Munâfikûn Suresine Dön

Munâfikûnالمنافقون

1. Ayet

1Munâfikûn Suresi

اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِۢ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُۜ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَكَاذِبُونَۚ

Münafıklar sana geldiklerinde, “Şahitlik ederiz ki sen Allah’ın Resûlü’sün.” derler. Allah, senin O’nun Resûlü olduğunu pekâlâ bilir. Allah şahitlik eder ki münafıklar gerçekten yalancılardır.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1. “Ey Muhammed! İkiyüzlü münâfıklar sana gelince: “Senin şüphesiz Allah’ın peygamberi olduğuna şahadet ederiz” derler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu bilir; bunun yanında Allah, ikiyüzlülerin yalancı olduklarını da bilir.” Kendilerini korumak, kendilerini garantiye almak için böyle yapıyorlardı. Gerçek yüzlerini Müslümanlardan gizlemek ve Müslümanlara yaranmak için böyle davranıyorlardı. Buradaki münâfıklardan kasıt Abdullah bin Übeyy ve arkadaşlarıdır. Bunlar Rasûlullah’ın yanına geldikleri zaman: ­¬yÅV7! ­”Y­,«I«7 «tÅ9Ë! ­f«Z²L«9 diyerek yeminle beraber onun risâletine şehadette bulunuyorlardı. Görüyoruz ki burada üç yemin var. Birincisi "Neşhedü" cümlesinin ifade ettiği yemin, ikincisi "inne", üçüncüsü "Lam"dır. Yani böyle te’kid üstüne te’kidle yemin ediyorlar. Peygambere ve Müslümanlara karşı kendilerinin imanlarını ispat edebilmek, kendilerini mü'min kabul ettirebilmek için yemin ediyorlar. Rabbimiz de buyurur ki: “Allah biliyor ki, sen Allah’ın Resûlü-sün. Ama yine Allah şehadet ediyor ki, muhakkak münâfıklar yalan söylüyor. Elbette münâfıklar yalancıdırlar. Yani onlar dedi diye değil, onların ne dediği hiç önemli değil, onlar ister desin ister demesin hiç fark etmez. Üstelik münâfıklar yalan söylüyorlar.” Demek ki bu münâfıklar şehadet etseler de, etmeseler de, biz Müslümanız deseler de, demeseler de yalan söylüyorlar. Ey Müslümanlar, Peygamberi dinleyin, haktan ayrılmayın, deseler de bunlar yalan söylüyorlar. Ama onlar f«Z²L«9 sözünde yalancı değiller, bu söz doğrudur, sen Allah’ın elçisisin, ama onlar buna gerçekten inanmadıkları halde inanmış gibi görünerek yalan söylemektedirler. Mü’minlerle alâkalı olan sıdk, münâfıklarla alâkalı olan kizb kavramları birbirinin zıddı olarak kullanılır. Sıdk/doğruluk, haber verilen ile saklanılan şey arasındaki uygunluktur. Bir başka deyişle, gönüldekinin dille söylenene uyması; kişinin içinin ve dışının aynı olmasıdır. İnsanın içi ve dışı farklı olursa, sıdk (doğruluk) gerçekleşmez. Böyle bir durumda sözün bir kısmına yalan, bir kısmına doğru denilebilir. Örneğin; bir kâfir, içinden inanmaksızın, ‘Muhammed Allah’ın Resûlüdür’ dese, bu hüküm söz olarak doğrudur. Ancak, bunu söyleyen kâfir, içinden bunun doğru olmadığına inanmaktadır. Tıpkı işte burada olduğu gibi ki, münâfıklar Peygamberimize gelerek dediler ki: “Biz şe-hâdet ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin.” Bu ifade söz olarak doğrudur. Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.s.)’in kendi resûlü olduğunu biliyor. Ancak, Allah (c.c.) münâfıkların bu sözü söylerken yalancı olduklarına da şâhitlik yapıyor. Bunlar, inandıklarını değil; inanmadıklarını haber verdikleri için de yalancıdırlar. Haber, vâkıaya uygun, fakat itikadlarına uygun de-ğildir. Niyetleri doğru olmadığı için yalancıdırlar. Sıdk, öncelikle kalp-ten gelmeli ve itikat halinde olmalıdır; bu inancın dille ifadesi sıdk tır; ama kalben itikat edilmeyen bir şeyin dille söylenmesi de yalandır. Söylenen sözü, fiilin doğrulaması, yani tasdik de sıdkın unsurların-dandır. Doğruluk için niyette ihlâs şarttır. Doğru düşünce, doğru karar ve doğru davranışa niyet, sıdkın temelidir. Doğru bir işi yapmak, doğruluk için yeterli değildir; sâdık/doğru olmak için, onu doğru bir niyetle yapmak da gerekir. Ayrıca, doğruluğa azmeden insanın karar ve niyetinden vazgeçmemesi, düşünce ve azmini sarsacak ortam ve sebeplerden uzak kalması da gerekir. Yalancılık, münâfıklığın ayrılmaz bir niteliğidir. Her yalancı, münâfık olmayabilir; ama her münâfık mutlaka yalancıdır. Münâfıklar, sahip bulundukları düşünce yapısını ve dünya görüşünü, yapmış ol-dukları bütün kötü fiilleri daima yalan ile gizlemeye, kendilerini mâsum göstermeye çalışmışlardır. Bu ikiyüzlü insanlar, öncelikle düşünce ve dünya görüşlerini, bakış açılarını gizlemek için yalana başvururlar. Münâfıkların ağzından çıkan “sen muhakkak Allah’ın peygamberisin” sözü münâfıklar tarafından kalplerinde doğrulanmamış ve tasdik edilmemiştir. Sözleriyle onun peygamberliğini ikrar ederlerken kalpleriyle yalanlarlar. İnançlarıyla ikrarları çelişir. Nefislerinde onun peygamberliğini kabul etmezken, ağızlarıyla “sen muhakkak Allah’ın peygamberisin” demeleri, onların yalancılığını gösterir. Yapmış oldukları kötü fiilleri de daima yalan ile örtmeye, yalan söyleyerek kendilerinin suçsuz olduğunu göstermeye çalışırlar. Münâfıkların yalancılık karakteri inanç noktasında olduğu gibi, amel ve davranış alanında da kendini gösterir. Zarar vermek için ger-çekleştirdikleri bir eylemi, “iyilik olsun diye yaptık” diyerek yalanı rahat bir şekilde kullanırlar. Münâfıkların tüm hayatları yalan üzerine kurulmuştur. Yalan çok kötü bir şeydir. Yalan, toplumda karşılıklı güven duygusunu yıkan, insanların birbirlerine karşı olan sevgi ve saygı duygularını sarsan, yüksek ahlâkî değerleri tahrip eden büyük bir âfettir. En içten toplumların dahi yıkılmasına yol açabilen bir hastalıktır. Yalan, fıtratta olmadığı için bebekler ve küçük çocuklar kendiliğinden yalan söylemezler, büyüklerini taklit ederek yalana alışırlar. Kasıtlı yalanın, temyiz yaşına tekabül eden 6-7 yaşlarından sonra söylendiği ileri sürülmektedir. Bu yaşa varmayan çocuk, yalanı gerçekten ayırt edememekte, sadece bazı mübâlağalara sapabilmektedir. Örnek olarak hayvanat bahçesinde yılan ve fil görmüş bir çocuk, yılan ve filin uzunluk ve cüsseleri kendisine sorulduğunda hiç çekinmeden kasıtsız olarak yılanı, "çok uzun, dünya kadar", fili ise, en az evleri kadar büyük olarak anlatır. Yalan söyleye söyleye insan kalbi, devamlı yalancı bir intibâ ile kaplanarak, ruh hayatı, evhamlar dünyası halini alır. Artık kişi bu safhada âdeta iğneli bir beşikteymiş gibi yaşamaya başlar. Bu durum, ileride büyük buhran ve streslere sebebiyet verir. Nitekim münâfıkların yalana pervâsızca başvurmaları, onları psikolojik bazda streslere it-miş olacak ki, Kur'an, onları hasta olarak nitelemektedir: "Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır. Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elîm bir azap vardır." (Bakara, 10) Yalan, toplumda büyük bir oranda nefret uyandırmaktadır. Toplumda yalan söylediği görülen herhangi birinin, itibarı sarsılmakta-dır. Nitekim bir hadis-i şerifte bu durum şöyle belirtilir; "Bir insan, yalan söylediğinde söylediği yalanın pis kokusu yüzünden melek ondan bir mil uzaklaşır." (Tirmizî, Birr 46). Bu hadiste yalanın pis bir koku salgıladığı söylenilmektedir. Rûhânî varlıklar olan meleklerin, bu pis kokudan rahatsız olduklarını göz önüne aldığımızda, bu kokunun aynı sınıftan olan insan ruhlarını da tiksindirdiğini, bunun da tesirinin toplum yaşantısında, nefret şeklinde tezâhür ettiğini söylememizin mümkün olabileceği kanısındayız. Kur'an, en büyük tesirlerinden birisini, sosyal yaşantıda gös-termektedir. Birçok âyet, cemiyet yaşantısını ihlâl eden suçları, büyük günah kategorisine sokarak onlara karşı mücâdele eder. Bu münase-betle toplum yaşantısının dayanağı olan meslek ve sanat sahiplerinin alışverişlerinde büyük oranda güvenilirlik ve doğruluğa ihtiyaç duyul-maktadır. Yalan ise, bu husustaki güvenilirliği yıkmaktadır. Bundan dolayı Kur'an yalana karşı amansız mücâdele vermiş ve ona devam edenleri dalâlet bataklığına saplanıp kalmakla tehdit etmiştir: "Allah haddi aşan ve (iddiâsında) çok yalancı olan kimseyi doğru yola ulaştırmaz." (Mü'min, 28) "Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez." (Zümer, 3) Yalan, fıtrata ters olduğu için, insan beyni başta olmak üzere birçok organın çalışma yapısı anormalleşir, yalan söylemek için daha anormal ve olağandışı efor sarf etmek zorunda kalır. Kalp ritimlerinde değişiklik, çeşitli salgılarda farklılık, heyecanın artması gibi sinir siste-minde anormallikler ortaya çıkar. Bu normal dışı davranışları tespit eden “yalan makinesi” insanın yalan söylediğini büyük ihtimalle tespit eder. Beden dili de yalanı çoğunlukla ele verir: Burna fazla kan pom-palandığından, kaşınma isteği ortaya çıkacak, bundan dolayı yalan söyleyen çoğunlukla eliyle burnunu tutacaktır. İnsan diline söylettiği gibi kolayca gözlerine de yalan söylettiremez, yalancı, muhâtabının gözlerine normal bir şekilde bakmakta zorlanacaktır. Heyecan faktörü kendini belli edecek, ses yapısı, normalin dışına çıkıp biraz farklıla-şacaktır. O yüzden iyi bir gözlemci, (buna ferâset ve basiret sahibi o-lan da diyebiliriz), kişinin beden dilinden yalan söyleyip söylemediğini büyük bir ihtimalle çıkarabilecektir. Bunları bilip bedene de yalan söy-letmek, mümkün olabilir mi? Olabilirse, bu kişinin psikolojik ve fizyo-lojik yapısında ne gibi sarsıntılara yol açar? Oraya girmeden ifade edelim ki, yalanı insan ruhu, vicdanı, psikolojik yapısı, fıtratı, hatta or-ganları (vücut dili), özellikle de imanı kabul etmemektedir. Günümüzdeki stres, rûhî bunalım ve sebepsiz sıkıntıların, suç-luluk duygusu, intihar isteği gibi mânevî hastalıkların büyük bölümü-nün “yalan”la ilgisi olduğunu söylemek zor olmaz. Bunlar, yalancılara verilecek esas uhrevî cezânın küçük avanslarıdır; Yalandan kaçınan sâdıklar/doğrular ise, bütün bu acılardan ve vicdan azâbından emîn oldukları gibi bu doğruluklarının karşılığını esas olarak âhirette ala-caklardır. Unutmamak lâzımdır ki, esas cezâ ve ödül yeri âhirettir. "Allah şöyle buyuracaktır: 'Bu, sâdıklara/doğrula-ra, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur." (Mâide, 119) Düzen, yalanı el altından (hatta el üstünden) teşvik etmektedir. Sözgelimi, en nâmuslu tüccarı zulümden farksız vergiler isteyerek, kendi malının yalancısı durumuna zorlamaktadır. Gereksiz bürokrasi ve formaliteler de kişiyi yalana alıştırmaktadır. Eğitimin de yalandan pek uzak olmadığını söylemek gerekir. Zaten şirk en büyük yalan olduğuna göre, şirke dayalı câhilî eğitim ve kültürün temel malzemesinin yalan olması kaçınılmaz olacaktır. Evrim teorisinden, inkılâp ta-rihindeki balıkların kavağa çıkmasına, sosyal konularda hakka ve hakikate ters çarpıtılmış olay ve yorumlara kadar sayısız yalan, bilim diye insanımıza verilmektedir. İnsanın çevresi de Allah’tan hakkıyla kor-kan insanlardan oluşmuyorsa, altta kalmamak, ayıplanmamak için, kalabalığa uymak endişesiyle bulaşıcı mikroplardan çok hızlı bir şekil-de yalan mikrobu tüm çevreye yayılacaktır. Tüccarın, esnafın, Pazar-cıların, ağızlarıyla veya tezgâhları ve vitrinleriyle söyledikleri yalanlara şâhit olmayan kimse var mıdır? Malın kusurunu söylemeyip gizlemek bile yalan kabul edilip kazancı haramlaştırdığı halde, açıkça yalan söylemek, hatta yalan yere yemin etmek sıradan bir olay halindedir. Günümüz medyası yalan pazarı halindedir. Arz-talep meselesi; yalan alıcıları, hem de para vererek müşterileri varsa, yalandan para kaza-nan yalan tüccarları niye olmasın ki?! Yalancılık, günümüz câhilî düzenlerinde ve İslâm dışı çevre-lerde açıkgözlük olarak değerlendirilmekte, doğruluğun karın doyur-madığı için enâyilik olduğu söylenmektedir. Öyle ya; “doğruluk karın doyurmaz!”, “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Günümüzün en popüler ve saygın kabul edilen meslekleri temelde “profesyonel yalancılık” diye tanımlanabilecek, meslek icabı yalan söylemenin ka-çınılmaz kabul edildiği uğraşlardır. Politikacılar, diplomatlar, avukatlar, reklâmcılar, pazarlamacılar, halkla ilişkiler şirketlerinin temsilcileri, si-nema ve tiyatro sanatçıları, falcılar, sihirbazlar, medyumlar, cinciler, muskacılar, antikacıların... bu saygın(!) mesleklerinden dolayı görev ve meslek icabı, (geçim endişesiyle, yani kutsal geçim tanrısının iz-niyle) çok rahat yalanlar söylemek zorunda(!) oldukları kabul edilir. Nasıl sanatçıların sanat adına her boyaya girip, her çirkinliği üzerle-rinde göstermeleri gerekiyorsa, bu durum, kutsal(!) mesleklerinin ge-reği ise; aynen öyle, diğerlerinin de söyledikleri yalanlar, günah veya kara değil; “beyaz yalan” kategorisine sokulmaktadır. Bu kimseler, ya-lan söyleme becerilerini öylesine geliştirip parlatırlar ki, insanlar bu yalanları duymak için can atarlar, teşvik ederler ve bundan mutluluk bile duyarlar. Evet, bu münâfıklar yalancıdırlar. Yalan söylüyorlar. Bakara’da da aynı şey belirtilir: “İnananlarla karşı karşıya geldiklerinde derler ki: İnandık!” (Bakara 14) Mü'minlerle karşılaştıklarında derler ki: “Biz de inandık! Biz de mü'miniz!” Ama: “Şeytanları (kendilerini aldatan akıl hocaları) ile baş başa kalınca da, “biz sizinleyiz! Biz onlarla sadece alay ediyoruz!” derler.” (Bakara 14) Kur’an-ı Kerim’de nifak ve münâfıklarla ilgili nâzil olmuş âyetler üzerinde kısa bir gezinti yapalım. İçinden gerçek anlamda iman etmemiş olup, dışından müs-lüman görünen kimse, aslî mânâsını değiştirmeden dilimize geçmiş olan münâfık kelimesi İslâm toplumu içinde -çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini müslüman göstererek Allah'a, Rasûlüne ve mü'minlere düşmanlığını gizleyen kimsedir (Bakara,8; Âli İmrân,167; Mâide,41) "Nifak, kalpte olursa küfür, amelde olursa suçtur" (Kurtubî, Tefsir, VIII, 212). Bu bakımdan, münâfıklardaki nifak hâli îtikâdî ve amelî olarak iki grupta toplanır: 1. İtikâdî nifak: Kur'an-ı Kerim'de karakterize edilen, dünyada iken müslüman muamelesi görüp, âhirette inançsızlığı ortaya çıkınca kâfirlerden daha kötü muâmeleye tâbî tutulmasına sebep olacak olan nifak hali. (Nisâ,145) "Akîdenin hilafına îmanda mürâîliktir". Kur'an-ı Kerim insanları mü'min, kâfir, münâfık olmak üzere üç grupta toplar (Bakara,20) ve insanların en kötüsü ve iki yüzlü olanı şeklinde tarif edilen münâfıkların şu özelliklerinden söz eder: İslâm toplumu içinde fesatçıdırlar. "Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde; "biz ıslah edicileriz" derler", (Bakara,9-13). "Müslümanların inandıkları gibi inanın, diye örnek verilince; "biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?" diye itiraz ederler. İnananlarla yan yana gelince de; "sizinle beraberiz" derler. Fakat reisleri ve şeytanlarıyla baş başa kalınca; "biz onları aldattık" diye alay ederler" (Bakara,13-15). İman ile küfür arasında bocalayan münâfıklar, bazen Allah'ı hatırlar gibi davranırlar. Fakat, Allah'a oyun etmeye çalışırlar ve gösterişte bulunurlar. Namaza da üşene üşene kalkarlar (Nisâ,142). İnsanları Allah yolundan döndürmek için yalan yere yemin ederler (Mücadele,14) Münâfıkların kalbi verimsiz toprak gibidir (A'râf,58), menfaatlerine göre şekil alırlar, dönektirler (Nisâ,141; Ankebût,10-11) Asr-ı Saadetteki münâfıklara; "Hz. Peygamber'in yanına gelmeden önce sadaka verin de öyle gelin" denildiğinde bunların, menfaatlerine dokunduğu için, kaçtıkları tespit edilmiştir. (Mücâdele,13). Münâfıklar bir taraftan da maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvururlar. Nitekim, münâfıkların başı Abdullah İbn Ubeyy b. Selûl, kazanç sağlamak amacıyla câriyelerini zinaya zorluyordu. Bu maksatla bir nevi genelev de kurmuştu. Zina yoluyla câriyelerinden gelir sağlama çabası üzerine, olayı yasaklayan âyet nazil olmuştur. (Nûr,33). Münâfıklar Allah'ı unutup cimrilik yaparak ellerini yumarlar (Tevbe,67), bir belâya uğrayıp sıkışınca hemen fitneye düşerler (An-kebût,10), felâketin dönüp kendilerine çarpmasından korktuklarını, kendi aralarında fısıldaşırlar (Mâide,52, 53); olayların akışı münâfıkların lehine gibi ise, itaatle koşa koşa Peygamber'in yanına gelirler (Nûr,49); bunlar zâhiren îman edip kalpleriyle kâfir olanlardır. "Allah'a, Peygamber'e inandık, itaat ettik" diyen münâfıklar (Nûr,47; diğer taraftan Hz. Peygamber'e isyanı, düşmanlığı fısıldaşırlar (Mücâdele,9-10). Onlar aynen şeytanlara benzerler (Haşr,16); tabiatları gereği Allah'a ve Peygamber'e muhalefet üzeredirler (Mücadele,20); fakat kalplerindeki gizlediklerini ortaya çıkaran âyetlerin inmesinden de çok korkarlar (İnfitâr,4-5; Tevbe,64). Allah'a kötü zanda bulunan erkek ve kadın münâfıklar (Fetih, 48/6), birbirlerinin tamamlayıcı parçası olup, insanları kötülüğe çağırır, iyilikten vazgeçirmeye çalışırlar. Onlar ebedî Cehennemliktirler (Tevbe,67-69). Kötü sözlerin müslümanlar arasında yayılmasını isterler (Nûr,19); kötülük yapınca