Munâfikûn Suresine Dön

Munâfikûnالمنافقون

4. Ayet

4Munâfikûn Suresi

وَاِذَا رَاَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ اَجْسَامُهُمْۜ وَاِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْۜ كَاَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌۜ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْۜ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْۜ قَاتَلَهُمُ اللّٰهُۘ اَنّٰى يُؤْفَكُونَ

Onları gördüğünde cüsseleri/kalıpları hoşuna gider. Konuşacak olsalar sözlerini dinlersin. Onlar, (kendi başına ayakta duramayan, meyve vermeyen,) duvara yaslanmış kütük gibilerdir. Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. (Dış görünüşleriyle cesur, özü sözü bir görünseler de iç dünyalarında korkak ve her şeyden ürken bir yapıları vardır.) Asıl düşman onlardır, onlardan sakın. Allah, onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4. “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki dayanmış keresteler gibidir. Her sayhayı kendi aleyhlerinde zannederler. Onlar düşmandır, onlardan sakın. Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar?” Gerçi sen onları görsen, bunlar pek hoşuna gider. Cisimleri, cüsseleri hoşuna gider. Zira insan ruh ve bedenden oluşmaktadır. Cisim; ceset ve konum demektir. Yani onların boşlukta işgal ettikleri bir yer, konum, makam, statüleri vardır. Onların işte bu konumları dikkat çeker. Âmirdirler, âlimdirler, fazıldırlar, bilgiçtirler, öğretmendirler, mü-dürdürler, patrondurlar filan ya, işte onların bu durumları senin pek hoşuna gider. Dikkat ederseniz burada "Ecsâmuhum" deniyor. Yani onların mânâları, akılları, bakışları, görüşleri, basiretleri değil, cisimleri hoşuna gider diyor Rabbimiz. Bu adamların cisimleri Rasûlullah’ın hoşuna gidiyormuş. Onların cisimlerini, kalıplarını, konumlarını görünce, Allah’ın Resûlü “keşke şu adamlar Müslüman olsaydı” diyormuş. Niye böyle diyordu Allah’ın Resûlü? Çünkü Rasûlullah’ın yanına geldiklerinde büyük büyük, iddialı iddialı laflar ediyorlardı. Rabbimiz diyor ki, “konuştukları zaman neredeyse onları dinlemek istersiniz.” Fasih konuşurlar, düzgün konuşurlar onları dinleyen birileri fesahat ve belâgatlarından ötürü sözlerine kulak verip dinlemek ister. Şimdi de görüyoruz işte, adamlar milletin karşısına çıkıyorlar, ekonomi diye başlıyor, ülke idaresi filan diyor, ciddi ciddi konuşuyorlar. Onları dinleyince bayağı bayağı düşünen birisi filan zannediyorsunuz, ama adamların ciğeri beş para etmiyor. Allah diyor ki, “onlar sanki duvara dayanmış keresteler gibidirler.” Bu adamlar Rasûlullah’ın meclislerine gelir, gâyet ciddi, ağırbaşlı bir şekilde Allah’ın Resûlü’nü dinler görünürlerdi. Söze kulak verir, sözü almaya ve anlamaya çalıştıkları tavrını sergilerlerdi. Ama bu tavırlarının tamamen aksine kulaklarına asla söz gitmiyor, kalplerine inmiyordu. Sanki söz duvara çarpıyor ve söyleyene geri dönüyordu. Allah buyurur ki, “sanki onlar duvara yaslanmış kütükler, keresteler gibiydi.” Kalplerinde hiçbir şey yoktur, onların kafaları bomboştur. Kal-binde iman olmayan bir kimsede bilgi, izzet, şeref de yoktur. Dökülen elbiseler içinde de olsa, evi, barkı, parası, pulu olmasa da, konuşması insanların alkışlayacağı bir şekilde olmasa da, Allah için hayatını feda eden bir Müslüman üstündür. Ama beri tarafta boylu, poslu, malı, mülkü, kavmi, kabilesi, güzel konuşma yeteneği olan, ama kalbinde Allah’a iman ve teslimiyetin olmadığı kimse Allah katında beş para et-mez. Âyetteki kereste, kütük benzetmesinden anlıyoruz ki, bu adamlar ruhu olmayan cesetler gibidirler. Yani Rasûlullah’ın karşısında, ağaca bir insan elbisesi giydirilmiş gibi oturuyorlardı. Ruhu olmayan, aklı olmayan, idraki olmayan, zerre kadar düşünceleri olmayan cisimlerdir bunlar. Konuştukları zaman kulak verirsin. Acaba benden yana, Allah’tan, hayırdan, haktan yana bir şey söyleyecekler mi? Diye düşünürsün. Ama bilesin ki peygamberim, onlar kereste gibidirler. Hayatlarına, koltuklarına dayanmışlar, müdürlüklerine, mallarına, makamlarına yapışmışlar. Peygamberim, sakın sen onların anlamalarını, kavra-malarını, inanmalarını ve amele dönüştürmelerini filan bekleme. Bir oduna elbise giydirseniz adam olur mu? Söz dinler mi? İşte sanki bunlar da böyledirler. Çok güzel elbiseler giydirseniz de kesinlikle bunlar adam olmazlar. Nerde bir ses, nerde bir sayha duysalar bunu kendi aleyhlerine zanneder ve hemen korkarlar. Her sesi, her feryadı, her hareketi, her kıpırdanışı kendi tepelerine inecek zannederler. Bir öksürük sesi duysalar, acaba uyanıyorlar mı, acaba diriliş başladı mı, münâfıklığımız anlaşıldı mı, maskemiz düştü de hesap sorma zamanı mı geldi diye ödleri patlar. Bunlar sürekli her şeyden korkalar. Çünkü bunlar çok ince bir perdeyle yüzlerinin örtülü olduğunu ve çok basit bir rüzgarla o perdenin açılıvereceğini bilirler. Kalplerindeki ve ağızlarındaki yeminlerle, yüzlerindeki maskeyle gizlemeye çalıştıkları münâfıklıklarının her an açığa çıkacağı korkusunu yaşamaktadırlar. Bu yüzden şehirde bir hareket, bir yürüyüş görüverseler, küçücük bir devinim, ya da bir tekbir sesi duyuverseler, hesap vakti geldi diye ödleri kopmaktadır. Korkuyorlar. Niye? Çünkü herkesi kendilerine düşman zannederler. Öyleyse onlardan sakın. Onların yanına yaklaşma peygamberim, bulaşma onlara. Allah kahretsin onları. Allah belâsını versin onların. Bu, ya bu adamlara Allah tarafından lâyık görülen bir bedduadır, ya da mü'minlere onlar hakkında böyle demeleri konusunda bir emirdir. Allah belâsını versin, Allah kahretsin bu alçakları! Nereye gidiyor bu adamlar? Ne elde etmeye çalışıyor bu adamlar? Neyin peşinde koşuyorlar? Rabbimiz hayret ifade eden bir ifadede bulunuyor onlar için. Nasıl da haktan yüz çeviriyorlar? Nerden dönüyor bu adamlar? Kimden kime kaçıyorlar? Allah’tan kaçıp kime kul olmaya çalışıyor bu adamlar? Bunlar düşmandırlar. Hem Allah’a, hem peygambere, hem de Müslümanlara karşı düşmandır bunlar. Bunlardan, böylelerinden sakının, diyor Rabbimiz. Dikkat edin. Şekillerine, cisimlerine, dış görünüşlerine, tumturaklı sözlerine aldanmayın. Bunlar Allah’ı, peygamberi ve Müslümanları aldatacaklarını zannedecekler, söyledikleri güzel sözlerin arkasına saklanarak olmadık işler yapacaklar. Allah onları kahretsin. Allah onların belâlarını versin. Nasıl da Allah’tan, peygamberden uzak bir hayat yaşıyorlar? Nasıl da Allah’a ve peygambere karşı bir tavır alabiliyorlar? Bakın Bakara sûresinde bu hususu anlatırken Rabbimiz şöyle buyurur: “İnsanlardan öyleleri de vardır ki dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana Allah’ı şahit tutar. Halbuki o hasımların en yamanıdır.” (Bakara 205) Âyet-i kerîmede sözleriyle davranışları farklı olan, içi başka, dışı başka insan tipi anlatılıyor. Kalben inanmadığı halde belli makamlara gelebilmek, belli menfaatler devşirebilmek, mü'minleri kandırabilmek için kendilerinden olduğunu, kendisinin de inandığını söyler. Kendisinin iyi bir Müslüman olduğuna, insanlar için iyi şeyler düşündüğüne Allah’ı da şahit tutarak yeminler