Munâfikûn Suresine Dön

Munâfikûnالمنافقون

7. Ayet

7Munâfikûn Suresi

هُمُ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ لَا تُنْفِقُوا عَلٰى مَنْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ حَتّٰى يَنْفَضُّواۜ وَلِلّٰهِ خَزَٓائِنُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَفْقَهُونَ

“Allah Resûlü’nün yanında bulunanlar için infakta bulunmayın ki dağılıp gitsinler.” diyenler onlardır. Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar anlamazlar.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

7. “Onlar öyle kimselerdir ki: “Allah’ın elçisinin yanında bulunanları beslemeyin ki dağılıp gitsinler” di-yorlar. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır, fakat münâfıklar anlamazlar.” Onlar şöyle iddiada bulunuyorlar: “Allah ve Allah Resûlü yanında olan şu garip insanlara para vermeyin! Onlara yardım etmeyin! Böylece onlar dağılıp gitsinler! Başımızın belâsı bunlar ya! Sizler yardım ediyorsunuz, onlar da şımarıp duruyorlar. Bu Müslümanların yemelerini, içmelerini bitirin; bu peygamberin etrafındaki garibanlara bir şeyler vermeyin ki, dağılıp gitsinler!” Buhârî'de rivâyet edildiğine göre Zeyd bin Erkam (r.a) der ki: “Bir gaza esnasında idik. Bir su meselesi yüzünden iki sahâbe kavga ettiler. Bunlardan biri Abdullah bin Übeyy'in arkadaşlarından birinin başına vurarak yaraladı. Bunu gören Abdullah bin Übeyy'in yanındakilere şöyle dediğini işittim: “Besle kargayı oysun başını! Ey Medineliler bunu siz yaptınız! Bu belâyı kendi başınıza siz getirdiniz! Onları memleketinize soktunuz, mallarınıza ortak ettiniz, yemeklerinizi paylaştınız bu adamlarla. Görüyorsunuz ki şimdi onlar da şımarmaya başladılar. Vallahi eğer siz onlara bir şey vermezseniz, Rasûlullah’ın yanındaki garibanlara bir şey vermezseniz, onlara yiyecek-içecek bir şeyler vermezseniz onlar dağılıp giderler. Bırakın, ilgilenmeyin; onlar da dağılıp gitsinler! Yemin ederim ki, bu seferden Medine’ye döndüğümüz zaman, her halde daha aziz olanlarımız, daha üstün ve daha şerefli olanlarımız daha zelil ve düşük olanları oradan çıkaracaktır.” Hz. Zeyd, “ben ondan duyduğum bu lâkırdıyı amcama söyledim, o da Rasûlullah’a söylemiş. Allah’ın Resûlü beni çağırtmış, ben de onun yanına giderek duyduğum her şeyi ona anlattım. Allah’ın Resûlü duyduğu bu sözden çok müteessir oldu, çok üzüldü. Yanında bulunan Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Resûlü bu kadar üzülmene gerek yok, vallahi Abbad bin Bişr’e emret onun defterini dürsün!” deyince, Allah’ın Resûlü: “Nasıl olur ey Ömer? Bu insanların Muhammed kendi adamlarını öldürmeye başladı demelerini mi bekliyorsun? Hayır, öyle bir şey yapmam!” buyurdu. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü, Abdullah bin Übeyy ve arkadaşlarını çağırtıp böyle bir şey deyip demediklerini sordu. Abdullah ve arkadaşları yeminler ederek böyle bir şey demediklerini, benim yalan söylediğimi iddia ettiler. Bunun üzerine orada bulunan Ensarın ileri gelenleri ve amcalarım beni azarladılar. Allah’ın Resûlü de beni yalanlayıp onları tasdik etti. Bu hadise üzerine öyle üzüldüm ki, hayatımda bu kadar büyük bir keder asla başıma gelmemiştir. Yıkılmıştım âdeta. Amcam yanıma gelerek: “Kendini Rasûlullah’a yalanlatacak, Rasûlullah'ı bu kadar üzecek ve sana buğz edecek duruma getirmeye seni iten sebep neydi?” diye beni epey sıkıştırmıştı. Sonra hemen Allah’ın Resûlü yolculuk emri verdi. “Herkes yola koyulsun hareket ediyoruz,” buyurdu ve sahâbe hemen yola koyuldu. Allah’ın Resûlü öyle bir saatte yola koyulmayı emir buyurdu ki, o saatte Rasûlullah’ın yola çıktığı hiç görülmemiştir. O gün sabaha kadar yürüdük. Herkes o kadar yorulmuştu ki konaklama emri verilince bütün sahâbe olduğu yere çöküp uyuyuvermişlerdi.” Allah’ın Resûlü’nün böyle kritik bir durumda hemen yolculuk emrini vermesi, ashabın bu sözle meşgul olacak zamanlarının kalmaması ve fitnenin büyümesini engellemek içindi. Hareketle fitne sona erer. Durağan yaşayan insanlar dedikoduya ve fitneye müsaittirler. Eminim ki şu anda Çeçenistan'da, bizdeki fitne ve dedikoduların pek çoğu anlamını yitirmiştir. “Abdullah bin Übeyy'in oğlu Abdullah'ın kulağına babasının Rasûlullah’a yaptıkları, söyledikleri ulaşınca, Rasûlullah’ın yanına gel-di: “Ya Rasulallah! Duydum ki babam sizi üzmüş ve şu anda onu öldürmeyi düşünürmüşsünüz. Ey Allah’ın Resûlü! Eğer onu öldürtmeyi düşünüyorsanız, bana emredin onun başını size ben getireyim! Vallahi bütün Hazrec kabilesi bilir ki babasına benden fazla iyilik düşünen, benden fazla babasına hürmet eden birisi yoktur. Korkarım ki benden başka birisi onu öldürür de ona kalbim kırılabilir” deyince, Allah’ın Resûlü buyurdu ki: “Hayır! O bizim içimizde bulunduğu müddetçe biz de ona yumuşaklıkla muamele ederiz.” Bundan sonra işte bu sûre nâzil oluyordu. Sûrenin bu âyetleri nâzil olunca, Allah’ın Resûlü hemen bana adam göndererek çağırttı. Hemen yanına gittim; bana kendisine gelen bu âyetleri okudu ve benim kulağımdan tutarak: "Bu oğlanın kulağı sadıktır, Allah da onu tas-dik etti" buyurdu. Böylece Rabbim benim sadık olduğumu ve o münâfıkların gerçekten benim kendilerinden duyduğum o sözleri söylediklerini bu âyetleriyle ortaya koyuverdi. “Bu adamlara sahiplenmeyin! Yiyecek içecek vermeyin de peygamberin etrafından dağılıp gitsinler,” diyorlardı. “Bu Müslümanlara ambargo koyun ki yok olup gitsinler.” Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. Göklerin ve yerlerin hazineleri Allah’a aittir. Ama münâfıklar bunu fıkhedecek durumda değillerdir. Bakıyoruz, bugünkü kâfirler ve zalimler de aynen atalarının yollarını takip ediyorlar. Şu anda tüm dünya münâfıklarının, tüm dünya kâfirlerinin izledikleri metot da aynı metottur. Kendileri her şeyi bir lokma ekmekten ibaret sandıkları için, ekmekleri kesilince bu Müslümanların dinlerinden dönüvereceklerini zannediyorlar. Kendileri hayata midelerinden bağlı oldukları, maddeci oldukları için Müslümanların da öyle olduklarını zannediyorlar. Mekke’de Allah’ın Resûlü’ne ve onun yolunun yolcularına da Şi’b-i Ebi Talip’te aynı boykotu planlıyorlardı. Bugün de tüm halkı Müslüman ülkelere aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar. Halbuki göklerin ve yerin hazinelerinin sahibi Allah'tır. Kendi ellerindekileri onlara veren de Allah'tır. Kendilerine veren Allah Müslü-manlara veremez mi? Lâkin münâfıklar bunu bilmiyorlar, bilemezler. Onların bu yanılgıları gerçekten büyük bir yanılgıdır, ama onların eğitiminden geçen, onların vahiylerinden, propagandalarından etkilenen Müslümanların ağızlarına baktığımız zaman, aynen onların sözlerinin döküldüğüne şahit olmak insanı gerçekten üzüyor değil mi? “Efendim işte bütün mal, mülk onlardadır, bütün yetki onlardadır, ekonomik ve siyasal güç onlardadır, biz de onlar gibi olmalıyız…” Bir de şu suçu iş-liyorlardı: