33. “Onun, inkârcı ve âhirete kavuşmayı yalanlayan milletinin ileri gelenleri ki; Biz onlara bu dünya hayatında nimet vermiştik şöyle dediler: “Bu, yediğinizden yiyen, iç-tiğinizden içen sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir.” Allah elçilerinin bu değişmeyen çağrılarına, bu samimi da-vetlerine karşılık kavimlerinin kâfirlerinin ileri gelenleri, kalburüstü olanları, mele grubu, yönetici grubu, üst düzey yöneticiler, toplumun ekonomik, siyasal, askeri hayatına hakim olanlar, statükodan yana olanlar, düzenden yana, mevcut düzeni, mevcut hayatı korumadan yana olanlar ki; bunlar o hayat devam ettikçe menfaatlerinin devamını sağlayan insanlardı. Bunlar yaşadıkları bu hayatları gereği, zulümleri sebebiyle âhirete kavuşmayı da yalanlayan insanlardı. Rahat zulümlerine devam edebilmek için âhireti, dirilişi, hesabı, kitabı inkâr etmekten başka da bir seçenekleri olmayan insanlardı bunlar. İnkâr etmeliydiler ki âhireti huzurları kaçmasın. Evet bu dünyada âhireti inkâr edenler hep zâlimlerdir. Zâlim olmayanlar, gelecekleri konusunda korkuları olmayanlar niye inkâr etsinler de âhireti? Yâni hem âhirete iman edip hem de zâlim olması mümkün değildir bir kişinin. Böyle zâlimce bir hayat yaşayanlar, insanların haklarını gasp edenler, insanlara zâlimce davrananlar, zulmedenler, sorumsuzca bir hayat yaşayanların âhireti inkâr etmekten başka çareleri yoktur. İşte görüyoruz yeryüzünde zulmü seçen toplumlar önce Allah’ı, dini, peygamberi, âhireti, hesabı kitabı devre dışa bırakıyorlar ve keyiflerine yaşayacakları hayatı Allahsız, peygambersiz, dinsiz olarak kendileri belirlemeye çalışıyorlar. Bunların bir başka özellikleri de Rabbimiz onlara mal, mülk vermiş, saltanat vermiş ve onları bu verdikleriyle şımartmıştır. İşte güç ellerinde, yetki ellerinde, dünya mülkleri ellerinde, tüm dünya kendilerini alkışlıyor. Tüm dünya insanlığı biz size muhtacız diyorlar, yaşa, var ol diyorlar. Sistem sizdendir, yasa sizdendir, biz sizin ya-salarınıza muhtacız diye insanlar onları pohpohluyorlar. Bunu gören adamlar da ne oldum delisi oluyorlar. Halbuki bir bakıverse tarihe kendisinden önce nice güçlüler, nice varlık sahipleri, nice krallar gelip geçmiştir. Benim akıbetim de aynen onlarınki gibi olacak, bir gün ben de öleceğim diyemiyor ve hakkı olmadığı halde şımardıkça şımarıyorlar. İşte her toplumda mevcut olan bu Mele’ grubu diyorlar ki: Bu sizin gibi bir beşerdir. Sizin yediğinizden yiyen, içtiğinizden içen bir. Yâni sizin gibi yiyen, için, gezen, dolaşan, evlenen, koca olan, baba olan, hasta olan, ekmeğe suya muhtaç olan birisi nasıl peygamber olabilir? Olacak şey midir bu? diyorlar. Tabii bunları peygamberin karşısına geçip söyleyemiyorlar da köşede bucakta halka söylüyorlar. Peygamberin karşısına geçip onunla mücâdele edecek, deliller getirecek seviyeleri de yoktur. Yâni ne olmuş peygamber insansa? Niye insan olmayacakmış peygamber? İnsan değil de bir melek mi olacaktı peygamber? Peygamberin bir melek değil de insan olması sizin hayrınıza, menfaatinize değil mi? Rabbiniz size olan rahmeti ve merhameti gereği sözünü anlayabileceğiniz, sorular sorup cevaplar alabileceğiniz, kendisini ör-nek alabileceğiniz, kendisine tabi olabileceğiniz bir insan değil de bir melek gönderseydi daha mı iyi olurdu? O zaman bir melek gibi nasıl kulluk edecektiniz? Bir meleği nasıl örnek alacaktınız? Kendi içinizden bildiğiniz, tanıdığınız bir insana güvenemeyen sizler, bilmediğiniz, tanımadığınız bir meleğe nasıl güvenecek ve inanacaktınız? Zaten adamların peygambere iman etme ve onu örnek alma gibi bir dertleri de yoktu.