eder. Benim iyilikten başka bir şey düşünmediğime Allah şahittir. “Ben şahsi çıkar için değil, Allah şahittir ki insanlığın kurtuluşu için çırpınıyorum,” gibi tatlı tatlı sözler, parlak ifadeler ve yeminler ederek insanları kandırmaya çalışır. Seçimler yaklaşırken bu tür insanları çok görürsünüz. Vatan, millet, Sakarya, ezan, bayrak, kitap, iman gibi inanmadıkları mukaddes mefhumları ağızlarına alarak, “biz de Müslümanız, bizim derdimiz de Müslümanlara hizmettir” diyerek Müslümanları kandırmaya çalışırlar. Müslümanlara emniyet telkin ederek onların oylarını almaya çalışırlar. Halbuki Allah şöyle buyurur: “Oysa o azılı bir düşmandır.” Düşmanların en yamanıdır o. Tatlı dilleriyle Müslümanlardan görünerek onları aldatan ve sonunda onların dinleriyle, imanlarıyla ve tüm mukaddes mefhumlarıyla oynayan azılı bir düşmandır o. Sözleri hoşunuza gitse de bu tür insanlara aldanmayın. Hayatlarında inandığınız mefhumların kokusu bile olmayan, İslam’la uzaktan ve yakından en küçük bir ilgileri olmayan bu tür insanlara güvenmeyin, insanları sırf sözlerine göre değil amellerine göre değerlendirin, diyor Rabbi-miz. Bakın bu adam: “O dönüp gitti mi (Yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara 205) İşte bu adam "tevellâ" edince. Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun iki mânâsı vardır: 1- Senin, sizin yanınızdan ayrılınca, o atmosferi terk edip de kendi dünyasına dönünce. 2- Bir iş başına geçince, velî olunca, birilerinin velâyetini üzerine alıp idareci olunca… O zaman da yeryüzünde fesat çıkarmak, düzen bozmak, ekinleri ve nesilleri yok etmek, telef etmek, bozmak için çabalar. Bu adamın birinci işi ifsat etmektir. İfsat, küfrü yaymak, küfrü ve şirki hakim kılmak demektir. Allah’ın yeryüzünde koyduğu düzeni değiştirip, onun yerine başkalarının düzenlerini ikame etmek demektir. Bir de böyleleri nesli bozmak için çırpınır. Nesli bozar, itlâf ederler. Eğitimle bozarlar, dinden, imandan, Kur’an'dan uzak, tamamıyla materyalist bir eğitim sitemi kurarak ümmeti Muhammed'in neslini bozarlar. Müslümanların çocuklarının başlarını açtırarak onları hayâsızlaştırır, iffetlerini, namuslarını bozarlar. Doğum kontrolü adı altında yalanlarla ümmetin çocuklarını daha doğmadan öldürmeye çalışarak itlaf ederler. İnsanların yataklarına kadar uzanıp orada ne ekeceğine de onlar karışır. Bunu da yaparken tatlı sözlerle onları ikna etmeye çalışırlar. İyi niyetli olduklarını, kendilerini düşündüklerini söylerler. “Sizler sıkıntı çekmeyesiniz, aç ve açıkta kalmayasınız diye, bakamayacağınız, besleyemeyeceğiniz çocuklarınızı daha doğmadan boğmaya geldik” derler. Size şirin görünmeye çalışırlar. Bu yutturmacalarla Müslümanların çoğalmalarını ve günün birinde kendilerine kafa tutabilecek bir noktaya gelmelerini engellemeye çalışırlar. Böylece mü'minlerin nesillerini telef ederler. Allah buyurur ki, bu hainler ekini de helâk ederler. Ürünleri bozarlar. Bugün memleketimizde ki tüm sebze meyveler hormonludur. Kâfirler tüm pisliklerini ülkemize taşımışlardır. Sırf para kazanmayı hedefleyen ve bunun dışında başka hiçbir şeye değer vermeyen bu bozguncular, istedikleri paraya ulaşabilmek için kurdukları fabrikalardan çıkan artık maddeleriyle tabiatı bozmakta, insanları zehirlemektedirler. Dertleri para kazanmak olunca, onlar için binlerce insan ölse de fark etmez. Bunlardan herhangi birine, reislerine, başkanlarına, idarecilerine, önde gidenlerine, arkada kalanlarına, uzun boylusuna, kısa boylusuna, hangisi olursa olsun fark etmez: