1-3. “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!” Kur’an-ı Kerîm’de bu şekilde başlayan iki sûre vardır. Birisi Hümeze sûresidir ki şöyle başlar: Mal mülk toplayan, malla mülkle çevre edinen, etraf bulan, malına, servetine ve konumuna güvenerek mü’minlerle alay eden, in-sanlara tepeden bakan, insanları ayıplayan, insanların iffet ve namuslarına dil uzatan, istihza ve alaylarla mü’minleri çekiştirip küçük düşüren bir insandan söz edilmektedir. Her şeyi malla mülkle, makamla mevki ile değerlendiren müstekbir, şımarık bir insan tipi. Tüm gücüyle mal mülk toplamaya, servet yığmaya yönelen, topladıklarıyla övünüp böbürlenen bir insan tipi. Sahip olduklarıyla dünyada ebedî kalacakmış gibi plan, program yapmaya çalışan, bu yüzden de ahiretle ilgilenecek zamanı kalmayan kişinin kötülüğü anlatılır. Malının kendisini ebedî kılacağını zanneden, malıyla ebedîleşmeyi hesap eden ve malı sayesinde ahiretteki hesabının hafifletileceğini uman kişinin cehenne-me gideceği, veyli hak ettiği anlatılır. Zanneder ki, malı, mülkü, çevresi kendisini kurtaracaktır. Ama Rabbimiz buyurur ki, “Hayır öyle değil, veyl olsun ona.” Yani cehennemin veylini boylayacaktır bu adam. Bakıyoruz burada da öyledir. Bu sûrenin başında da Rabbimiz aynı ifadeyi kullanarak söze başlıyor. Veyl kelimesiyle söze başlıyor. Kur’an’da bir âyetin veya bir sûrenin, veyahut da bir âyet grubunun anlaşılabilmesi onun konumunun bilinmesine bağlıdır. Sûrenin zaman ve mekân boyutu bilindi mi? Yani sûre ne zaman gelmiş ve nereye konmuştur? Bunun bilinmesi sûrenin anlaşılması noktasında çok önemlidir. Sûrenin ne zaman geldiğini söyledik. Konulduğu yer de İnfitar ile İnşikâk arasıdır. İnfitar sûresinden sonraya, İnşikâk sûresinden de önceye yerleştirilmiştir. İşte sûrenin Kur’an içindeki konumu da budur. Bu iki sûre kıyameti en güzel biçimde anlatan, en çarpıcı ifadelerle insanları kıyametle, hesap kitapla uyaran, insanları âdeta yarın olacaklarla burun buruna getiren sûrelerdir. Bu iki sûre kıyameti gözleriyle bizzat görmek isteyenlerin görebileceği iki sûre olarak anlatılıyordu hadiste. O halde kıyameti, hesabı kitabı gözler önüne seren bu iki sûre arasına yerleştirilen bu sûrede Rabbimiz şöyle buyurur: “Ey kullarım! Ey Müslümanlar! Malla münasebetinize dikkat edin! Bu konuda çok dikkatli davranın! Yoksa İnfitar’da anlattığım, İnşikâk’ta ortaya koyduğum kıyametle karşı karşıya geleceksiniz! Orada hesabınız çok çetin olacak! Orada Rabbi-nizin yargılaması pek çetin olacak! Akıllarınızı başlarınıza alın! Bakın dikkat edin ha kıyametin ortasında zikrediyorum bu konuyu! İnfitar’la İnşikâk arasında anlatıyorum. Öyleyse para kazanırken, yahut harcar-ken, dükkan açarken yahut kapatırken, paraya sahip olurken, onu el-den çıkarırken, malla ilişkilerinizi ayarlarken, okul bitirirken, diploma alırken, yerken içerken, giyinirken, soyunurken kıyametle ilginizi keserseniz Allah korusun sonunuz kötü olacaktır!” İslâm’da “Veyl” ifadesi iki yerde, iki mânâda kullanılır. Bir Müslüman hakkında, bir de kâfir hakkında kullanılır. Müslüman hakkında kullanıldığında, “Vah! Tuh! Yazık! Eyvah! Keşke şöyle olsaydı! Keşke böyle olmasaydı! Keşke böyle yapmasaydı!” gibi anlamlarda kullanılır. Kâfir için kullanıldığında da cehennemin veyl deresine, cehennemin en aşağısına, ateşin en şiddetlisine gidesiceler anlamına kullanılmaktadır. Evet bu veyl kelimesi mü'mine kullanıldığında ayrı bir mânâ, kâfir için kullanıldığında ayrı bir mânâ ifade eder. Nitekim Allah’ın Resûlü topuklarını kuru bırakan mü'minleri görünce “Veylün li’l a’kabi minen nar” buyurdu. “Vay bu abdest alırken kuru bıraktığınız topuklarınızdan çekeceğinize!” Yapmayın böyle! Yazık! Niye böyle yaptınız? Neden topuklarınızı kuru bıraktınız? gibi bir mânâ ifade ederken, kâfirler için de cehenneme gidesiceler, veyli boylayası-calar gibi bir lânet ve beddua ifade etmektedir. Mü’mine bir tahzir, bir kınama ifade ederken, kâfire bir talep yahut beddua oluşturmaktadır. Bakın burada da İslâm’ın temel rükünlerini bozan veya kıyameti hesaba katmayanlara veyl isteniyor. Mutafifîne veyl olsun. Mutaffifîn cehennemin veyline gitsin. Ve-ya Mutaffifîn olanlar cehennemin veyl derekesine yuvarlanacaktır. Kimmiş Mutaffifîn? “İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları za-man tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimseler veyl’e gideceklerdir.” Kendi lehlerine ölçüp biçtiklerinde farklı, başkalarına ölçüp biçtiklerinde farklı ölçüp biçerler onlar. Alırlarken farklı, satarlarken farklı davrananlar, farklı ölçüp biçenler. Borçlu iken farklı, alacaklı ko-numundayken farklı tavırlar sergileyenler. Alacaklı iken karşısındakine nefes aldırmazken, borçlu konumunda borcunu ödemeyerek karşısındakine zulmedenler. Birisinden mal alacakları zaman onu kötüleyip, aynı malı kendileri satarlarken onu överek farklı bir tutum içine gi-renler. Veya bir konuda fikir beyan ederken kendilerine yönelikse farklı, başkalarına yönelikse farklı beyanlarda bulunurlar. Evinin yıkılması söz konusuysa imar arayan, ama yapılması söz konusu olduğu zaman imar aramayanlar. Kendi hakları söz konusu olduğu zaman farklı, sorumlulukları söz konusu olduğu zaman da farklı davrananlar. Kadınlarından, çocuklarından itaat isterken tam itaat isteyen, ama onlara karşı kendi sorumlulukları söz konusu olduğu zaman da eksik olmasını isteyenler. Hanımlarından, çocuklarından gerek kendisine, gerekse Allah’a karşı tam itaat bekleyen ama aynı Allah’a kendisinin itaati söz konusu olunca hep eksikten yana davrananlar. Veya Allah’ın dinini başkalarına anlatırken farklı, kendisine uygularken farklı davrananlar. Hani hoca cemaata vaaz ediyormuş. Di-yormuş ki: “Ey cemaat! Aman kadınlarınızı, kızlarınızı sokağa şöyle şöyle çıkarmayın! Aman onların namuslarını, iffetlerini el âlemin ayaklarının altına dökmeyin!” Kendi karısı için: “Onun vaziyeti ne öyle hocam? Hocam! İyi diyorsun da seninkileri çok berbat görüyoruz” denince, hoca diyormuş ki: “Eh haspaya da yakışmıyor değil hani!” İşte bu Mutaffifliktir, hainliktir, Allah korusun. Öyle değil mi? Senin haspaya yakışıyorsa bizim haspaya da yakışır! Başkasına geldi mi şöyle, kendine geldi mi böyle olmaz bu. Veya aman çocuklarınızı Allah’ın istediği biçimde Müslüman’ca eğitin! diyerek çevresine doğru ölçüp biçtiği halde kendi çocuklarının eğitimine dikkat etmeyen kimse gibi. İşte bu mutaffifliktir ve Allah korusun veyl onlar içindir diyor Rabbimiz. Bakara’nın 17-19. âyetlerinde bir insan tipi anlatılır: Adam ateş yaktı, sonra Allah onun gözünün görme özelliğini alıverdi. Önünü gö-remiyor adam. Ama yaktığı ateş etrafını aydınlatıyor, başkaları onun ışığından istifade ediyor, başkaları onun ışığıyla yol buluyor ama kendisi faydalanamıyor. Yani adam hep başkalarına din anlatıyor ama kendisinin faydalanması yok. Başkalarını eğitmeye çalışıyor ama evini ihmal ediyor. Başkalarına farklı, kendisine farklı davranıyor. Başkalarına farklı, kendisine farklı ölçüyor. Başkalarına ölçerken, başkalarından isterken tamam ama iş kendisine yüklendiğinde, evine Sünnet girmeyen, mutfağına Kur’an girmeyen, yemesine içmesine, kazanma-sına harcamasına Kur’an girmeyen kişi de mutaffiftir, onun yaptığı da mutaffifinliktir. İşte meselâ şu anda ben ateş yakıyorum ve çevremi aydınlatıyorum. Benim yaktığım bu ateşle sizler aydınlanıyorsunuz. Gönlünüz aydınlanıyor, ruhunuz ve düşünceniz aydınlanıyor. Bir şeyler anlıyor, bir şeyler öğreniyorsunuz. Sizin öğrenmenize, sizin aydınlanmanıza sebep olan bu ateşi şu anda ben tutuşturmaya çalışıyorum. Ama yaktığım bu ateşe karşı ben kendim nötr davranırsam, kendi gayretsizliğim sebebiyle veya kendim konusunda negatif isteğim sebebiyle bu yaktığım ateşten kendim istifade etmek istemezsem ve bu yüzden de benim gözümün nûru alınır ve kalbim mühürlenirse, ben de aynen o adam gibi olurum, Allah korusun. Başkalarına ölçüp biçerken farklı kendime ölçüp biçerken farklı davranan, çevresini aydınlatan, ama kendisi bu ateşten mahrum ka-lan, çevresine ışık dağıtıp kendisi karanlıkta kalan, ekmek fabrikası kurup imal ettiği on binlerce ekmekle çevresini doyuran ama akşam evdeki çoluk çocuğuna koltuğunun altında iki tane ekmek götürmeyen adam gibi olurum ki, işte bu mutaffifliktir. Veya başkalarına dağıttığı ekmekten kendi ağzına götürmeyen adam mutaffiftir. Bakıyoruz, adam hem Kur’an anlatıyor, hem Sünnet yazıyor, hem kitap yazıyor hem talebe yetiştiriyor, ama kendine karşı o kadar kör ve sağır ki adam. Başkalarına duyurduklarını kendine karşı uygulama noktasında o kadar kayıtsız, o kadar vurdum duymaz ki! Karısına, çocuklarına karşı o kadar kör ve sağır ki, o kadar sağır ve vurdum duymaz ki! Bu tür insanları gördükçe Mutaffifini daha bir net anlama imkânı buluyoruz. “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de iyi amel ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet: 41/33) Peygamberlerin tamamının özleri sözlerine, amelleri kavillerine, kalpleri dillerine uygun idi. Ne söylemişlerse kalplerinde o vardı. Nasıl inanmışlarsa öyle bir hayat yaşamışlardır. Beşer tarihinin uzun devreleri boyunca pek çok siyâsî, felsefî ve fikrî doktrin, hayat sahnesinde yer almıştır. Bunlarda hep görülen husus; dâvâ ile hakikat, söz ile fiiller, iddia ile vâkıa, teori ile pratik a-rasında önemli farklılıkların bulunduğudur. Hep iddia, söz ve dâvâ, vâkıadan, fiillerden ve olaylardan üstün olagelmiştir. Ancak peygam-berler tarihinde bunun aksine peygamberlerin yaşayışları, sözleri ve dâvet ettikleri şeylere mutâbık olmuş, onların hattâ üstünde bulun-muştur. Onları gören, onlara muhatap olan insanlar, henüz onların peygamberliğini bilmeden doğruluk ve dürüstlüklerini teslim etmiş-lerdir. Hz. Yusuf zindanda iken hapis arkadaşları ona: “Şüphesiz biz seni iyilik ve ihsan sahiplerinden görüyoruz.” (Yusuf:36) diye müracaat ediyorlardı. İslâm'a dâvet eden, başkalarına iyiliği emreden kişi, güzel ah-lâk sahibi olmalıdır. Şüphesiz insanın sahip olduğu şeyler içinde en değerli olanı, güzel ahlâktır. Güzel ahlâkın timsali de Peygamberi-mizdir. Onun gibi olmaya çalışmak, onun gibi yaşamak, yani yaşayan Kur'an olmaya gayret etmek, sünnet üzere bir hayat sürmek, güzel ahlâk üzere olmak demektir. "Andolsun ki sizin için, Allah'ı ve âhiret gününü arzu eden ve Allah'ı çok anan kimseler için, Allah'ın elçisi en güzel örnektir." (Ahzâb:21) İşte o, Allah'ın seçtiği bir rehber olarak, hem sözleriyle ve hem de yaşayışıyla müslümanlara örnek olmuştur: İnsanlardan bir şeyi yapmalarını isteyince, önce kendisi bunun kat kat fazlasını yapmıştır. Herkesten fazla namaz kılmış, herkesten fazla oruç tutmuş ve herkesten fazla sadaka vermiştir. Yasakladıklarından da daima uzak dur-muş, hiçbir günaha bulaşmamıştır. Her türlü aşırılıktan kaçınmış, dai-ma orta yolu izlemiştir. Meselâ o çok merhametliydi, ama merhameti zaafa varmıyor, adaletten hiç bir şekilde ayrılmıyordu. Çok cömertti fakat müsrif ve savurgan değildi. İbadete çok önem veriyordu ama dünyayı da ihmal etmiyordu. Çok bağışlayıcıydı fakat tâvizkâr değildi. Şefkatli ve yumuşak huyluydu ama gerektiğinde cephede tek başına bile direnebiliyordu... İşte dâvetçi de, onun hayatını iyi öğrenip, onun gibi yaşamaya, Muhammedcik/Küçük Muhammed olmaya çalışmalı-dır ki, insanlara etkili olup söz geçirebilsin. Peygamber Efendimizin nübüvvet öncesi ve sonrası hali ve yaşayışı, Mekkelilerce gâyet güzel biliniyor, peygamberliğinde O’nun temel fikrine karşı koyarak tevhidi kabul etmemek, yayılmasını engel-lemek için türlü yollara başvuruyorlar, fakat şahsî yaşayışı hakkında en küçük bir ithamda dahi bulunamıyor, O’nun “el-Emîn”liğini ikrar et-mek zorunda kalıyorlardı. O, insanlara teklif ettiği hususları herkesten önce kendi nefsinde, herkesin yapabileceğinden fazlasıyla tatbik edi-yordu. Şüphesiz bu, dâvet olunanlara tesir eden önemli bir faktör ola-caktı. Umman kralı el-Culendî’ye Rasulullah’ın İslâm’a dâvet mektubu ulaştığı zaman Hz. Peygamber’in hayatı hakkında bilgiler edinen meli-kin sözleri şöyle oluyordu: Allah beni bu ümmî peygambere delâlet/ rehberlik etmiştir. O peygamber, hiçbir iyiliği kendisi ilk tatbik eden ol-maksızın emretmiyor, hiçbir kötülüğü de kendisi ilk terk eden olmak-sızın nehyetmiyor. O, mutlaka galip gelecektir, engellenemeyecektir. O, ahde vefâ gösterir, sözünü yerine getirir. Ben kesinlikle kabul edi-yorum ki o, bir peygamberdir.” Cenâb-ı Hak, sözle yapılan dâvete fiilen örnek olmayı emre-der: “İnsanları Allah’a dâvet ve kendisi de sâlih amel/iyi davranış ve hareket eden ve ‘Ben şüphesiz müslümanlar-danım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet: 41/33) Bu âyette, iyiliği emreden dâvetçide ve hatipte aranacak vasıf-ların en önemlileri bir araya getirilmiştir. Burada iyiliğe dâvet eden tebliğci veya hatip için sâlih amel, işinin sözüne uygun olmasıdır. "Ben şüphesiz müslümanlardanım" demesi ise, dâvetçi veya hatibin kendini dinleyicilerden üstün ve ayrı görmemesi, onlarla kaynaşmış, kibir ve gurur gibi duygulara kapılmamış olmasıdır. İnsanlar, örnek görmek isterler. Psikoloji ve pedagojide, örnek almanın doğurduğu “taklit fonksiyonu”nun büyük değeri vardır. Her taklit olayı, önce insanların ruhlarında arzu, ihtiyaç, itikad ve fikir şeklinde doğar. Daha sonra bunlar, hareket ve davranışlar, âdet ve alışkanlıklar şeklinde yaşayışa intikal eder. Bu konuda toplumun her sınıfında ve her türlü eğitim dalında istifade edilir. Meselâ çocuğuna dinî eğitim vermek isteyen bir âile, ona her vesile ile “taklit edilecek iyi numûneler” göstermek zorundadır. Yeme-ğe başlarken besmele, kalkarken hamd, Kur’an okumak, namaz, o-ruç, fakirlere yardım, küfür etmemek, içki içmemek, yalan söyleme-mek gibi İslâm’ın emrettiği esasları, ciddî ve samimi olarak önce aile büyükleri yapacak, çocuklar şuursuz olarak bunları taklit edeceklerdir. Bu taklit devam ettikçe, nihâyet kuvvetli bir itiyat/alışkanlık haline ge-lir. Çocuklukta kazanılan iyi itiyatlar, bütün hayat süresince devam eder. Toplumun her yönünde halk toplulukları ve kitleler arasında ay-nı kanun hükümleri geçerlidir. Öğretmen okulda, dâvetçi muhatapları karşısında hal ve tavırları, fikirleri ve sözleriyle daima örnek olmalıdır. Bunlar yapılmadıkça dâvet ve tebliğ için, eğitim ve öğretim için ne kadar gayret sarf edilse tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Genel ku-ral olarak diyebiliriz ki tebliğ, beşikten mezara kadar devam eden bir alıştırma ve iyi örnek olma işidir.[1] Rasulullah, yirmi üç sene süren peygamberlik hayatı boyunca hiç kimse, onun karşısına çıkarak, veya arkasından konuşarak: "Ne-den bize söylediklerini kendin de yapmıyorsun?" diyememiştir. Rasu-lullah'ın bu üstün vasfı, O'nun her yönüyle sözü dinlenir bir peygam-ber olarak tanınmasına sebep olmuştur. Hayatı boyunca ona sarsıl-maz bir imanla bağlananlar, her şeyden çok, sözünün işe uygun ol-ması yönü ile ona bağlanmışlardır. Rasulullah'a beslenen güvenin, iti-madın aslı bu esasa dayanıyordu. Yaşayışla güzel örnek verme ku-ralının etkisini gâyet iyi bilen Peygamber Efendimiz, kendisi hayatıyla örnek teşkil ettiği gibi, İslâm'a dâvet ettiği insanların İslâmî yaşayışı görerek fikir ve kanaatlerini ona göre tayin ve tespit etmelerine imkân ve vesileler hazırlıyordu. Bedir Gazvesinde ele geçirilen esirlerin top-luca bir yerde hapis tutulmaları yerine birer birer ashâb-ı kirâma dağı-tılarak misafir edilmeleri, başka birtakım fayda mülâhazaları yanında büyük ölçüde, esirler sahabenin İslâm'ı yaşayışına vâkıf olsunlar diye olsa gerektir. İslâm düşmanı Benû Hanife reisi Sümâme'nin müslüman ol-masına, Hz. Peygamber'in hüsn-i muâmelesi, karşılıksız affı yanında mescidde bir direğe bağlı kaldığı müddet zarfında İslâmî tatbikatı gö-rerek hakikati idrak etmesi de etkili olmuştur, diyebiliriz. Tâif heyeti geldiği zaman, müslümanların Kur'an okuyuşları, namaz kılışları, hu-şû ve huzû içinde ibadetleri ve İslâm'ı yaşayışları kalplerini rikkate ge-tirsin diye Hz. Peygamber'in onları mescidin hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mensuplarının, ashâbın evlerine dağıtıla-rak misafir edilmelerinde de, yine bu husus mutlaka göz önünde bulundurulmuştur. Görülüyor ki İslâmî dâvetin neticeye ulaşabilmesi için dâvetçi-nin tebliğ ettiği esasları çok iyi bilerek hayatında yaşaması, güzel bir örnek teşkil etmesi, mutlak bir zarurettir. Asr-ı Saadet'ten sonra İslâ-m'a muhatap olan millet ve ümmetlerin İslâm'ı öğrenme ve kabul et-mede tamamen uzak ve yabancı kalmalarına sebep, -esefle kaydedelim ki- İslâm'ı hiç duymadıkları veya yanlış anladıklarından ziyade, müslümanlardan gördükleri kötü yaşayış ve davranışlar olmuştur. İs-lâm'ı kabul edenleri incelediğimiz zaman bunların iki ana grup teşek-kül ettirdiğini görürüz: 1- Allah'a ve İslâm'a samimiyetle bağlı müslümanların örnek yaşayışlarından etkilenerek müslüman olanlar, 2- Hür düşünce ve tarafsız bir araştırmayla İslâm'ın hakikatini anlayarak diğer dinlerin yanlışlıklarından İslâm'a sığınanlar. Şüphesiz birinci grup, ikinciden kat kat fazladır. Müslümanlar ve dâvetçiler, bilmelidirler ki şâyet kendileri yaşayışlarını İslâm'a uy-durarak güzel bir örnek halinde İslâm'ı sunabilseler Avrupa'sıyla, Amerika'sıyla bütün bir cihan kapıları sonuna kadar İslâm'a açacaktır. Yapmadıklarını söyleyen, başkasına öğüt verip kendileri ver-dikleri öğütlere uymayan ve başkalarına doğru yolu gösterip kendileri o yoldan gitmeyenler, ancak kulların alayını ve Rablerinin gazabını üzerlerine çekerler. Dâvetçi, kendi kendisini sıkı sıkıya kontrol etmeli ve verdiği kararlara uymakta öncelikle kendisini sorumlu tutmalıdır. İlim, başkalarına aktarmak için değil; öncelikle yaşamak için öğre-nilmelidir. Allah diyor ki, veyl olsun o Mutaffiflere. Her konuda ölçüyü kaybedenlere veyl olsun. Kazanma harcama konusundaki ölçüden tu-tun da, çocuğa verilecek eğitimin ölçüsüne, kadınların haklarını verme konusundaki ölçüye, komşularımızın haklarına verme konusundaki ölçüye kadar her konuda ölçüyü kaybedenlere veyl olsun. Özellikle burada mal, mülk konusunda ölçüyü kaybedenler an-latılıyor. İnsanların mala bakışlarının bozulması, malla ilişkilerini Allah’ın istediği gibi ayarlamamaları anlatılıyor. Mal konusunda ölçüye, tartıya riâyet etmeyişleri anlatılıyor. Kur’an-ı Kerîm’de pek çok yerde ölçüye tartıya riâyet etmeyen toplumların helâk oldukları vurgulanmaktadır. Bakın Araf sûresinde Şuayb’ın (a.s) toplumunun durumu anlatılır. Şuayb’ın (a.s) toplumunun en büyük hastalığı muamelat konusuna Allah’ı karıştırmamak ve ölçü, tartıya riâyet etmemekti. Ölçü ve tartıda kapitalist bir hayatın ortaya konması, maddeci ve materyalist bir anlayışın doruklaştırılması. Ahiret inancının, hesap-kitap duygusunun diskalifiye edilip dünyanın birinci plana alınması ve bunun sonucu olarak da putlaştırılan dünya ve dünyalıklara ulaşabilmek için her şeyin meşru sayıldığı bir toplum. Bakın bu topluma elçi olarak ge-len Hz. Şuayb der ki: “Medyen halkına da kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Onlara şöyle dedi: “Ey milletim! Allah'a kulluk edin, O’-ndan başka İlâhınız yoktur. Rabbinizden size bir belge geldi. Ölçü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin; inanıyorsanız bilin ki, bunlar sizin için hayırlıdır.” (A’râf 85) Meyden halkına da kendilerinden, kendi içlerinden, tanıdıkları, bildikleri kardeşleri Şuayb’ı gönderdik diyor Rabbimiz. Kavmine elçi olarak, örnek kul olarak gönderilen Hz. Şuayb kavmine dedi ki: Ey kavmim, ey benden olanlar, ey sahiplendiklerim, Allah’a kul olun. Allah’ı dinleyin. Allah için bir hayat yaşayın. Almanızda vermenizde, sevmenizde küsmenizde, evlenmenizde boşanmanızda, yemenizde içmenizde, giyinmenizde kuşanmanızda, düğününüzde derneğinizde, kocalığınızda babalığınızda, hukukunuzda eğitiminizde, hasılı tüm bi-reysel ve toplumsal hayatınızda sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’ın çektiği yere gidin. Çünkü sizin O’ndan başka sözünü dinleyeceğiniz, yasalarını uygulayacağınız, hatırını kazanacağınız ilahınız yoktur. Allah’tan başka hayata karışacak tanrınız yoktur. Allah’tan başka hayata program yapacak yoktur. Rabbinizden size apaçık Beyyine’ler gelmiştir. Öyleyse Rabbinizin emrettiği biçimde ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların mallarını eksiltmeyin. Allah’ın meşru kılmadığı, Allah’ın izin vermediği batıl yollarla, haram yollarla birbirinizin mallarını yemeyin, birbirinize zulmetmeyin. Allah’ın peygamberi evvela toplumunu tevhide dâvet ettikten sonra ölçü ve tartı konusunu, ticarette dürüst davranmaları konusunu gündeme getiriyor. Elbette tevhidi kavrayamamış, Allah’a Allah’ın is-tediği biçimde inanamamış bir insanın, içine iman ve akide yerleşme-miş bir toplumun ameli hayatının düzelmesi de mümkün olmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın kendisini tarif ettiği biçimde tanımayan ve inanmayan bir adama bir kısım amellerden söz etmenin anlamı yoktur. Çünkü ne adına yapacak ki adam bunları? İnsanlara önce Allah, cennet, cehennem, hesap-kitap anlatılacak, yani cenneti ve cehennemi olan, sonunda hesaba çekecek olan bir Allah anlatılacak ve ondan sonra da işte bu Allah hatırına şunları şunları yapman lâzım denilecektir. İş-te Allah’ın elçisi de işe buradan başladıktan sonra onların hayatlarındaki bir bozukluğa dikkat çekiyor. Ölçü ve tartıya riâyet edin ve insanların eşyalarını eksiltmeyin, eksik vermeyin. Bu emir, ticaretin her çe-şidini içine alan bir emirdir. İhtiyaç olmayan şeyleri reklâmlar vasıtasıyla ihtiyaçmış gibi göstermekten tutun da, insanların şartlandırılmasına, satılmaması gereken malın satılmasına, enflasyon yoluyla çaktırmadan sadeyağdan kıl çeker gibi insanların ceplerine uzanmaya kadar her türlü mal eksiltmeyi içine almaktadır ve bunların her türlüsü yasaktır. Evet orada da burada da Rabbimiz diyor ki, “Ölçü ve tartıya iyi riâyet edin. İnsanların mallarını eksiltmeyin. İnsanların haklarını yemek sûretiyle onlara zulmetmeyin.” Eğer bir toplumun hayatı Allah’a iman esasına dayanmıyorsa, ekonomik hayatı Allah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmıyor, kapitalist yahut materyalist bir anlayışa, küfre ve şirke dayanıyorsa, o toplumda mutlaka zulüm olacak, insanlar her şeyi kendi menfaatlerine göre yontacak ve mutlaka o toplumda ezenler ve ezilenler olacaktır. Böyle bir toplumda bu kaçınılmazdır. Çünkü hayatları Allah’a iman esasına dayanmayan, hayat programlarını Allah’tan almayan, Allah’ın âyetlerine kulak vermeyen bir toplumun fertleri bencildir, hodbindir. Sadece kendilerini düşünen, kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmeyen, tüm dünya kendilerine verilse bile bir türlü doymayan insanlardır. Bundan dolayıdır ki daha çok kazanabilmek için insanlara ölçüp tartarken hep eksik ölçüp tartacaklar ve insanlara zulmedeceklerdir. İşte Medyen ahalisi de böyleydi. Rivâyetlere göre ticarette kul-landıkları altın ve gümüş paralardan insanlara verirken bir kısmını ke-serek, eksilterek veriyorlardı. İşte şu anda bizim toplumda enflasyon da aynı şeyi gerçekleştirmektedir. Allah’a iman ve teslimiyet esasına dayanmayan bu sistem, her gün insanların cebindekini biraz daha eksiltmektedir. Ama bizler de buna yardımcı oluyoruz tabii. Allah diyor ki bakın: