5. “Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanladı ve arkalarından çeşitli topluluklar da yalanlamışlardı. Her ümmet kendi peygamberlerini susturmak için yakalamaya yöneldi. Hakkı bâtılla yok etmek için boşuna mücâdele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim. Bakın ki benim cezalandırmam nasılmış?” Bakın burada Rabbimiz âyetlerle mücâdele eden, Allah’la savaşa tutuşan insanların âkıbetlerini ortaya koymak için tarihe intikal ediyor. Tarihin sahibi olan Allah, zamanın sahibi olan Allah tarihi gözlerimizin önüne seriyor. Bir tarih sunuyor Allah burada bize. Ama sadece geçmişi sorgulamak için değil, aynı zamanda geleceği de sorgulamak için. Geçmişi sorgulayan, ama aynı zamanda geleceğe de ışık tutan bir tarih sunacak Rabbimiz. Bizi bu tarihle yüzleştirecek ve ibret alıp aynı duruma düşmememiz için bize bir mesaj sunacak. Daha önce Nuh toplumu da yalanladı Allah’ın âyetlerini. Nuh toplumu da Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın peygamberiyle savaşa tutuştu. Nuh'a (as) ve ona inanan bir avuç müslümana nazaran o toplum çok güçlüydü. Ama bu güç onları kurtaramadı. Peygamber karşısında güçlü görünen o toplumu, Allah dağlar gibi yükselen sularla yakalayıverdi. Onlar karşısında güçsüz gibi görünen peygamberini ve müslümanları gemide kurtarırken, ötekileri dağlar gibi dalgaların arasında yok ediverdi. Sonra onun arkasından başkaları da yalanladılar. Meselâ Âd kavmi… Bu toplum da villalarına, köşklerine gömülüp, yapıştıkları hayata güvenerek Allah’ın âyetlerine karşı savaş açtılar, hayatlarını Allah’ın âyetlerine kalkan yaptılar. Güçlerine, kuvvetlerine güvenerek Allah’ın âyetleri karşısında ısrarla kendi hayatlarını savundular. Kendilerine Allah’ın âyetlerini sunmaya çalışan Allah’ın elçisine ihtiyaçlarının olmadığını, onsuz da hayatlarını düzenleyebileceklerini iddia ettiler. “Bizim Allah’a da, kitabına da peygamberine de ihtiyacımız yoktur,” dediler. Allah’ın âyetlerine rağmen, kendileri kendi hayatlarına program yapmaya kalkıştılar da, Allah da onları yakalayıverdi. Neyle yakaladı Allah onları? Hakka sûresi bakın onu şöyle anlatır: “Âd kavmine gelince, kasıp kavuran bir fırtına ile helâk edildiler.” (Hakka 9) Âd kavmini de Rabbimiz "Sarsar" denen çok soğuk bir rüzgarla, bir fırtınayla, ya da taş yağdıran azgın, atiye bir fırtınayla helâk etti. Allah yedi gece ve sekiz gün onlara musallat ettiği bir rüzgar gönderdi. O rüzgar onların üzerlerine esip durdu, yâni salladı durdu orayı. Her şeyi birbirine vurdu, her şeyi birbirine kattı, her şey yerle bir oldu. Yirmi-otuz metre boyundaki insanlar, sanki içi boş hurma ağaçları gibi diz üstü çöküverdiler. Sonra Semûd kavmi, Hz. Salih’in toplumu. Bu toplum da Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye girdiler. Ekonomik güçlerini, paralarını, servetlerini tanrılaştırıp bunun aksini söyleyen Allah’ın âyetlerine, toplumlarında geçit vermemeye çalıştılar. Özellikle Allah’ın peygamberine verilen deve âyetine tahammül edemediler. Allah’ın âyetini yok etmeye çalıştılar da, Allah da o toplumu taağıye ile yakalayıverdi. Ta-ğıye belki bir ses, belki bir sayha, belki de bir titreşim bilemiyoruz; belki de “geberin!” diye bir ses. Allah bir sarstı ki yerlerini yurtlarını, o kıyamet kopsa da yıkılmaz bildikleri köşkleri, villaları yerle bir oluverdi. Sonra ahlâksızlığı, fuhşu doruk noktaya çıkaran, şehvetlerini putlaştıran ve buna imkân tanımadı diye Allah’la, Allah’ın âyetleriyle savaşan, onları yok etmeye çalışan Lût kavmini de yakalayıverdi Allah. Onlardan önce, onlardan sonra yeryüzünde hâkimiyeti, rubû-biyeti kendilerinde gören, yeryüzünde tanrılık taslayan, Allah’ın arzında Allah’ın kullarının, Allah’ın âyetleri istikâmetinde bir hayat sürmelerine izin vermeyen, Allah’ın arzında, Allah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ın kullarını Allah’a ibadet ve itaatten koparıp kendi kanunlarına tapınmaya zorlayan ve bu yüzden de onları bir kaosa düşürmemek için onlara Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışan ve böylece Allah’ın âyetleriyle savaşa tutuşan Firavunların, Nemrutların hepsini yakalayıverdi Rabbimiz. Bazen bir rüzgar, bazen bulut, bazen bir ses, bir sayha, bir çığlık, bazen su, bazen bir sinek, bazen bir deniz, bazen da birkaç tane melekle yakalayıverir Allah. Tarih bunun şahitleriyle doludur. Bunların hepsi de sonunda mağlup oldular. Hepsi de ellerindeki güç ve kuvvetlerinin, imkân ve saltanatlarının hiçbir işe yaramadığını, kendilerini kurtaramadığını gördüler. Hiçbirisi Allah’ın âyetlerini yalanlamalarının ve onlarla savaşa tutuşmalarının karşılığı olarak Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azaptan kurtulamadılar. Rabbimizin ifade buyurduğu gibi, hepsi de kendi peygamberlerini susturmak için onları yakalamaya yöneldiler. Peygamberi susturmak için harekete geçtiler. Peygamberi susturdukları zaman rahatlayacaklarını zannettiler. Meselâ bakın Şuara sûresinde anlatılır: “Dediler ki ey Nuh! (Bu dâvâdan) Vazgeçmezsen iyi bil ki taşlanmışlardan olacaksın.” (Şuara 116) Diyorlar ki Allah’ın elçisine: “Eğer vazgeçmezsen, eğer bu işe bir son vermezsen, senin canına okuyacağız.” Kime diyorlardı bunu? Peygambere. Yâni teklifsiz bir dâvetçiye, hatasız bir insana, günâhsız bir insana diyorlardı bunu. Hatasızlığın doruk noktasında olan bir örneğe, bir peygambere diyorlardı bunu. “Vazgeç bu işten! Bırak bu yolu.” Peki neden diyorlardı bunu? Dertleri neydi bu adamların? Çünkü peygamber onların aralarında var olduğu, Peygamber onların arasında görevini yerine getirdiği sürece onlar bundan rahatsız oluyordu. Onun varlığından, onun mesajından rahatsız oluyorlardı. Onun varlığından, onun konumundan, durumundan ötürü onların programları, onların anlayışları bozuluyordu. Çünkü Hz. Nuh vardı ortada. Nuh (a.s) oldukça, mesajını etrafa yaydıkça, varlığını sürdürdükçe, yanlışlıklar fark edilecekti. Hak ortada olunca, tüm bâtıllar fark edilecekti. Hz. Nuh kriter olarak, kıstas olarak bulunacak ve onun varlığıyla tüm bozukluklar kendini gösterecek ve sırıtacaktı. İşte bunun için, onun varlığına tahammül edemiyorlar ve onu yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Peygambere hayat hakkı, söz hakkı tanımadılar. “Toplumda herkes fikrini açıklayabilir, ama peygamber asla konuşamaz,” dediler. “Her türlü sistem uygulanabilir, herkesin fikri denenebilir ama peygamberin sistemine kesinlikle geçit yoktur,” dediler. Allah’ın arzında Allah’ın elçilerine hayat hakkı tanımadılar. Peygamberle savaştılar. Ama bu savaşta kiminle savaştıklarını unuttular. Karşılarında sadece peygamberin olmadığını unuttular. Giriştikleri bu savaşta karşılarında sadece gariban Müslümanların olmadığını unuttular. Gerek peygamberle, gerekse müslümanlarla savaşırken, karşılarında Allah’ın bulunduğunu hesaplamadılar. Zannettiler ki, karşılarında sadece peygamber var, zannettiler ki karşılarında sadece gariban ve güçsüz müslümanlar var. Bunu hesaplamadılar, Allah da onların defterlerini dürüverdi. Bugün de aynen böyledir. Yeryüzünde müslümanlar yaşadıkları, misyonlarını icra ettikleri sürece, kesin biliyorlar ki bâtılların yaşamasına imkân kalmayacak. Onun içindir ki, müslümanın varlığını, hakkın varlığını ortadan kaldırabilmek için, bu kâfirler de ellerinden geleni arkalarına koymayacaktır. Kriteri, kıstası yok etmek için ne gerekiyorsa yapmaya çalışacaklardır. Meselâ koskoca bir okulda iki tane kız çocuğunun başını örtmesine bile tahammül edemiyorlar. Niye? Ne olacak iki bin kişi açıkken, ha iki tanesi de kapanıversin. Ne olur bundan? Hayır! O zaman o okulda açıkların varlığı anlaşılacak da onun için buna tahammül edemiyorlar. Evet kriter olarak, kıstas olarak peygamberin ve müs-lümanın varlığına tahammülleri yoktur bunların. Peygamberleri yok etmek ve hakkı onunla kaldırabilmek için bâtıla sarıldılar ve bâtılla mücâdele verdiler diyor Rabbimiz. Hakkın karşısına bâtıllarla çıktılar. Bunun mânâsı, hakkı yok edebilmek için bâtıl silâhlar kullandılar, ya da bâtılı ikame edebilmek için hakla mücâdeleye kalkıştılar, demektir. Meselâ Sâd sûresinde, peygamber karşısında tutunabilmek için şöyle dedikleri anlatılır: “Onlardan ileri gelenler dediler ki: Yürüyün! İlâhlarınıza bağlılıkta sabredin! (dayanın, direnin) Şüphesiz ki sizden istenen de budur.” Evet, diyorlar ki “yürüyün! Ona ve onun getirdiği mesaja aldırış etmeden hayatınıza devam edin. Aman İlâhlarınıza sıkı tutunun. İlâhlarınıza bağlılık konusunda direnin, dayatın, sabredin. Eğer siz İlâhlarınıza sımsıkı sarılırsanız, o peygamberin size karşı yapabileceği bir şey yoktur!” Tıpkı günümüzde peygamber düşmanlarının peygamber mesajı gündeme geldiği zaman, “aman İlâhlarınıza sahip çıkın! Aman laikliğe sahip çıkın! Aman demokrasiye sahip çıkın! Aman şu düzeninize sahip çıkın! Eğer sizler bu İlâhlarınıza sımsıkı sarılırsanız peygamber mesajının da, peygamber yolunun yolcusu olanların da size yapabileceği bir şey yoktur,” dedikleri ve İlâhlarına sadâkat yeminleri istedikleri gibi. Dün de bugün de Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın peygamberleriyle mücâdele edenler hep olagelmiştir. Âyetin ifadesinden anlıyoruz ki, bu savaş çok eskilere dayanmaktadır. Beşeriyetin doğuşuyla birlikte başlamış hak-bâtıl savaşıdır bu. Aslında bu kâfirler tüm kâinatla bir savaşa girişmiş kimselerdir. Çünkü kâinattaki tüm varlıklar Allah’ın âyetlerine boyun bükmüşken, bu kâfirler tüm varlıklardan ayrılarak, Allah’la savaşa tutuşmuş kimselerdir.