15. “Firavun’a bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de, hakkınızda şahitlik edecek bir peygamber gönderdik.” Biz size elçi gönderdik diyor Rabbimiz. Yani istediklerimizi size duyuran, varlığımızdan sizi haberdar eden, size gönderdiğimiz hayat programını size ulaştıran, bu programın icrası noktasında, sizden is-tediklerimizin uygulanması noktasında üzerinize şahit olan elçimizi size gönderdik. “Yani ya Rabbi! Ben buna hakkı anlattım! Ben bunlara senden geleni duyurdum, senin istediklerini tebliğ ettim! Ben bunları senin hayat programınla uyardım! Sadece şunlar şunlar kabul etti, tamam dedi, lâkin bunlar, bunlar da kabul etmediler! Şunlar beni dinlediler, ama bunlar dinlemediler! Halbuki muhtaç oldukları bilgileri eksiksiz olarak ben bunlara duyurdum! Muhtaç oldukları kulluk programını ben bunlara uygulayarak gösterdim!” diye yarın sizin üzerinize şahit olacak, sizin kabullerinize de, retlerinize de şahitlik yapacak peygamber gönderdim, diyor Rabbimiz. “Size şahîden olacak elçiler gönderdim. Ya da size şehadeti anlatan, şehadeti gösteren elçiler gönderdim,” diyor Rabbimiz. Dine nasıl şehadet edilir? İman, uğrunda candan ve maldan geçilerek nasıl ispat edilir? Allah için nasıl şehid olunur? Bunu bizzat kendi şahsında, kendi hayatında gösterecek, örnekleyecek peygamberler gönderdim, diyor Allah. Ama bu iş yeni değildir, bunu ilk defa duyuyor değilsiniz. Niye bu kadar yadırgıyorsunuz? “Bu elçi işi de nereden çıktı, bu peygamberlik de nereden çıktı?” demeyin. Tarihin derinliklerinden bu yana si-zin de bildiğiniz nice örnekleri vardır bunun. İşte Firavun, tanıyorsu-nuz onu. İnadını, küfrünü, tâğutluğunu biliyorsunuz. İşte biz bir zamanlar ona da elçi göndermiştik. Niye unutuyorsunuz? Ne çabuk unutuyorsunuz? Kendilerinden öncekilere gönderilen Allah elçisini ve o elçiye karşı tavır alan öncekilerin başlarına gelenleri unutmamaları gerekirken hemen unutuyor insanlar. Belki de şeytan unutturuyor onlara bu-nu. Meselâ bakıyoruz Mü’min sûresinde anlatıldığına göre Firavun’un sarayında, Firavun’un hanedanından, yakınlarından bir adam imanını gizliyordu da, iş tehlikeli bir boyuta ulaşınca, artık imanını gizlemenin mânâsının kalmadığı bir ortamda imanını açığa çıkarıverdi. Firavun ve çevresindekiler Hazreti Mûsâ’yı öldürmeye karar verdikleri anda artık imanını gizlemenin bir anlamının kalmadığını an-lar anlamaz, peygamberi müdafaa etme adına imanını açığa vuruverdi. Firavun, avenesiyle konuşurken ileri atılıp şöyle diyordu: “Siz! Hatırlasanıza, bir vakitler Allah size elçi olarak Yusuf’u (a.s.) göndermişti de sizler onu dinlememiştiniz! İtiraz etmiş, karşı gelmiştiniz! İhanet etmiş, reddetmiştiniz de, Allah, onu sizin aranızdan çekip alınca da “Vah! Tüh! Ne büyük, ne mübârek bir peygamberdi! Bizler gerçekten onun kıymetini bilemedik! Ona gereken değeri veremedik! Fırsatı ka-çırdık!” diye üzülmüş, pişman olmuştunuz! Ne çabuk unuttunuz o piş-manlıklarınızı! Vazgeçin bundan! Şimdi de aynı şeyleri Allah’ın elçisi Mûsâ’ya yapmaya kalkışmayın! Siz ne akılsız insanlarsınız!” diyordu. İşte bakın burada da buna benzer bir hatırlatmada bulunuyor Rabbimiz. Hani sizler Mûsâ’yı biliyor, Firavun’u tanıyordunuz. Rabbi-niz, Hazreti Mûsâ’yı peygamber olarak göndermişti. Ona karşı gelen, onu kabule yanaşmayan Firavun ve avenesinin başına nelerin geldiğini de biliyorsunuz. Şimdi şu anda sizlere de son elçimi gönderdim. Bütün bunları bilen insanlar olarak sizler niye hakkı kabule yanaşmı-yorsunuz? Niye öncekilerin düştüğüne düşüyorsunuz! deniyor. Biliyorsunuz ki Kur’an-ı Kerîm’de peygamber anlatımlarının temel hedefi, fonksiyonu budur. Doğal olarak bu anlatılan bizim peygamberimizse, doğrudan bize örnektir, yok eğer önceki peygamberin anlatımıysa yine peygamberimizin şahsında dolaylı bir örnektir. Allah, Firavun’a ve toplumuna Hazreti Mûsâ’yı gönderdi de: