12-13. “Şüphesiz katımızda onlar için ağır boyun-duruklar, cehennem, boğazı tıkayan bir yiyecek ve can ya-kan azap vardır.” Allah bizi bütün belâlardan ve ahiret azabından korusun. Bir önceki âyette işi biraz hafifletmiş gibiydi Rabbimiz. “Ey peygamberim sen onlara biraz dokunma! Az biraz izin ver onlara! Biraz mühlet tanı onlara çünkü sonunda onlar adam olacaklar demişti” Rabbimiz. Yani bu kadar da üzerlerine gitme canım! Adamların ticaretine, ev tefrişlerine, perdelerine, koltuklarına, lükslerine, dükkanlarına, tezgâhlarına, çocuklarının eğitimine, kazançlarına, harcamalarına, okumalarına, yazmalarına karıştın! Adamların hanımlarını sokağa salmalarına, pikniğe gitmelerine karıştın! Adamların hayatına bu kadar da karışma! Onların hayatlarını sorgulayıp durma! Bak, kimse namaz bile kılmaz-ken bu adamlar namaz kılıyorlar! Millet oruç tutmazken bunlar oruç tutuyorlar! Millet Kur’an’ın aleyhindeyken bunlar Kur’an okuyorlar! Evet kimilerinin anlayışına göre biraz biraz hafifletilmeden yana bir ifadede bulunulmuştu. İyi ama sadece o bölüm olsaydı neyse, ama bakın onun hemen arkasından bu bölümde Rabbimiz ne buyuruyor? “Unutmayın ki bizim katımızda onlar için çok ağır boyunduruklar vardır” diyor Rabbimiz. Gerçekten insanın tüylerini diken diken eden bir tehdit. Ağır boyunduruklar var bizim katımızda onlar için. Ya hemen şu anda yakalayıverseydi Rabbimiz, halimiz nice olurdu? An-lıyoruz ki, yakalanmayı çoktan hak etmiş kâfirlere ve Müslümanlıklarının farkında olmadan yaşayan Müslümanlara Rabbimiz mühlet veriyor, fırsat veriyor. Rabbimizin işleyen bir rahmetinin eseridir bu. Ama kendisine tanınan bu imkânı değerlendiremezse kişi, elbette azabı ve sorumluluğu artıyor demektir. “Biz ona imkân veriyoruz” diyor Rabbimiz. Ama unutmayın ki sonunda “Enkal” ve “Cahîm” var. Kur’an’da daha önce anlatılmış Ca-hîm âyetlerini, cehennem âyetlerini getirin gözünüzün önüne, veya çağırın sofranıza, artık kaşıkla mı yersiniz, çatalla mı yersiniz? Bir de onlar için “Enkal” var diyor Allah. Allah kimsenin elini ayağını bağlatmasın! Korkunç bir şey. Fecr sûresinde şöyle buyrulu-yor: “Hiç kimse O’nun vurduğu bağ gibisini bağlaya-maz.” (Fecr 26) Hiç kimse O’nun vurduğu bağ gibisini vuramaz! Hiç kimse O’nun yakaladığı gibi yakalayamaz. Hiç kimse O’nun azap ettiği gibi azap edemez. Hani bazen dünyada suçlu bir adamın bileklerine kelepçe vuruluyor, ama bir yolunu bulup adam bu kelepçelerden kurtulabiliyor değil mi? Bir yolunu bulup kaçabiliyor değil mi dünyada? Adam sürttürür, kestirir, bileğini kestirir, kolunu koparır yine de kurtulabilir. Ya da zaman yol verir dünyada ona, üç sene, beş sene, yirmi se-ne sonra da olsa çıkabilir hapisten, kurtulabilir ölümden. Veya adamını buluyor, tanıdık buluyor veya karşısında kendisini mahkum edenin elini ayağını öpüyor, ya da tamam! Senin dediğini dinledim! diyor ve kurtuluyor. Dünyadakilerden kurtuluş mümkündür ama Cenâb-ı Hakk’ın enkali, Cenâb-ı Hakk’ın yakalaması asla bunlara benzemez. Allah’ın enkali, Allah’ın tutakları, Allah’ın kelepçeleri, bukağıları çok daha fark-lıdır. Allah yakaladı mı tam yakalar. Allah’ın boyundurukları vardır ki, vurdukları ondan asla kurtulamazlar. Artık bunlar öküz boyundurukları mı, yoksa şu anda Allah’a kulluktan kaçan, başkalarının kulu, kölesi zilletine düşen, kendi yasalarını uygulamaktan kaçtıkları için başkalarının yasalarını uygulamak zorunda kalmış, Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla varlığın kulu, kölesi durumuna düşmüş şu andaki perişan yeryüzü Müslümanlarının boyunlarına vurulmuş resmi boyunduruklar mı, bilmiyorum. Zalim tâ-ğutlar tarafından boyunlarına vurulmuş vatandaşlık boyundurukları, resmî bağlar, resmî ipler mi, yoksa A.B.D.’nin vurduğu kölelik ipleri mi? A.T.’nin, I.M.F’nin vurduğu boyunduruklar mı?.. Ama keşke dünyadaki boyunduruklarla kalsaydı iş… Halbuki sadece dünyadakilerle kalmayacak, bir de: Bir de Allah’ın yanında onlar için böyle boğazdan geçmez, kahredici, mahvedici, helâk edici, ne öldüren, ne de dirilten ayrı bir tür azap veren bir yiyecek vardır. Allah onu onlara yedirtecektir. Bir de elim bir azap, elem verici dayanılmaz bir azap vardır onlar için. Ğâşiye sûresinde buyrulduğu gibi: “Semirtmeyen, açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.” (Ğâşiye 6,7) Orada, cehennemde cehennemliklerin yiyecekleri de ‘Dari’dir. Dari dikenidir. Ne insanın ne de hayvanın boğazından geçmeyecek bir diken. Ne besler, ne de açlığı giderir. Ne semirten ne de doyuran bir yiyecektir bu. Hâkka sûresinde 35-36. âyetlerde bunun ‘Ğısliyn’ olduğu anlatılır. Ebu’d-Derda’nın rivâyet ettiği bir hadiste Rasûlullah Efendimiz bu hususu şöyle anlatır: “Allah Teâlâ cehennemliklere cehennem azabına denk bir açlık duygusu verir. Onlar da acıyla yardım isterler. Kendilerine Dari ile yardım edilir. Onlar sonra tekrar yardım isterler ve kendilerine boğazlarından geçmeyen bir yiyecekle yardım edilir. Dünyada iken bu tür şeyleri boğazlarından su ile geçirdiklerini hatırlarlar ve su aramaya başlarlar. Allah da onların susuzluğunu iyice şiddetlendirir, sonra onlara kaynar sıcak sudan zorla ve sıkıntı ile içirilir. Suya yüzlerini yaklaştırdıkları zaman yüz derileri soyulur. Pişer ve kızarır. Bu su karınlarına gittiği zaman orayı paramparça eder.” (Hazin Tefsiri 6/498) Demek ki onlar kendilerini doyurup açlıklarını gidermeyecek şeyler yiyeceklerdir. Yani bu cehennemliklerin yiyecekleri insan yiyeceği değildir. Çünkü diken bir deve yiyeceğidir ve üstelik devenin de yiyecek bir şey bulamadığı zaman yiyebileceği bir şeydir. Binaenaleyh bu yiyeceğin insana gıda sağlaması da, açlığı gidermesi de mümkün değildir. O zaman bu ifade onların orada yiyebilecekleri hiçbir şeyleri yoktur anlamına gelmektedir. Peki hani şu anda nerede bu yiyecek? Nerede bu diken? Kim görmüş? Kim duymuş bunu? Afrika’da mı?, Avrupa’da mı? Senegal-de mi, Borneo’da mı? Nerede bu yiyecek, nerede bu diken? Hayır ha-yır! Öyle değil! Yanlış anladınız! Yanlış değerlendirdiniz! Bu iş burada değil! Bu iş bugün değil!