böylece kendini ona tanıtmaktır. İşte Rabbimiz da kullarına kendisini böylece tanıtıyor. Mübârek olan Rabbimiz kullarına karşı işleyen sonsuz rahmetinden dolayı, rahmetinin eserlerini, merhametinin tezahürlerini anlatarak kendini bi-ze tanıtıyor. “Kullarım! Ben mülk elinde olanım! Ben mülke sahip olanım! Göklerin ve yerin mülkü benimdir! Sizler de, sahip olduklarınız da, dünyanız da, ayınız da, güneşiniz de, havanız da, suyunuz da be-nimdir! Ben mübareğim! Ben bereket kaynağıyım! Sizi yaratan, sizi yoktan var eden benim! Varlığınızı bana borçlusunuz! Yiyeceğinizi, içeceğinizi, suyunuzu, semânızı, arzınızı her şeyinizi yaratan benim!” Şu anda üstünde yaşadığınız arzı yaratan ve size boyun eğdiren, sizin emrinize âmâde kılan, onu sizin zelil kılan, onu sizin için bir döşek kılan Allah’tır. Ama unutmayın ki, ben istediğim için arz size boyun bükmektedir. Onu sizin emrinize âmâde kılanın ben olduğumu unutmayın. Ama bu zelil oluş, bu boyun büküş kölenin efendisine zelil oluşuna benzemez. Annenin evladına boyun büküp, gece onun ihtiyacını gidermek adına ona zelil olması gibidir. Peki ne anlatıyor Rabbimiz burada? Ne anlayacağız bundan? Anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetleriyle Rabbimiz diyor ki: “Kullarım! Şunu iyi bilin ki, arza ben emrediyorum! Arzın sizin için tıpkı size boyun büküp arzularınıza teslim olmuş bir koyun, bir deve gibi zelil oluşu benim emrimdendir! Ben emrettiğim için yeryüzü size boyun bükmektedir! Yoksa şu anda size boyun büküp teslim olmuş olan arz güçsüz, âciz bir varlık değildir. Sizin canınıza okuyacak bir durumdadır. Baş döndürücü bir süratle, önüne gelen her şeyi tuz-buz edecek bir şekilde dönmekte, koşmaktadır. Öyleyse beni böylece de bilin. Bana böylece inanın. Beni arza hakim tanıyın. Beni arza etkin bilin. Beni arza galip bilin. Göklere ve yerlere egemen olarak tanıyın beni. Yerken, i-çerken, gezerken, dolaşırken, yatarken, kalkarken, binerken, kullanırken hep bu niyet içinde olun!” “Tıpkı Rabbiniz tarafından size zelil kılınmış, size boyun büktürülmüş hayvanlara, gemilere, arabalara, uçaklara bindiğiniz gibi, arzın da omuzlarında, dağlarında, tepelerinde gezin, dolaşın. Yiyin-için ondan, onun size sunduğu nimetlerden istifade edin. Ama bilin ki dönüş O’nadır. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. Size sunulan tüm bu nimetlerin hesabını ödemek üzere Rabbinizin huzuruna gideceksiniz. Öyleyse ey kullarım! Bir saniye bile hatırınızdan çıkarmayın ki bu gez-meniz, binmeniz, oturup kalkmanız, yemeniz, içmeniz, tatmanız, koklamanız yarın hepsi sizin için hesap konusu olacaktır.” Rabbimiz, “arzın boyunlarında binip, gezin, dolaşın” diyor. Tıp-kı giden bir arabanın hangi koltuğuna oturursanız oturun demek gibi bir şeydir bu. Çünkü arz da araba gibi sürekli hareket halindedir. Bundan sonra yürekleri hoplatan bir soru soruyor Rabbimiz: 16. “Gökte olanın sizi yerin dibine geçirmesinden güvende misiniz? O zaman yer, sarsıldıkça sarsılır.” Söyleyin bakalım! Ne diyorsunuz? Ne düşünüyorsunuz? Gökte olanın sizi yere geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? Gökte olanın sizi yerin dibine batırmayacağından emniyette mi oldunuz? Halbuki bir bakmışsınız ki o yeryüzü sallanıp çalkalanmaktadır. Hal böyleyken neyinize güveniyorsunuz siz? Hangi cesaretle Rabbinize kafa tutmaya çalışıyorsunuz? Nasıl güvende hissediyorsunuz kendinizi? Kime güveniyorsunuz? Bu ¬š³@«WÅK7! z¬4 ²w«8 gökte olan sözü epey tartışmalara sebep olmuştur. Bu konuda söylenilenleri şöyle özetleyebiliriz: 1- Kimileri buradaki ²w«8 ile kastedilenin melekler olduğunu söylemişlerdir. Yani bu gökte olandan kasıt, meleklerdir. Allah’ın azgınlara azap göndermek, onların işlerini bitirmek üzere görevlendirdiği azap melekleridir. Sizler gökteki Allah'ın meleklerinin size azap getirerek sizi yerin dibine batırmasından emin mi oldunuz? Yani buradaki bu ¬š³@«WÅK7! z¬4 ²w«8 ifadesindeki w«8 Allah olamaz. Çünkü buradaki z¬4 zarfiyyet ifade eder. z¬4 zarf š³@«WÅK7! da mazruftur. Halbuki zarf mazrufundan büyüktür. Yani Allah semâdan daha büyüktür ve semânın O’nu içine alması mümkün değildir. Çünkü bakın Bakara sûresinde bu hususu anlatan âyet-i kerîmesinde Rabbimiz şöyle anlatır: “Onun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara 255) Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıkları bu Allah’ın kürsîsi ihata etmiştir. Her şeyi kuşatmıştır. 2- Sonra kimileri, bu w«8 ile kastedilenin Allah olduğunu söylemişlerdir. Yani gökte olanın sizi yere batırıvermesinden emin mi oldunuz? Gökte olan Allah’ın sizin işinizi bitirmesinden emin mi oldunuz? Meselâ Müşebbihe buradan hareketle Allah'ı bir cisim gibi kabul etmiş ve İslam dininden sapmıştır. 3- Bazıları, “efendim buradaki hitap Allah’ı böyle gökte bilen, Allah’ın gökyüzünde olduğunu zanneden Mekkeli müşriklerin bu zanlarına uygun olması açısından böyle olmuştur. Onların anlayabilmeleri için Rabbimiz böyle buyurmuştur” demişlerdir. 4- Bazıları da, “semâ, ‘sümüv’ kökünden gelir. Bu da yükseklik, üstünlük demektir. Öyleyse bu gökte olan, semâda olan ifadesiyle Allah’ın yüceliği, üstünlüğü, her şeyin fevkinde oluşu kastedilmektedir demiştir. Nitekim dua edilirken eller yukarıya kaldırılır. Veya kişi bir musibete uğradığında bu gökten indi denir. Buna örnek olarak da, kullanılan semâvi kitaplar, semâvi dinler ifadelerini delil olarak göstermişlerdir. Nitekim Ebu Dâvûd'un bir rivâyetinde, bir şahsın, zenci bir câriyesini Rasûlullah Efendimizin huzuruna getirdiği ve Rasûlullah Efendimizin, “Allah nerede?” sorusuna bu câriyenin gözleriyle gökyüzüne işaret etmesi sonucu onun Müslüman olduğu kanaatine vardığı anlatılmaktadır. Burada Allah’ın semâda olduğunu anlatan bu âyet sanki Kur’-an'ın ortaya koyduğu tevhid anlayışına ters düşer gibi bir manzara arzetmektedir. Böyle Kur’an'ın tümüne, Kur’an'ın bütününe ters düşer gibi bir mânâ ortaya koyan bir âyet gördüğümüz zaman düşünmek zorunda kalırız. Meselâ bakın yine En’âm sûresinde de aynen böyle denilmektedir: “O Allah hem göklerde hem yerdedir. Sizin açığınızı da gizlinizi de bilmektedir.” (En’âm 3) Sanki ilk bakışta Allah kendisine bir mekân izafe eder gibi gö-rünüyor. Zâhirî mânâ budur. Fakat biz meseleye Kur’an’ın bütünlüğü, onun pratiği ve açıklayıcısı olarak sünnet anlayışı içinde bakacak olursak, bu mânâ üzerinde düşünmek zorunda kalacağız. Öyleyse bu âyetin anlaşılmasında başka şeylere bakmak zorunda kalacağız demektir. Kur’an Kur’an'ı, sünnet Kur’an'ı tefsir ettiğine göre, Kur’an’ın başka yerlerine ve de sünnete müracaat edeceğiz. Bu düğümü halletmek için Zuhruf sûresinin 48. âyetine bakıyoruz, orada Rabbimiz şöyle buyuruyor: “O gökte de yerde de ilâh olandır, o hakim ve âlîm olandır.” (Zuhruf 84) İşte Zuhruf sûresinin bu âyeti meseleyi hallediyor. Demek ki Rabbimiz gökte de, yerde de ilâh olarak vardır. Gökte de, yerde de sözü dinlenecek yegâne ilâh olarak vardır. Değilse bu, Rabbimize bir mekân izâfesi değildir. O, zamandan ve mekândan münezzehtir. Değilse bizim şu andaki Allah anlatışlarımız yanlıştır. Ne diyo-ruz biz? Allah ne sağda, ne solda, ne önde, ne arkada, ne üstte ne altta. Böyle olunca da Allah yok çıkacak sonuçta. Bu anlatım yanlıştır. Allah zamandan ve mekândan münezzehtir diyoruz ve işi eksik bırakıyoruz. Peki soruyoruz şimdi: Madem ki Allah zamandan ve mekândan münezzehtir, o halde bugün, bu saatte yok mu Allah? Yani idrak ettiğimiz şu zamanda Allah yok mu? Öyle değil mi? Şu anda bir zaman içindeyiz, bu zamanda Allah yok mu? Veya eğer Allah mekândan münezzehse, peki burada yok mu Allah? Mekândan münezzeh diyoruz ya! Şu içinde bulunduğumuz mekânda Allah yok mu? Hayır burada da, bu zamanda da Allah vardır. Öyleyse bu anlatım tarzı da yanlıştır. Halbuki bakın Allah kendini bize anlatırken böyle anlatmıyor. “Allahu münezzehün zamanun, münezzehün me-kânün” diye bir âyet, ya da hadis yoktur. Bu bizim anlatımımızdır ve yanlıştır. Bakın halbuki Allah kendini bize anlatırken bu ifadeleri kul-lanmıyor. Kur’an’ın her yerinde Allah kendini bize anlatırken şöyle anlatıyor: Mülk sûresinde: En’âm’da: Zuhruf’ta: buyuruyor. Ama önce şunu bileceğiz: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir.” (Şûra 11) Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur. Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde benzeri yoktur. Zâtı, sıfatları ve fiilleri konusunda hiçbir şey Allah gibi değildir. Âyet-i kerîmedeki ‘misl’ kelimesinden anlıyoruz ki, Allah’ın değil aynısını düşünmek, O’nun benzeri bile yoktur. Zatı konusunda bu böyle olduğu gibi, sıfatları konusunda böyledir. O’nun sıfatlarına sahip hiç kimse yoktur. Fiilleri konusunda da O’na benzer kimse olamaz. Yani O’nun yaptıklarını yapacak yoktur, O’nun sıfatlarına sahip olan yoktur. Buna göre şöyle diyeceğiz: Allah semâvâttadır, Allah semâda-dır, ama bildiğimiz, bilmediğimiz varlıkların, gördüğümüz görmediğimiz maddelerin semâda oluşu gibi semâda değildir. Çünkü O hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey de O’nun misli değildir. Allah semâdadır ama meselâ yıldızın semâda oluşu gibi değildir. Allah semâdadır ama bulutun semâda oluşu, yahut kuşun semâda oluşu gibi değildir. Allah semâdadır ama Allah'ça bir semâda oluşla semâdadır diyoruz. Allah arzdadır da ama benim gibi mi? Hayır. Soba gibi mi? Evin arzda oluşu gibi mi? Hayır, Allah'ça bir arzda oluşla Rabbimiz arzdadır diyoruz. Rabbimizin sıfatları konusunda da aynı şeyleri söylemiyor muyduk? Meselâ bakın Allah’ın görmesi gibi konularda hiç problem çıkmamıştır. Allah’ın gördüğü konusunda tüm ümmet ittifak etmiştir. Ama nasıl gördüğünü bilmeyiz demiş ve işi bitirmişlerdir. Allah'ça görür demişler ve hiç de ihtilafa düşmemişlerdir bu konuda. Veya Allah işitir mi? Evet. Peki nasıl işitir? Allah'ça işitir. İşitmek için bizim gibi kulağa, ses ihtizazlarına ihtiyacı yoktur O’nun. Peki Allah'ın eli var mı? Bu sefer bocalamışlar. Acaba el mi ki? Desek mi ki? Demesek mi ki? Acaba mutlak mı, değil mi? Halbuki önceki gibi deseler iş bitecek. Yani evet, Allah elinden söz ediyor ama mahiyetini bilemeyiz, Allah'ça bir ele sahiptir deseler iş bitecek. Ama nedense kimi konularda bunu derken, nasılını bilmeyiz derken, kimilerinde akıllarına gelmiyor galiba. İşte burada da böyledir. Rahmân olarak, Rahmetiyle, ilmiyle, güç ve kuvvetiyle, Allah’ça bir sıfatıyla, Allah’ça bir var oluşla Allah hep yanımızda ve bizimle beraberdir. O’nu bir yerlere hapsetmeye hakkımız yoktur. Hadîd sûresinde şöyle buyrulur: Siz neredeyseniz o Allah sizinle beraberdir. Siz neredeyseniz, hangi ortamdaysanız, Allah sizin yanı başınızdadır, sizinle beraberdir. Rabb, Rezzak, Rahmân, Kâdir olarak hep bizimledir. Yerken, içerken, konuşurken, severken, küserken Allah hep yanımızdadır. Değilse şöyle bir beraberlik kurup seccade üzerinde bir Allah, duvara yazılmış bir Allah, saatte bir Allah ismi diyenler, sonra da ondan kurtulmak için ne yerde, ne gökte, ne sağda, ne solda, ne üstte, ne altta deyivermişler olmuş bitmiş. Allah bakın böyle düşünenlere buyuruyor ki: “Söyleyin bakalım: Sizler gökte olanın sizi yere batırıvermeyeceğinden emin mi oldunuz? Ondan güven içinde mi oldunuz? Yani bu konuda size bir garanti mi verdi Allah? Evinizin, semânızın, damınızın, üzerinize çöküvermesinden, bir anda Allah’ın sizi yerin kahrına gömüvermesinden emin mi oldunuz? Allah’tan bu konuda bir garanti, bir söz, bir ahit mi aldınız? Âd kavmine, Semûd kavmine, Firavunlara, Nemrutlara, Allah-la, Allah'ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşanlara bakmıyor musunuz? Onların başlarına gelenleri hiç düşünmüyor musunuz? Si-zin onlardan ne ruchâniyetiniz var? Hayrola, bir garantimi geldi size?” Yine uyarmaya, yine akılları erdirmeye devam ediyor Rabbimiz: 17. “Gökte olanın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarmamın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.” Yoksa, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? Başınıza taş yağmayacağına bir ga-rantiniz mi var? Ama yakında bu tehdidin ne mânâya geldiğini bilecek, anlayacaksınız. Gelin inat etmeyin! Gelin yalan saymayın! Bilesiniz ki ilk yalanlayanlar, ilk karşı gelenler sizler değilsiniz. Sizden öncede Rabbinizin âyetlerini, Rabbinizin hayat programını yalan sayanlar oldu. Bir zamanlar Rabbinizi örtmeye örtbas etmeye çalışanlar ol-du. Rabbinizi ve O’nun yasalarını kamufle etmeye, insanların gündemlerinden düşürmeye çalışanlar oldu. Sizden önce de din eğitimine yasaklar koyarak insanları Allah’a kulluktan uzaklaştırıp kendilerine, kendi yasalarına kulluğa çağıranlar oldu. Onlar başlarına gelenleri gördüler, anladılar. Bilesiniz ki pek yakında bu uyarının ne olduğunu, nasıl olduğunu sizler de bilecek ve anlayacaksınız. Sizler de yakında anlayacaksınız! Ölümünüzle anlayacaksınız. Geberince, kabre girince, dirilince, hesap-kitap döneminde, cehenne-me yuvarlanınca, ateşi kucaklayınca anlayacaksınız. Çünkü bakıyoruz ki bu âyetlerin kendilerine indirildiği insanlar üç sene sonra anladılar, beş sene sonra bildiler, hâlâ bilenler oluyor. Bu bilme işi şu anda da devam ediyor. Her geberen bunun farkına varıyor. 18. “Andolsun ki, bunlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Beni inkar etmek nasılmış?” Andolsun, öncekilerden yalanlayanlar oldu. Biliyorlardı, ama yine de inanmıyorlardı. Biliyorlardı alçaklar, ama yine de hayat programlarını bu bilgiye bina etmiyorlardı. Biliyorlardı ama yan çiziyorlardı. Ne oldu âkıbetleri bir bakıverin? Âd kavmi, Nuh kavmi, Hûd’un toplumu, Semûd kavmi, Tübba ve Eykeliler… Allah’a kafa tutmaya kalkışanların âkıbetleri ne oldu? Allah’ı örterek, Allah’ı gündemden düşürerek bir hayat yaşamanın neticesi nasıl olmuş bakmaz mısınız? Hay-di bunları görmüyorsunuz. Bunları düşünmek istemiyorsunuz da, peki şunu da mı görmüyorsunuz: 19. “Üzerlerinde kanat çırpan dizi dizi kuşları görmezler mi? Onları havada Rahmân olan Allah’tan başkası tutmuyor; doğrusu O, her şeyi görendir.” Üstlerinde kanatlarını açıp yumarak uçan kuşları görmüyor mu bu adamlar? Düşünüp anlamıyorlar mı ki onları havada Rahmân’dan başkası tutmuyor! Bakmıyorlar mı? Görmüyorlar mı? Buradaki bakmı-yorlar mı ifadesi, “ey insanlar! Bakın! Hemen evlerinizden dışarıya çı-kıp bakın!” demek değildir. Yani bir düşünün, fikir edin, tefekkür edin, akledin, düşünceniz yok mu sizin? Hiç düşünmüyor musunuz? Hiç değerlendirmiyor musunuz? Hiç gözlerinizin önüne gelmiyor mu? Şu kuşları havada Rahmân’dan başkası mı tutuyor? Onları böyle havada tutan, onları görüp gözeten, onlara basir olan Allah, elbette ki sizleri de olmanız gereken yerde tutacaktır. Onlara böyle bir düzen koyan Allah, elbette ki size de düzen koyacaktır. Onları düşünen Allah, elbette ki sizi unutmayacaktır. Onlara böyle bir yasa, böyle bir hayat programı belirleyen Allah, elbette ki sizi başıboş bırakmayacaktır. Bakın Rabbimiz kendisini ne kadar da güzel tanıtıyor? Çok uzaklara gitmeden, felsefe yapmadan, işi içinden çıkılmaz bir karmaşaya çevirmeden çok yakın çevremizden, çok kolay anlaşılacak ifadelerle kolayca kendisini anlatıyor. Halbuki bakıyoruz ki bugün Allah’ı tanıtmak için çırpınanların pek çoğu Kur’an'dan habersiz bir tanıtımı tercih ettiklerinden, bakın nerelerden deliller getiriyorlar? Efendim yok Morrisson delili, yok hudüs delili, yok bilmem ne delili... Allah’ınkinden hiç haberleri yok garibanların da, ondan böyle uzaklara gidiyorlar. Sanki Allah’ı, Allah’ın tanıtımından daha iyi tanıtacaklarmış gibi Allah’ın kitabını bırakıyorlar da, başka yerlerden deliller toplamaya, baş-ka şekilde din anlatmaya, felsefeler yapmaya ve insanların zihinlerini bozmaya çalışıyorlar. Halbuki bakın, Allah’ın kendini tanıtma usulü ne kadar da kolay, ne kadar da güzel! Bundan sonra buyurur ki Rabbimiz: 20. “Yahut, Rahmân olan Allah’ın dışında size yardımda bulunabilecek taraftarlarınız kimdir? İnkarcılar sadece aldanmaktadırlar.” Bu âyeti iki türlü anlıyoruz: 1- Rahmân olan Allah size bir zarar verecek olsa, size bir zarar ulaştırmayı murad etmiş olsa, sizi onun takdirinden koruyacak, kurtaracak bir ordunuz mu var? 2- Size zarar verecek ordulardan size gelebilecek muhtemel zararlara karşı sizi koruyacak Allah’tan başka koruyucularınız mı var? Kiminiz var sizin? Kime güvenip sığınıyorsunuz? Kimi koruyucu biliyorsunuz? Sığınağınız, korunağınız, barınağınız kim sizin? Allah size bir zarar ulaştırmayı dilese, ya da Allah berisinde yerdeki or-dulardan size bir zarar, bir hücum, bir saldırı gerçekleşse, ordular ü-zerinize yürüse, sizi yok etmeye yönelik tehlikeler söz konusu olsa, böyle bir durumda sizi koruyacak, kurtaracak Allah’tan başka ordularınız, yardımcılarımız mı var ki onlara güveniyor, sığınıyorsunuz? Sığınma, korunma deyince bunun üç öğesi vardır. 1- Sığınan, 2- Kendisine sığınılan, 3- Kendisinden sığınılan. Korunan, koruyan ve kendisinden korunulan. Korunan güçsüzdür, korunmaya muhtaçtır, sığınmaya muhtaç olandır. Koruyan, yani kendisine sığınılan, kendisinden korunma talep edilen varlık da güçlüdür. Kendisinden korunulan, sığınılan varlık da şerrinden, zararından korkulandır. Düşmanından gelebilecek tehlikelere karşı kendisini korumasını isteyen kişi sığındığı varlığın korunmak istediği varlığa karşı güç yetirebileceğine ve kendisini ondan gelebilecek zararlardan koruyabileceğine inanmıştır da onun için ondan kendisine sığınmaktadır. İslâm'da, İslâm inancında kendisine sığınılan varlık, sığınan varlıktan güçlüdür. İslâm'da sığınan mü’mindir, kendisine sığınılan, yani koruyan da Allah’tır. Çünkü Allah herkesten ve her şeyden güçlüdür, mutlak güç ve kudret sahibidir ve her şeyin yönetimi elinde olandır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin boyunlarındaki ipin ucu elinde Allah’ın elindedir. Onun içindir ki, mü’min ancak tüm varlıkların sahibi olan Allah’a sığınır. Ama şirk dininde, küfür mantığında ise bu tamamen farklı işlemektedir. Şirk inancında korunan puttur, tanrıdır, koruyan ise o puta tapan insanlardır. Put, aslında kendisini koruyamayacak kadar güçsüzdür, onu kulları korumaktadır. İşte görüyoruz put yapıyorlar, put dikiyorlar ve onu korumaya çalışıyorlar. Putu koruma kanunları çıkarıyorlar. Veya bir düzen koyuyor, ona tapınıyor, ama onu kendileri ko-rumaya çalışıyorlar. Yani tapındıkları, kutsadıkları bu düzeni kendi kendisini koruyamayacak şekilde güçsüz gördükleri için de onu koruma kanunları çıkarıyorlar. Müşrikler tarih boyunca böyledir, onların mantığını, gerçekten anlamak mümkün değildir. Beyinsiz adamlar, eğer bu put kendi kendini korumaktan acizse niye ona tapınıyorsunuz? Yok kendisine tapınılacak, kendisine sığınılacak kadar güçlü birisiyse, bırakın kendi kendini korusun, neden onu korumaya çalışıyorsunuz? Aman koruyun! Aman koruyalım! Aman sahip çıkalım! Aman onu birilerine yıktırmayalım diye niye ciyak ciyak ötüyorsunuz? Bırakın da kendi kendini korusun put, madem tapınılacak kadar güçlüyse. Bakın bunların durumunu Hac sûresi söyle anlatır: “Ey İnsanlar! Bir misâl verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” (Hac 73) Adamlar tapınmak için put yapıyorlar, onları korumak için odalara koyup kapılarını sıkı sıkı örtüyor, kilitliyorlarmış. Sonra anahtar deliğinden giren bir sinek putun burnundan bir bal parçası koparıp kaçıyormuş. Allah diyor ki, “o putlar kendi vücutlarından bir sineğin parça koparmasına bile engel olamıyor. Koparan da âciz, koparılan da. Tapınan da âciz, tapınılan da.” İşte şirk mantığı. Kendini bile korumaktan âciz, kullarının korumasına muhtaç bir puta tapınıyorlar. Yâsîn sûresinde Rabbimiz şöyle buyurur: “Allah’ı bırakıp da, kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” (Yâsîn 74,75) Bırakın o putlarının, o tanrılarının kendilerini korumalarını, aksine onlar, onlara gönüllü ordudurlar, diyor Rabbimiz. Aslında korunmaya muhtaç olanlar, koruyanlardan daha zayıftır. Ama: O Allah ki tüm kullarını koruyandır; kendisi kulları tarafından korunmaya muhtaç olmayandır. O Allah ki, tüm varlıklarını, tüm kullarını doyurandır, kendisi doyurulmaya muhtaç olmayandır. Çünkü Allah göklerde ve yerde tek Velîdir. Tüm varlıklar O’nun velâyeti altındadır. Tüm varlıklar O’nun koruması altındadır. Ama bakıyoruz, şu anda tüm müşriklerin tapınmaya çalıştıkları yapay tanrılar ve tanrıçalar hep kullarından beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun, kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından, “aman beni koruyun! Aman bana sahip olun! Aman beni yıkmak isteyenlere karşı beni koruyun! Beni yaşatın! Beni canlı tutun! Beni gündeme alın! Beni gündemde tutun” diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından, metbûlarından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek almadıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan, kullarından kendisine bir mozole istemedikçe, bir anıtkabir, bir piramit istemedikçe asla tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe yaşaya-maz. Tüm yapay tanrılar, tüm sahte velîler hayatlarını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki, kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Koruyan Allah’tır. Mü’min sadece Allah’a sığınmalı, sadece, Allah’a güvenmeli, sadece Allah’tan yardım dilemelidir. Çünkü kendisine sığınılacak tek varlık Allah’tır. Öyleyse kim zayıfmış, kim güçlüymüş? Kim sığınılması gerekenmiş, kime sığınılması gerekiyormuş? Ama böyle iken dünyada kim kime sığınmış? Kim kime kulluk etmiş? Kim kimin yasalarına sığınmış? Kim kimi imdadına çağırmış? Kim Allah’a, kim de örümceğin yu-vasına sığınmış? Kim Allah’a, kim de tâğutlara, A.B.D’ye sığınmış? Bu sığınılanlardan hangisi güçlüymüş? Hangisi sığınmaya değermiş, değmezmiş onu yarın anlayacağız. Ama bu dünyada kâfirlerin aldanmalarının odak noktası dünyadır. Dünya hayatıyla aldandılar. Dünyanın konumu aldatmaktadır onları. Peki ne tür bir aldanış bu? Onu kendilerinin zannediyor, ebedî zannediyorlar. Dünyanın konumu, kuralları onları aldatıyor. Çünkü im-tihan gereği, dünyanın konumu gereği hiç kimseye dokunmuyor Allah. Onun içindir ki, işledikleri günahlar yüzünden Allah’ı atlattıklarını zannederek aldanıyorlar. Ya da dünyanın içindekilere meylederek al-danıyorlar. Ya da belki en belirgini, dünyanın yönetimine Allah’ı karıştırmayarak aldanıyorlar. Yani Aristo'nun inandığı gibi hayata karışmayan bir Allah’a inanıyor ve aldanıyorlar. Bu tür aldanış içinde bir hayat yaşayanlara Allah şöyle diyor: “Ey kullarım! Bu tür safdillilikten, aldan-ma içinde olmaktan vazgeçip, gözünüzü bir açın da şu soruma cevap verin bakalım: 21. “Allah size verdiği rızkı kesiverirse, size rızık verecek başka kim vardır? Hayır; onlar, azgınlık ve nefrette direnmektedirler.” İstifade ettiğiniz tüm rızıklarınızı kesiverse Allah, onu size getirecek kim var? Kim getirebilecek o rızıkları size? Allah şu anda yiyip içtiğiniz, kullandığınız tüm rızıklarınızı kesiverse, onları size bulup ge-tirecek kiminiz var? Kime güveniyorsunuz? Kimden medet umuyorsunuz? Haydi bunları birilerinden bulsanız bile, birileri size yutacak hava bulsa, ısınacak, aydınlanacak güneş bulsa, yiyecek bulsa, ama onu yiyebileceğiniz ağızlarınızı alıverse Allah, hazmedecek organlarınızı, ağzınızı, midenizin fonksiyonlarını alıverse Rabbiniz, ne işe yarar bunlar? İşte görüyorsunuz, kimilerinin etini, şekerini alıvermiş Allah da, yiyebiliyorlar mı? Ağız var, mide var, şeker var ama yiyemiyorlar, değil mi? Hayır hayır! Onlar bir azgınlık içinde inada dalmışlar ve körü körüne direnmektedirler. Yani ne rızık verecek bir Allah’tan başka bi-rilerini bulduklarından, ne de buna bir yol, bir delil bulduklarından, ne kendilerini Allah’tan gelebilecek bir cezaya karşı koruyabilecek bir or-du bulduklarından filan değil, sadece azgınlıklarından ve inatlarından ötürü sapıyorlar. İnadına bir sapmayı yaşıyorlar. Yani bu kâfirler buraya kadar anlatılan kuşları gökyüzünde kimin tuttuğunu bilmediklerinden değil, üstlerindeki semâyı kimin kurduğunu, kendilerine bu kadar rızkı kimin verdiğini, kendilerini kimin koruduğunu bilmediklerinden değil, cahilliklerinden, Allah’ı tanımadıklarından değil, aksine bildikleri halde inadına bir sapıklık içindedirler. Aslında sorsanız, onlar da bunu anlatacak. Sorsanız, saatlerce bülbül gibi kendileri de bütün bunları anlatırlar, ama inatlarından, azgınlıklarından ötürü körü körüne bir sapıklığın, bir bocalamanın içinde yüzüp gidiyorlar. Allah sormaya, sorgulamaya devam ediyor. Bir de şunu söyleyin bakalım: 22. “Yüzükoyun sürünen mi, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi daha doğru yoldadır?” Bir adam düşünün ki yüz üstü sürünüyor, yüzünkoyu sürünüyor. Bir adam da düşünün ki, dosdoğru yolda düpedüz yürüyor. Şimdi bu mu doğrudur yoksa ötekisi mi? Hangisi doğrudur? Hangisi doğru yoldadır bunların? Yüzükoyun sürünerek gitmeye çalışan mı, yoksa ayakta düzgünce yürüyen mi? Ya da sürünerek bataklık içinde yol bulmaya çalışan mı doğru yoldadır, yoksa tesviye edilmiş, düpedüz bir yolda düzgünce yürüyen mi doğru yoldadır? Anlaşılan o ki, burada vahye sahip olan kişiyle vahiyden mahrum olan kişi anlatılıyor. Allah’ın kitabını tanıyan, kitapla yol bulan, hayatını Allah'ın kitabına sorarak bulan, kitapla yürüyen mü’minle kitabı diskalifiye ederek, kitabı tanımayarak, kitaba müracaat etmeyerek kendi kendine yol bulmaya çalışan kâfirin karşılaştırılması yapılmaktadır. Burada “seviyy” kelimesi üzerinde biraz duralım. “Seviyy”; Tam, eksiksiz, kusursuz ve eşit mânâlarına gelen Kur'anî bir terimdir. Sıfat olduğu kelimeye göre değişiklik göstermesine rağmen, genel-likle mânâsı olumludur; mükemmellik ifade eder. Kelime Kurân-ı Kerim'de sadece bu sûrede değil, başka sûrelerde de geçmektedir. Seviyy, yol mânâsına olan "sırat" kelimesiyle birlikte kullanıl-dığı zaman dosdoğru (müstakim) mânâsına gelir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de "Babacığım, bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi; bana uy, seni dosdoğru bir yola ileteyim " (Meryem,43). De ki: Herkes gözetle-mektedir. Gözetleyin (bakalım), dosdoğru yolun sahipleri kimdir, doğru yolda olan kimdir, bileceksiniz” (Tâha,135) Bu dosdoğru yolun özelliğini müfessirler şöyle belirlemektedir-ler: "Dosdoğru, isteklerin en ulvîsine ulaştıran, kötülenmeye ve alçal-maya götüren sapıklıktan uzaklaştıran yoldur.” Yâni; "Dosdoğru, mer-tebelerin en yücesine ulaştıran, sapıklıktan kurtaran, en uzak nokta-sında bile asla cehalet bulunmayan, eğrilik bulunmayan, aksine düm-düz olan yoldur." İşte burada yine yolla, fakat yolda yürümekle ilgili olarak se-viyy kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. "Şimdi, yüzüstü kapanarak yürüyen mi doğru gider; yoksa yolda dosdoğru yürüyen mi?" Ayrıca bu yürüyüş, "Dimdik, ayak sürçmesinden, tutukluktan sâlim olarak" di-ye tarif edilmektedir. Seviyy kelimesi, "racül" kelimesiyle kullanıldığı zaman hilkat mükemmelliği ifade ettiği görülür. Bunun için Kur'an-ı Kerimde: (Mer-yem) onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de rûhumuzu (Ceb-raili) ona gönderdik; O, Meryem'e mükemmel bir insan şeklinde gö-ründü. Meryem dedi ki: "Ben senden, çok esirgeyici (Allah’a) sığınırım. Eğer (Allah'tan) korkuyorsan (bana dokunma.)" Ruh ise: "Ben, sadece Rabbimin elçisiyim. Sana tertemiz bir erkek çocuk hediye edeyim diye (geldim)"dedi" (Meryem,17-15-19). Zemahşeri bu konuda şöyle demektedir: "Melek, Hz. Merye-m'e mükemmel yaratılışta, dalgalı saçlı, parlak güzel yüzlü genç bir adam şeklinde göründü. Mükemmel insan şeklinde hiçbir şey eksik değildi. İnsan şeklinde görünmesi, Meryem'in onun sözünü dinleyip korkmaması içindi. Melek şeklinde gelseydi belki ondan korkacak; sö-zünü dinlemeyecekti. Bu çok güzel insan karşısında Allah'a sığınıp Allah'ın korkusunu hatırlatması Hz. Meryem'in iffet ve takvasına delil-dir. Meleğin bu şekle girmesi, aynı zamanda, Hz. Meryem'in iffetini imtihandır." Seviyy kelimesinin bu son manâsıyla ilgili olarak şu hadis-i şerifleri görüyoruz: Rahimde nutfenin kırk gece geçirmesinden sonra ona müvek-kel kılınan melek Cenabı Hakka; "Ya Rabbi, organları tam (seviyy)mi olacak, yoksa sakat (gayri seviyy) mi?" diye sorar. Allah onu ya tam yaratır, yahut sakat" (Müslim, Kader, 4). Ebû Hüreyre (r.a)'den: Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Varlıklı kişi için de, kuvvetli (seviyy) kişi için de sadaka almak helâl değildir". İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre güçlü ve sağlam kişi zekât alamaz. Hanefilere göre havaic-i asliyesinden fazla malı ol-mayan böyle birisine zekât verilebilir. Çalışabilecek durumda olan kimse, yıllık nafakaya sahip olamayacak kadar fakirse, çalışmasa bile kendisine zekât verilir (Sünen-i İbn Mace Terc. ve Şerh, H. Hatiboğlu, V, 175). 'Seviyy', işi düzgün olmak, bir şeyi düzgün yapmak, iki şeyi birbirine eşit kılmak anlamına gelen 'seviye' fiilinden türemiştir. 'Se-viyy', sözlükte; düzgünlük, normallik, beraberlik, adâlet ve insaf gibi anlamlara gelir. Kur'an'da olumlu bir mânâda kullanılır ve mükemmelliği, kusursuzluğu ifade eder. Kur'ânî bir kavram olarak 'seviyy', dosdoğru, isteklerin en yücesine kavuşturan, insanı alçaltan sapıklıklardan uzaklaştıran yol demektir. Bir başka deyişle 'seviyy', üzerinde eğ-rilik bulunmayan, câhillikten uzak, dümdüz yoldur. Bu yol şüphesiz ki Allah'ın yoludur. Allah'ın yolu her türlü 'ıvec'den uzaktır. Ivec: Eğri büğrü, çukur, tümsek, virajlı, gidilmesi zor yollara verilen addır. Allah'ın doğru yolu böyle değildir. O'nun yolu seviyy'dir. Yani, dümdüzdür, eğriliği yoktur, çakır-çukur değildir, üzerinde yürümek kolaydır ve aynı zamanda emniyetlidir. İlâhî yolun sahibi Allah, kendi yolunu 'sırat-ı müstakîm veya sıratı's-seviyy' olarak tanımlıyor. En doğru, en pürüzsüz, en sağlam, en güvenilir ve rüşd yolu, Allah'ın yoludur. Diğer bütün yollar 'ıvec' ile eğrilik ve eksiklikle doludur. Evet âyet-i kerime çok açıktır. Bu yürüyüş düzgündür, ayak sürçmesinden uzaktır, tereddüdü yoktur, korkusuzdur. Bu da Allah'ın verdiği 'doğru yolda'ki hidâyettir. 'Seviyy' kelimesi hadislerde, organ-ların sağlamlığı, mal yönünden kuvvetli olmak, eşitlik hakkında da kul-lanılmıştır. Türkçe'de kullanılan 'seviye, müsâvi, tesviye, müsâvât' ke-limeleri de aynın kökten gelmektedir. Ama bu âyeti sûre bütünlüğü içinde düşünürsek, o zaman şöyle dememiz daha uygun olacaktır: Semâdan emin olmayıp, gökte olanın her an azap göndererek kendisinin defterini dürebileceğinden korkarak Rabbine yalvaran insan mı doğru yoldadır, böyle bir mü’min mi emindir, emniyettedir, yoksa gökte olanın kendisine indireceği azaba aldırış etmeden bir hayat yaşayarak kış sineği gibi gökten başına geleceklerden habersiz helâkini bekleyen kâfir mi daha doğru, da-ha emin bir yoldadır? Veya tüm rızıkları verenin Allah olduğunu bilip O’na minnet duyan, O’na kulluk eden, O’na teşekkür eden, O’nun is-tediği bir hayatı yaşamaya çalışan bir mü’min mi, yoksa tüm bu nimetlerin vericisine karşı nankörce bir hayat yaşayan kâfir mı doğru yolda-dır? Veya gökyüzündeki kuşları Allah’ın tuttuğunu, onları Allah’ın koruduğunu bilip de buna güç yetiren Allah’ın aynı zamanda kendisine de güç yetireceğini anlayan, kavrayan ve bu büyük otoriteye teslim olan kimse mi daha doğru yoldadır, yoksa aklını kullanmayarak bu gerçeği anlayamayan, bunun için de kendi kendini putlaştıran, kendi kendine hayat programı yapmaya kalkışan kâfir mi daha doğru yoldadır? Semâvât ve arzı düzenleyen Allah’ın kendi hayatını da düzenleyeceğine inanan ve Allah’ın sistemine teslim olan bir mü’min mi doğru yoldadır, yoksa kendi kendini putlaştırıp, kendi hevâ ve heveslerini Allah yasalarına tercih eden kâfir mi? Allah bizi vicdanlarımızla hesaplaşmaya çağırıyor. İyi düşünün ve cevap verin, buyuruyor. 23. “Ey Muhammed! De ki: “Sizi yaratan sizin için kulaklar, gözler ve kalpler var eden O’dur. Ne az şükrediyorsunuz!” O Allah ki sizi yarattı. Sizin varlığınız, vücudunuz, hücreleriniz O’ndandır. Ne analarınız, ne babalarınız, ne toplum, ne şu, ne bu… Sizi Allah yarattı. Sizi yarattı ve üstelik size şükrü gerçekleştirebilecek bir hayat tarzı verdi. Yaratıcınıza karşı kulluk görevinizi icra edebileceğiniz göz, kulak ve kalp verdi size. O halde sizler ne kadar da az şükrediyorsunuz? Yani bunları, bu Allah’ın size verdiği kulluk vasıtalarını ne kadar da az kullukta kullanıyorsunuz? Allah’ın size verdiklerini ne kadar da az Allah için kullanıyorsunuz? Şükür, nimet vereni bilip onu açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfr’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemektir. Küfür kavramının, inkâr ve nimet sahibini gizlemeyi de ifade ettiğini hatırla-yalım. Küfür kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler ve-ren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, şükür kelimesi de i-man etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder. Şükrün zıddının Kur’an’da “küfür” ke-limesiyle tanımlanmasından, şükretmenin Allah katında ne kadar ö-nemli olduğu ve bu ibadetten uzaklaşmanın ne kadar büyük problem olduğu açıkça anlaşılır. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faali-yetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bu-nun için Allah Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir. Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir. Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı ni-met sahibi Allah'ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder. Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmez-likten gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmak-tır. Şüphesiz bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dö-nüşmesiyle yerine getirilir. Bazı âyetlerde 'şükür' kelimesinin iman et-menin, 'küfrün ise inkâr etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz. İnsan şükretmek veya küfretmek noktasında denenmektedir: “Hiç şüphesiz Biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan do-layı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu gösterdik; (artık o) ya şükredici olur ya da nankör olur.” (İnsan, 2-3) Bu âyette şükretmenin imanla, şükretmemenin ise küfürle eş tutulduğu açıkça görülmektedir. Allah (c.c.) mü’minleri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve verdiği nimetleri hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Sınava tutulan mü'minlerin başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, insanlardan eziyet görür-ler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder. Allah, insana sayısız nimetler vermiştir. Bu nimetlerle insanları sınamaktadır; insan şükür mü edecek, nan-körlük mü? Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler: a- Dil İle Şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi oldu-ğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehadeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’-an okuma ve dil ile Allah’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir. b- Kalp İle Şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah oldu-ğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır. c- Fiil (Aksiyon-Eylem) İle Şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’n-dan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İs-lâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulama-dır, eylemdir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kul-larını da faydalandırmaktır. “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun di-linde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.” Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerle-şince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur. Göz, kulak ve kalp; insanın dış âlemle irtibatı, iç alemden haberdar olması bu üç bölge ile alakalıdır. Bizim çevreyle ilişkimizi bu üç bölge ayarlar. Göz ve kulak, kalbin dışa açılan iki penceresidir. Kalp de, kişide iman ve küfür, kabul ve ret makamıdır. Meselâ içkiyi sevmemek, zinadan nefret etmek, fâizden tiksinmek, imanı, kulluğu benimsemek, küfrü reddetmek, namazı sevmek, cihattan hoşlanmak bu üç bölgenin sorumluluk alanı içine girer. İnsan sûresinde, Rabbimiz, “biz insanı bu imtihana müsait ya-rattık, ona göz ve kulaklar vererek onu görsel ve işitsel âyetlere mutabakat edebilecek biçimde yarattık,” buyurur. İnsanın imtihanına konu olarak görsel ve işitsel türden âyetler yarattık. Ona bu âyetleri okuyabilecek, görüp değerlendirebilecek gözler ve kulaklar verdik buyurur Rabbimiz. Yine İsrâ sûresinde de şöyle buyurmaktadır: “Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” (İsrâ 36) Göz, kulak ve kalp hepsi bu işten sorumlu olacaktır. İnsanın sorumluluğunun temel merkezi de işte budur. Değilse insanda sadece bu iki duyu organı yoktur. Meselâ tat alma, dokunma, koklama du-yusu gibi başka duyular da vardır ama kalp ve onun dışa açılan iki penceresi olan göz ve kulak, insanın insanca yaratılışının, ya da mükellef oluşunun gerçekleştirilmesidir. Semi’ ve basîr olmayan bir kişi sorumlu değildir. Yani gözleri görmeyen ve kulakları işitmeyen bir kişi dinen sorumlu değildir. Çünkü bu kişi Allah’ın görsel ve işitsel âyetlerine mutabakat edecek göz ve kulağa sahip değildir. Rabbiniz sizi böyle yaratığı halde, size bunca nimetler verdiği halde sizler bunları ne kadar da kullukta az kullanıyorsunuz? Allah size kendisine karşı kendisinin istediği kulluğu icra edebilecek vasıtalar vermişken, siz bunları nerelerde kullanıyorsunuz, bunu bir düşünün. Allah size kulak vermiş ve sonunda bu verdiğimle sizi hesaba çekeceğim buyurmuş. Acaba Allah’ın kullukta kullanın diye verdiği bu kulağı nerelerde kullanıyoruz? Bir düşünün… Bu kulağı kimlere verdik bugüne kadar? Kimlere kulak verdik bugüne kadar? Hanıma kulak verdik, çocuğa kulak verdik, amire, fısıltılara, dedikodulara, çevreye, TV'ye, bize lazım olana olmayana kulak verdik. Kimlere kulak vermedik ki bugüne kadar! Peki onlar mı verdi bize bu kulağımızı ki, onlara veriyoruz onu da, Bakara’ya, Âl-i İmran'a, Nisâ'ya, Mülk'e ve Rasûlul-lah'a vermiyoruz? Allah’ın size verdiği gözünüzü kimlere ve nelere veriyorsunuz? Kalplerinizi kimlere açıyorsunuz? Kimlere gönül veriyorsunuz? Kalplerinizi o kalplerinizin sahibine mi açıyorsunuz, yoksa başkalarına mı kaptırıyorsunuz? Kimleri daha çok seviyorsunuz? En çok Allah’ı mı seviyorsunuz, yoksa Allah sevgisine yer kalmayacak biçimde kalplerinize başka şeylerin sevgilerini mi dolduruyorsunuz? Halbuki bakın Allah buyuruyor ki: “Allah insanın göğsünde iki kalp koymamıştır.” (Ahzâb 4) Allah insanın göğsünde iki kalp kılmamıştır. On tane kalbimiz yoktur ki, her birinin sevgisini birilerine dağıtalım, her birini birilerine verelim. Bir tek kalbimiz vardır. Gerçi bu âyet zıhar âyetidir. Yani kişinin kalbinde anayla karısını ayırmasını emreden bir âyettir. Kişinin bir tek kalbi vardır ve orada anasıyla karısını ayırmalıdır. Anasını karısı gibi, karısını da anası gibi kabul etmemelidir. Anasını karısı yerine, karısını da anası yerine koymamalıdır. Yani kişi tek olan kalpte anayla karısını karıştırmamalıdır. Karısının beden organlarını anasının organları yerine koyarak zıhar yapmamalı ve kalbinde konum olarak ka-rısını anası yerine koyarak ona itaat etmeye kalkışmadığı gibi, anasını da karısı konumunda görerek ondan hizmet beklemeye kalkışmamalı, kalpte bu ikisinin fonksiyonlarını ayırmalıdır. Nasıl ki insanda bir tek kalp vardır ve o kalpte kişi nasıl ki ananın yeriyle hanımının yerini karıştırmamalıysa, hanımın yerini ayrı, ananın yerini ayrı tutmalıysa, işte aynen bunun gibi kişi tek olan kalbinde Allah sevgisiyle başka şeylerin sevgisini de karıştırmamalıdır. Kalbinde Allah sevgisiyle para sevgisini, Allah sevgisiyle efendi sevgisini, şeyh sevgisini birbirine karıştırmamalıdır. Dünya ile ahireti karıştırmamalı, para ile namazı, bâkîyle fâniyi, Allah’la başkalarını, Allah’la babayı, Allah’la kocayı, Allah’la âmiri, Rasûlullah sevgisiyle şeyhi, Al-lah sevgisiyle başka şeylerin sevgisini, Peygambere itaatin yeriyle, efendiye itaatin yerini ayırmalıdır. Allah insanda iki kalp yaratmamıştır ki, birini Allah’a, ötekisini de başkalarına versin. Mülk sûresinde Rabbimiz kendisini bize tanıtmaya devam ediyor. Eğer şu anda sadece Mülk sûresinde kendini bize tanıttığı kadar bile Allah’ı tanıyan bir toplum olabilseydik, şu andaki durumumuzdan çok farklı olacaktık. Sadece bu sûrede anlatıldığı kadarıyla bile Rab-bimizi tanıyabilmiş olsaydık, inanın çok şey değişecekti hayatımızda. Bakın Rabbimiz yine kendini bize tanıtıyor: 24. “Sizi yerden yaratıp yayan O’dur ve O’nun huzurunda toplanacaksınız.” O Allah ki, sizi arzda tohumladı. Arzda sizi ekip tohumladı, yeryüzünde sizi yayıverdi, dağıtıverdi de kiminiz Konya'da, kiminiz Karaman’da, kiminiz Kars'ta, Kayseri'de, kiminiz Çin'de, Almanya’da, Mançurya'da buluverdiniz kendinizi. Herkes için bir yer, bir yurt, bir vatan kılmıştır Rabbimiz. Herkes vatanında yaşar ve herkes için vatanı değerlidir. Yani, “ya Rabbi! Beni neden filan aileden getirmedin? Keşke beni falan babadan ve anadan dünyaya getirseydin!” Veya, “ya Rabbi beni İstanbul’da imtihan etseydin!” “Beni asr-ı saadette dünyaya getirseydin!” “Beni kadın olarak, erkek olarak yaratsaydın!” gibi bir itiraz hakkımız yoktur. Bir yerlerde dünyaya getirir, bir yerlerde yaşatır, bir yerlerde öldürür Rabbimiz bizi.. Bakın buraya kadar Rabbimiz en güzel bir biçimde kendini anlattı. En güzel bir biçimde hakkı ortaya koydu. Ancak Rabbimiz hiç bir itiraza mahal bırakmayacak, hiçbir şüpheye imkân bırakmayacak bir biçimde hakkı anlatınca, hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koyunca, insanların küfürleri bitecek, insanların hışımları, inatları sona erecek ve tamam doğruyu anladım, hakkı anladım ve iman ettim diyeceklerini zannetmeyin sakın. İnsanların hemen hakka teslim olacaklarını beklemeyin. Bakın buraya kadar anlatılanlarla ne güzel hak ortaya konuyordu. Rabbimiz kendisini ortaya koyarak, “ey kullarım! Bakın işte böyle bir Allah’la karşı karşıyasınız! Böyle bir kulluk yapacaksınız! Böyle bir Allah’a teslim olacaksınız! Böyle bir Allah’a döndürüleceksiniz! İşte bu Allah sizi hesaba çekecek! Öyleyse sakın ha sadece Rab-binize kul olun! Sadece Rabbinizin sözünü dinleyin! Rabbinizden başkalarının sözünü dinlemeye meyliniz olmasın! Allah’a karşı yan çizip kulluktan kaçmayın!” denince, bakın hâlâ insanlardan kimileri ne di-yorlar? 25. “Doğru sözlü iseniz, bildirin bu azap sözü ne zamandır?” derler.” “Doğru söyleyen kimselerseniz, ne zaman bu azap? Hani niye gelmiyor bu azap ya? Eğer ciddiyseniz haydi o azabı getiriverin bakalım! Hani nerde o? Olmaz böyle şey! Hikâye bu dedikleriniz! Kesinlikle böyle bir azap yoktur! Kesinlikle bize bir son gelmeyecek! Kesinlikle öldükten sonra tekrar dirilme olmayacak! Masal bunlar!” diyorlar. Belki bu inkarlardan en hafifi Yahudilerinkidir. Ne diyordu Yahudiler: “Bu Yahudiler bize ateş sadece sayılı birkaç gün do-kunacaktır dediler.” (Bakara 80) “Ateş bize ancak sayılı günler dokunacaktır. Bizler sadece sa-yılı birkaç gün cehenneme uğrayacağız. Belki kısa bir müddet, işte birkaç gün belki yanar, sonra doğru cennete gideriz” diyorlar. “Eğer doğru sözlülerseniz, hani ne zaman ya bu azap?” Bu soru gerçekten onu öğrenmek niyetiyle sorulmuş bir soru değildir. Ya-ni adamların dertleri, azabı, ahireti öğrenip ona iman ve amele yönel-mek değil. Adamların derdi onunla dalga geçmek, alay etmek, inkar etmek. Bakın Allah buyuruyor ki: 26. “De ki: “Onu bilmek ancak Allah’a mahsustur. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” “Peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları! Size bu tür sorular sorarak dalga geçmeye çalışanlara deyin ki, ilim ancak Allah’ın yanındadır. Bunun ilmi Allah’a aittir. Sizler bu tür gaybî soruları bize sormakla ne kadar cahiller olduğunuzu ortaya koyuyorsunuz. Yanlış kapı çalıyorsunuz. İlim, Allah katındadır.” Buradaki ilim, kıyamet mânâsınadır. Nâziât sûresinde şöyle buyrulur: “Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman gelip çatacağını sorarlar. Nerde senden onu anlatması? Onun müntehası Rabbine aittir.” (Naziat 42,43) “Ey Peygamberim, o ne zaman demir atacak? diye sana kıyamet vaktini soruyorlar. Kıyametin ne zaman gelip beyinlerinde patlayacağını soruyorlar.” Müşrikler zaman zaman gelip Rasûlullah Efendimizden bunu soruyorlardı. Ama bilgilenmek, bu bilgilerini amele dönüştürmek ve hazırlık yapmak, o kıyametten korunmak maksadıyla değil de, alay etmek, alay konusu yapmak için soruyorlardı. Âyetin ifadesinden de bunu anlıyoruz. Bakın Allah diyor ki: “Sen nerden bileceksin bunu peygamberim? Seni ilgilendirmez ki bu konu! Senin bilebileceğin, senin elinde olan bir konu değil ki bu sana soruyorlar!” “Onun müntehası Allah’tır. Yani kıyametin müntehâsı Allah’tır. Bu sorunun müntehâsı Allah'tır, Allah'ta biter bu konunun bilgisi. Ya da bırak peygamberim, bu alçaklar sorabildikleri kadar sorsunlar! Sen bu beyinsizlerin yaptıklarına üzülme! Ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda benim huzuruma gelecekler ve ben onlara ne yapacağımı biliyorum!” Kıyametin ilmi sadece Allah katındadır. Bunu ne peygamberin, ne de bir başkasının bilmesi mümkün değildir. Yani bu işin müntehâsı, sonu Allah'ta biter. Onun ne zaman vuku bulacağı beni ilgilendir-mez, deyiverin. Peygamber Efendimizin ya da içimizden birisinin birine, aman dikkat et, öleceksin ve hesap, kitapla karşı karşıya gelecek-sin diyebilmesi için, yani ölmeden önce durumunu düzeltip işlerini yo-luna koymasını tavsiye edebilmemiz için, illa da onun ne zaman öleceğini bilmemiz gerekmez. Kesin onun bir gün gelip öleceğini ve hesaba çekileceğini bilmemiz yeterlidir. Peygamber de (a.s) zamanlarını bilmese de onların mutlaka bir gün öleceklerini bildiği için böyle diyor-du. “Ben sadece sizin için açık bir uyarıcıyım. Benim görevim size ne zaman öleceğinizi, ne zaman hesaba çekileceğinizi, kıyametin ne zaman kopacağını bildirmek değildir. Ben ancak kesin bildiğim bir ko-nuda beni dinleyenler, Rablerine iman eden ve Rabblerinden haşyet duyanlar, içi titreyerek korkanlar için bir uyarıcı ve bir korkutucuyum. Benim bunun ötesinde herhangi bir görevim, bir sorumluluğum yoktur.” Peygamber açık bir uyarıcıdır. Peygamber (a.s), dini açık anlatır. Allah’ın Resûlü eğri büğrü anlatmaz, yamuk yumuk konuşmaz, dolambaçlı yollarla, dolambaçlı ifadelerle söyleyeceğini söylemez. O, açık ve net söyler. Öyleyse bizler de açık uyaralım insanları. Dolambaçlı yollar yerine açık ve net olalım. Allah’ın dinini açık ve net ortaya koyalım. Allah’ın elçileri dini çok açık ve net ortaya koydular. Dini açık olarak anlatmayı şöyle anlamaya çalışıyoruz: Dini a-çık anlatmak demek, dini Allah ve Resûlü’ne anlattırmak demektir. Di-ni, Kur’an ve sünnete anlattırmalıyız. İnsanları uyarırken Allah’ın âyetleri ve Rasûlullah'ın hadisleriyle uyarmalıyız. Direk âyet ve hadislerle uyarmalıyız. Çünkü dini en güzel anlatan Allah ve Resûlü’dür. Bir de uyarırken, dini anlatırken Allah ve ResûlüR