22-24. “İyiler, şüphesiz, nimet içinde ve tahtlar üzerinde etrafı seyrederler. Onları, yüzlerindeki nimet pırıltısından tanırsın.” Ebrâr olanlar, birr sahipleri nimet içindedirler. Çünkü onlar orada Allah tarafından ağırlanmaktadırlar. Onlar için orada büyük bir ağırlanma vardır. Allah’ın zatına lâyık bir ağırlanma. Onun için orada mahrumiyet yoktur. Orada üzüntü verici herhangi bir şey yoktur. Kur’-an’ın başka bir yerinde Rabbimiz o mü’minler için "Tuhberûn" ifadesini kullanır. Yani Allah’ın nimetlerinin insanın yüzüne, gözüne, içine, kalbine, benliğine sinmesi anlamına geliyor. Allah’ın nimetlerinin eseri insanın yüzünde, gözünde ve tüm benliğinde hissedilecektir. Sevinçleri, memnuniyetleri, yüzlerinde, gözlerinde, hallerinde ve tavırlarında etrafa taşacaktır. Onları görenler her taraflarından bu nimetlerin sevincinin aktığını hissedecek. Cennette Rabbinizin onlar için hazırladığı nimetlerin eseri her hallerinden görünür biçimde sevindirileceklerdir. Dünyada işledikleri salih amelleri, yaşadıkları vahiy kaynaklı hayatları şükre değer görüldüğü için cennette süslenip ziynetlendirilecekler, ikram olunacaklar. Cennet onlarla özdeş olacak, içlerine, dışlarına si-necek ve tüm zerrelerinde etkisini gösterecektir. Cenneti kuşanacaklar, sevinci giyinecekler, hep neşeli, hep canlı olacaklar. Allah’ın rahmeti onları çepeçevre kuşatacak ve Allah’ın nimetleriyle iç içe olduklarını her an hissedecekler. Koltuklarının üzerlerine oturmuş, nimet, rahat ve huzur içinde, gamdan, tasadan uzak olarak etraflarını seyredecekler. Ya da kâfirlerin azap içindeki durumlarını seyredecekler. Koltuklara orada oturulur zaten. Ama bakıyoruz insanlar koltuklara, makamlara burada oturma kavgası veriyorlar. Mübâlağa etmiyorum şu anda Müslümanların evlerindeki koltuklar dünkü kralların, sultanların bile oturamadıkları cinsten koltuklardır. Resmî dairelerdeki müdürlerin, genel müdürlerin oturdukları koltuklara oturamadıklarının acısını çıkarmak üzere Müslümanlar evlerini ya da bürolarını onlarınkinden daha lüks koltuklarla doldurmaktadırlar. Bu tür koltuklarla dünya nimetlerini tatmayı hedef bilip tadanlar, acaba öbür taraftaki koltuklardan mahrum edilecekler desek yanlış mı olur? Dünya nimetlerinin peşinde koşanlar, meselâ soğuk suyun peşinde koşanlar, “hanım bir gün buzdolabına soğuk su koymadı” diye kavga edenler, acaba bunu hedef yaptı diye yarın ondan mahrum olmayacaklar mı? Veya dünyada Allah’ın yasağını çiğneyerek bir bardak şarap içen kişi yarın oradaki şaraplardan mahrum olmayacak mı? Düşünsek iyi olacak herhalde. Çünkü kitabımızın baş-ka yerlerinde, kimilerinin tüm mükafatlarını dünyada yiyip bitirdikleri anlatılır Allah korusun. Bakın Resûlullah Efendimiz Hz. Ali (r.a) Efendimizin bize naklettiği bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur: “Cenneti özleyen hayırlara koşar, cehennemden korkan gayri meşru lezzetlerden kaçar. Ölümü bekleyene lezzetler önemsiz gelir. Dünyaya soğuk bakana musibetler hafif gelir” (İmam Beyhaki’nin “Şuabu’l İman) Yâni sanki bize özel bir ölçü göndermiş peygamberimiz; bakın kendinize ve durumunuzu değerlendirin diye. Yarın zaten değerlendirecek melekler. Allah’ın huzurunda elbette bir durum değerlendirilmesi yapılacak, sonunda mükâfat ya da cezayla baş başa kalacağız bunu biliyoruz, ama Rahmân olan, Rahîm olan Allah’ın rahmeten lil âlemîn olan peygamberi bize bunu önceden haber veriyor. Gelin durumunuzu şimdiden değerlendirin de eğer gidişat kötüyse, azaba, ika-ba, cehenneme doğruysa şimdiden vaz geçin dercesine. Cenneti özleyen hayırlara koşarmış. Nereye doğru koşuyorsu-nuz? Cenneti özleyip özlemediğinizi anlıyorsunuz bununla. Ne kadar güzel ve net bir ölçü değil mi? Peki hayır ne? Senin kafandaki değil, Allah ve Resûlünün belirlediğidir elbette. Yâni cennet özlemiyle dolup taşan bir gönül düşünün, o hayırlara koşar sadece. Çünkü ancak o zaman cennet kazanacağını bilir. Cehennemden korkan da gayri meşru lezzetlerden kaçarmış. Yâni İslâm’ın hayır dediği, bunu isteme, bunu bekleme, bundan lezzet alma dediği şeylerden de mü’min kaçmak zorundadır. Yâni İslâm’ın haram kıldığı şeyler aslında insana lez-zet vermeyen acı şeyler değildir elbette. İman sebebiyle acıdır onlar, Allah sebebiyle acıdır onlar, Allah sebebiyle kaçmak zorundayız onlardan. İçki gibi, kumar gibi, zina gibi, fuhuş gibi nice şeyler eğer Allah yasak dedi diye olmamış olsaydı, onlar da ayrıca lezzet olacaklardı tabi. Bunun en net örneği belki de kadın ve erkeğin birbirinden lezzet almaları, zevk almalarıdır. Nikâhlı olunca, aynı durum cennete götüre-cek, değilse cehenneme sürükleyecektir. Ölümü bekleyene lezzetler önemsiz gelirmiş. Bir insan ölümü far edebilmişse, öleceğinin bilincindeyse, yâni ölüme hazırlanıyor, ölü-mü bekliyorsa, ölümü iki kaşının arasında hissediyorsa, ölüm bilincin-deyse, ölümlü bir hayat, ölüme dayalı bir hayat yaşıyorsa, ölüm elde bir, ben yakında öleceğim diyerek yaşıyorsa onun için lezzetlerin ne önemi olacak da? Dünya ve içindeki lezzetlerin ne anlamı olacak da? Dünyaya soğuk bakan, dünyanın soğuk olduğunu bilen bir kimse, bir gün soğuk yüzüyle dünyada kalacağının bilincinde olan bir kimse, onun için de musibetler çok hafiftir. Yakınlarınızdan birisi vefat etti mi? Değilse ilk duyduğunuz cenazede gidin, tabi kadın ve erkek ayrımını düşünerek onun şöyle alnının ortasından öpmeye çalışın. Ne kadar soğuk bir yüz olduğunu anlarsınız. Oysa siz insanları ne kadar sıcacık bilirdiniz her zaman. Dünya işte öyle, anlayın.