sevinirler; yapmadıkları şeylerle övünmekten hoşlanırlar (Âl-i İmrân,188); Kur'an-ı Kerim âyetleriyle alay ederler (Nisa,140); İslâm toplumu içinde yalan-yanlış uydurma haber yayarlar (Ahzâb,60-61); cihada çıkacaklarını yemin ile ifade ettikleri halde iş fiiliyata dökülünce kaçarlar (Nûr,63); düşman korkusundan ölüm baygınlığına düşer (Münâfikûn,19); böyle bir ortamda kaçacak delik ararlar (Tevbe,57). Mü'minler zafer kazanınca, başarıya ortak ol-mak, ganîmetten faydalanmak için; "sizinle beraber değil miydik?" derler. Kâfirler gâlip gelince; "size mü'minlerden gelecek ziyanı biz önlemedik mi?" derler (Nisâ,141). Savaşta çok şehid düşen olursa; "Allah lütfetti de iyi ki savaşta bulunmadım" diyen münâfıklar, eğer ganîmet bölüşülecekse, "ah keşke ben de şu ganîmete erseydim" derler (A'râf,72,73). Kur'an-ı Kerim'de özelliklerini tanıtıp haber verdiği münâfıklar için Yüce Allah, peygamberini şöyle uyarmaktadır: "O münâfıkların dış görünüşlerine aldanma. Onların liderlerini gördüğün zaman, yakışıklıdır, gövdeleri hoşuna gider. Konuşurlarsa güzel konuşurlar, dinlersin. İşte onlar sıra sıra dizili kereste gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar" (Münâfikûn,1-4). Hak söz tanımayan, âhirette topluca kâfirlerle bir araya gelecek olan (Nisa,140), münâfıklara istiğfar etsen de etmesen de birdir. Çünkü Allah bu fâsıkları affetmeyecektir (Münâfikûn, 6). Münâfıkların İslâm toplumu içinde bulunmalarından dolayı elde ettikleri menfaatlerin, âhiret hayatında da devamını isteyeceklerini, fakat bunun mümkün olmayacağını Kur'an-ı Kerim şöyle haber verir: "Âhirette münâfık erkek ve kadınlar îman etmiş olanlara; "bizi bekleyin, nûrunuzdan bir parça ışık alalım" diyecekler. O gün onlara; alayla "dönün arkanızda bir nur arayın" denilecek de, neticede îman edenlerle aralarında bir duvar olduğunu görecekler. O zaman münâfıklar, mü'minlere şöyle seslenirler: "Biz sizinle beraber değil miydik? ". "Evet", diyecekler; fakat kendinizi siz kendiniz yaktınız, kuruntunuz sizi aldattı"(Hadid13-15). Böylece münâfıklar ve kâfirler Cehennemde bir araya gelmiş olacaklardır (Nisâ,140). Medine döneminde, Yahudilerle dostluk kuran münâfıklarla mü'minlerin dost olmamaları hatırlatılmakta (Mâide,51) ve Hz. Peygamber'e; asıl düşmanın münâfıklar olduğu, onlarla savaş yapması, hattâ sert davranması vahiy yoluyla bildirilmektedir. Hz. Peygamber'in de münâfıklara karşı gayet ihtiyatlı, temkinli bir siyaset uyguladığı, gayr-i müslimlere yapılan muameleye tâbi tutmadığı; bilakis onları İslâm toplumu içerisinden ayırmayıp, üzerlerinde kurduğu kuvvetti bir otorite ile tesirsiz hale getirdiği müşahede edilmektedir. 2. Amelî Nifak: Bazı tutum ve davranışlarıyla itikadî nifaka kıs-mî bir benzeyiş içinde bulunmakla beraber, inançlarında açık bir nifakın söz konusu olmadığı müslüman kişilerin durumu. Hadislerde geçen münâfık türü amelî (ahlâkî) yönden olan nifakı vurgulamaktadır. Meselâ: "Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, va-dettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder" (Tirmîzî, Îman,14) hadisi benzerî hadisler îti-kâdî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve tembihler mahiyetindeki emirlerdir. Zîra, amelî nifak çoğalınca ileride müslümanın îti-kâdî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir.