Muzzemmil Suresine Dön

Muzzemmilالمزمل

20. Ayet

20Muzzemmil Suresi

اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَٓائِفَةٌ مِنَ الَّذ۪ينَ مَعَكَۜ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۜ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰىۙ وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِۙ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۘ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُۙ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًاۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًاۜ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Şüphesiz ki Rabbin, gecenin üçte ikisine yakınında, yarısında ve üçte birinde senin ve beraberindeki bir grubun (namaz için) kalktığını bilir. Geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. O sizin (gece boyu namaza) güç yetiremeyeceğinizi bildi. (Buna binaen) tevbelerinizi kabul etti. Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Sizden hastalananlar olacağını, başkalarının yeryüzünde Allah’ın lütfunu arayarak yolculuk edeceğini, bir diğerlerinin Allah yolunda savaşacağını bildi. (O hâlde) Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir borç verin. Kendiniz için hayır olarak ne takdim etmişseniz, onu Allah’ın yanında daha hayırlı ve mükâfatı daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan bağışlanma dileyin. Çünkü Allah (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

20. “Ey Muhammed! Şüphesiz Rabbin, senin ve beraberinde bulunanlardan bir topluluğun gecenin üçte ikisinden biraz az, yarısı ve üçte biri kadar vakit içinde kalktığını bilir. Gece ve gündüzü Allah ölçer; sizin bu vakitleri takdir edemeyeceğinizi bildiğinden tevbenizi kabul etmiştir. Artık, Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun; Allah, içinizden hasta olanları, Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacak olan kimseleri ve Allah yolunda savaşacak olanları şüphesiz bilir. Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun; namazı kılın; zekâtı verin; Allah’a güzel ödünç takdiminde bulunun; kendiniz için yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük ecir olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin; Allah elbette bağışlar ve merhamet eder.” İslam’ın ilk dönemleri, bu yeryüzündeki İslam’ın ilk dönemleri olabileceği gibi, kişinin kendi İslam’ının, yani İslam’la tanışmasının ilk dönemleri olarak da anlaşılabilir. Allah’ın Resûlü peygamber olarak ortaya çıkmış, Allah âyetlerinin duyurucusu olarak zuhur etmiş ve Rabbimiz ona emrediyor: “Ey peygamberim! Gece kalk ve namazında ağır ağır Kur’an oku! Vahiyle ilgi kur! Rabbinle istişare edip gündüz bunun savaşını ver!” Rabbinden aldığı bu emirle Allah’ın Resûlü bir ömür boyu hiç bitmeyecek bir kalkışla kalkıyor ve Allah’ın istediği biçimde bu kılmayı icra ediyordu. Rasûlullah Efendimizle beraber inananlar da aynı şeyi bir süre icra ediyorlar. Belli bir süre sonra Rabbi-mizin diğer Müslümanlar için bu işi hafiflettiğini görüyoruz. Müslim’de ve Ebu Dâvûd’da Hazreti Aişe annemizden rivâyet edildiğine göre, bu ilk emirden takriben bir yıl sonra bu hafifletme emri gelmiştir. Hattâ ilk dönem farz olan bu teheccüdün daha sonra gelen bu tahfif âyetiyle diğer Müslümanlar için nafileye çevrildiği de rivâyetler arasındadır. İslam’ın ilk dönemlerinde tüm Müslümanlar için böyle bir kıyam emri var. Ama ifade ettiğim gibi kişinin İslam’ının ilk dönemleri olarak da anlaşılabilecektir bu. Yani her Müslüman kişinin İslamiye-t’inde de biraz biraz bu dönem olmalıdır. Meselâ farz edin ki, kişi İslam’la yeni tanıştı, yeni Müslüman oldu. Allah’tan, peygamberden, Ki-taptan, sünnetten, tevhidden, kulluktan habersiz bir hayat yaşarken günün birinde bunlardan haberdar oldu. Ya da önceden meyhanedeydi adam, kumarhanedeydi, ticarethanedeydi, bir hanenin içindeydi de, İslam hanesinin içine girdi. Müslümanlığından habersiz bir hanenin içinden İslam hanesine girdiği andan itibaren bu kişinin ilk yapacağı iş, sûrenin birinci bölümünde anlatılanları yaşamak olacaktır. Ya-ni atlamadan her gece kalkacak, vahiyle ilgi kuracak, vahiyle yoğun bir beraberlik gerçekleştirecek, Kur’an okuyacak ve ondan hiç olmazsa ilk etapta ibadet hayatını düzenleme bilgileri almaya çalışacak. İnancını, itikadını ve amelî hayatını düzenleyecek bilgiler alacak. Ondan sonra, belli bir yoğunluk kazandıktan ve belli bir süre geçtikten sonra işte bazen yolcu, bazen hasta, bazen yolcu, bazen yorgunsa bu iş biraz hafifletilecektir. İşte bu son bölümde bu konu anlatılıyor. Bakın deniyor ki: “Ey peygamberim! Şüphesiz senin Rabbin her şeyi bilir; bunu da biliyor ki, sen ve seninle birlikte olan mü’minler geceleyin kalkmaktasınız. Gecenin yarısında, yarısından azında, üçte birinde, üçte ikisinde kıyamda olduğunuzu Allah bilmektedir. Yani ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sizler gerekeni yapıyorsunuz. Sizler benim istediğim şekilde geceleri ayaktasınız. Kıyamdasınız, ikame ediyorsunuz, dini ayağa kaldırmaya çalışıyorsunuz. Allah bunun böyle olduğunu bilmekte ve görmektedir. Niye yapıyordunuz bunu? Niye kalkıyordunuz geceleri? Allah’ın takdiridir diye değil mi? Allah emrediyor, Allah dedi diye değil mi? Tamam, Allah gecenin uzunluğunu veya gündüzün kısalığını takdir edendir. Yani sizin takatinizi, direncinizi, dayanma gücünüzü, uykunuzu ve ayakta durabilmenizi de takdir edendir. Yani bunu bilen ve takdir eden de Allah’tır. Öyleyse dinleyin o güçlü Allah’ı. O her şeye güç yetiren, her şeyi bilen ve takdir eden Rabbinizi dinleyin. O yanıl-maz ve yenilmez Rabbinizi, O her şeyi ölçüp biçen, her konunun ölçüsünü takdir eden Rabbinizi dinleyin ki: Sizin onu sayıp tüketemeyeceğinizi Allah kesin biliyor. Gücünüzün yetmeyeceğini, dayanamayacağınızı Rabbiniz kesin bilmektedir. Yani haydi devam edin dese nasıl olsa beceremeyecek ve ara vermek zorunda kalacaksınız. Her gece kalkmaya güç yetiremeyeceksiniz. Allah sizin bu konudaki gücünüzü, takatinizi biliyor. O zaman sizler bu konuda Rabbinizi dinleyin ki: Tevbe edin! Ya da Allah size tevbe etti! Allah sizin tevbele-rinize yöneldi. Yani Allah lütfunu size çevirdi, ya da sizin için kolaylık murad etti. Çünkü Türkçe’deki ifadesiyle Allah tevbe etti diyemiyoruz da siz tevbe edin, Allah sizin tevbelerinizi, dönüşlerinizi kabul edecektir, diyoruz. O halde artık sizler Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun! Kur’an’dan kolayınıza gelen kadar okuyun! Gücünüz yettiği kadar okuyun! Diliniz döndüğü kadar, becerebildiğiniz kadar okuyun. Ama devamlı okuyun. Çünkü sizden kimileri hasta olacak. Allah biliyor bunu. Yani bazen hasta olacaksınız ve gücünüz okumaya yetmeyecek. Bedenen hasta olacak, ruhen hasta olacak, ailevi hastalıklarınız olacak, toplumsal hastalıklarınız olacak ve okuyamayacak duruma geleceksiniz. Allah’ın gönderdiği ölçülere göre yaşayan, yani İslâm’a uyan-lar; hem dünya hayatını düzene koyarlar, hem hayat sınavını başarır-lar, hem de Allah’ın muttakî kullar için hazırladığı hesapsız nimetlere ve mükâfatlara kavuşurlar. Kullarının bu güzelliklere kendi çabalarıyla kavuşmalarını isteyen Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, zayıf bir ya-pıda yaratılmış insan için tekliflerini yumuşatmış, kolaylaştırmış ve o-nun sırtındaki ağır yükleri indirmiştir. Rabbimiz bu konuda buyuruyor ki: “…Allah size kolaylık (yüsr) ister, sizin için zorluk (usr) istemez.” (Bakara, 185) İslâm’ın amacı insanları ağır yüklerle zorluğa bırakmak değil, aksine her türlü kolaylığı göstererek, onların iyi birer insan olup İlâhî mükâfatları hak etmelerini sağlamaktır. “Allah (ağır yükleri) sizden ha-fifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisâ, 28). İslâm, fıtrat (yaradılış) dinidir, yani insanın yaratılışına uygun, tabiî bir yaşama biçimidir. İnsanı yaratan Rabbimiz, onun fıtratına uy-gun tekliflerini İslâm adıyla ona göndermiştir. Bunu Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıklıyor: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan) bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun bir biçimde uygulayın.” (Buhârî, İman 29) İslâm’ın prensibi her işte kolaylıktır; zorluk çıkarmak, insanları yokuşa sürmek, zor tekliflerle onlara güçlük vermek, yapamayacakla-rını emredip de onları bunaltmak değildir. Allah (c.c.) -hâşâ- kullarına işkence etmez, onlardan intikam almaya kalkmaz. İslâm’ın bu kolaylık prensibini birçok konuda görmemiz mümkündür. Allah (c.c.), Kur’an’ı, okunup anlaşılsın, öğüt alınsın diye kolaylaştırmıştır (Kamer,17,22,32,40). Kur’an, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dilinde de kolaylaştırılmıştır ki, takvâ sahiplerini müjdelesin, inatçı toplulukları da uyarsın (Duhân, 58). Mü’minler gerek namazda gerekse günlük hayatlarında Kur’-an’dan kolaylarına gelen kısmı okurlar, bu konuda bir sınırlama yok-tur. Mü’minler, Allah’a ihlâslı bir şekilde ibâdet ettikleri, Allah’a hakkıyla teslim oldukları için, Din’in tekliflerini kolaylıkla yerine getirir-ler, onlarda bir zorluk görmezler. Diğer taraftan İslâm karşısında inat-çılık edip, Allah’a boyun eğmeyen kibirliler, İslâm’ın emir ve yasakları karşısında sıkıntı duyarlar, bocalarlar; deyim yerinde ise soğuk ter dö-kerler, zorluğundan bahsederler, kendi statülerine ve zamana uyma-dığından dem vururlar ve onun hükümlerini tartışmaya açmaya yelte-nirler. İnsan, Allah’tan hakkıya korkup sakınabilse, şüphesiz din’in emirleri ona çok kolay ve çok sevimli gelir. Çünkü onları yerine getir-diği zaman ölçülemeyecek kadar çok karşılığa kavuşacaktır. Şurası kesindir ki, İslâm’ın emir ve yasakları içerisinde insanın fıtratıyla ve hayatın gerçekleriyle çatışan hiçbir şey yoktur. İslâmî hü-kümlerin zor ve çağa uymadığını zannedenler; kendi hevâlarına u-yan, Allah’ı bırakıp tapacakları putları elleriyle icat edenler, ya da ken-di görüşünü Allah’ın koyduğu ölçüden daha doğru sanan ahmaklardır. Allah ve O’nun son peygamberi, insanlara, altlarından kalkamayacağı hiç bir şeyi teklif etmemiştir. Din’in bütün emir ve yasakları (hüküm-leri), insanlara faydalı olan şeyleri kazandırmak, zararlı olan şeyleri de onlardan uzaklaştırmak gâyesine mâtuftur. Emredilen ibâdetler, bir zorluk, sıkıntı veya işkence değil; huzur, rahatlık, düzen ve iç ferahlığı ve dengeli bir yaşayışın plan ve programıdır. Dinimizde nass’la (ke-sin deliller ile) sâbit olan şeyleri değiştirmek, zamana ve toplumlara uydurmak mümkün değildir. Dinin kesin hükümlerini sağa sola çek-mek, onları yerli yersiz tartışmalara konu etmek insanı İslâm’ın sınır-larının dışına çıkarabilir. Ancak, hakkında hüküm olmayan, yani mu-bah alan dediğimiz konularda en kolayı ve Dine uygun olanı tercih et-mek Peygamberimizin tavrıdır. Müslümanlar da aynı şekilde hareket ederler. Hz. Âişe şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki tercih karşısında kaldığı zaman, mutlaka kolay olanı seç-miştir.” (Buhârî, Menâkıb 23) Nitekim bazı ibâdetlerde yerine göre kolaylıklar gösterilmiştir. Bunun sebebi ibâdetlerin her şart ve ortamda yerine getirilmesi, müs-lümanın kolaylıkla kulluğunu yapabilmesidir. Oruç tutmaya gücü yet-meyenlerin oruçlarını Ramazan’dan sonra kazâ etmeleri, ayakta na-maz kılamayanların namazlarını oturarak kılmaları, su olmadığı veya suyu kullanma imkânı kalmadığı zaman teyemmüm edilmesi, yolcu-lukta namazın kısaltılması; bilinen kolaylıklardandır. İslâm’da ruhbanlık olmadığı gibi, gevşeklik de yoktur. ‘Ne ya-parsam yapayım, Allah beni affeder’ mantığı sakat bir mantıktır. Allah dilerse bütün günahları affeder, doğrudur. Ancak hiç kimse tevbe e-debilme ve tevbesinin kabul edilme garantisi veremez. Kul için Allah rızâsından daha büyük kazanç var mıdır? Bize her türlü nimeti karşı-lıksız veren Rabbimiz, şükredilmeye lâyık değil midir? Allah’ın katın-daki yüce makamları hak etmek zararlı mıdır? Allah’ın azâbına lâyık olmaktan daha korkunç bir kayıp var mıdır? Dinimiz her şeyde olduğu gibi ibâdette de dengeyi emrediyor. Ne gevşeklik ne de ruhbanlar gibi dünyadan el etek çekme anlayışı; her iki tutum da İslâmî değildir. Her konuda en büyük örnek Peygam-berimizdir. Allah’a en güzel kulluğu O yapmıştı. O’nun ibâdet hayatı da ölçülüydü, aşırı ve insan gücünün üzerinde değildi. Ne kadar gay-ret ederse etsin, hiç kimse Peygamberden daha takvâ sahibi olamaz. O, ibâdetini insan olmanın sınırları içerisinde yapardı, emredilenlerin dışında nâfile ibâdet de ederdi. Ümmetine de az da olsa, devamlı ibâ-det etmeyi tavsiye ederdi. Öyleyse, İslâm’ı her açıdan zorlaştırarak, yaşanamaz, uygulanamaz bir hale getirmek, hayatın acı ve zor ger-çekleriyle karşı karşıya bırakmak doğru değildir. Anlatılan ve götse-rilen İslâm, ‘yok, biz bunu yaşayamayız, çok zor, tahammül edilmez bir şey’ dedirtiyorsa, anlatanların ve İslâm’ı öyle sunanların vebâli var-dır. Dinde olmadığı halde, dinin emri gibi lanse edilen bir sürü forma-lite ve zorlama şeyler, gerçekten insanları şüpheye düşürebilir, Al-lah’a ibâdetten uzaklaştırabilir. Evet, din kolaydır; her devirde, her ülkede ve her iklimde yaşa-nabilir. Çünkü fıtrat dinidir. Kimileri İslâm’ı hayattan uzaklaştırmak ve müslümanları kendi sahte tanrılarına tâbi kılmak için, İslâm’ın çok zor olduğu propagandasını yapsalar da, bu böyledir. Ancak, Allah’ın dini Kur’an’da ve Peygamberin Sünnetinde tebliğ edildiği gibidir. Hiçbir ki-şinin, rejimin ve ülkenin kalıbına göre şekil almaz. İnsanların uydurdu-ğu ideolojilere göre şekillenmez. İnsanlar, gönülden, ihlâsla Hak din’e bağlandıkları ve samimi bir şekilde yaşadıkları zaman, ne kadar kolay olduğunu bizzat görürler. Dünya hayatında bile güzellikleri, mutluluk-ları ve Cenneti tadarlar. Buyursun; insanlar bunu bir denesinler, ke-sinlikle kayıpları olmayacaktır. Yine sizden kimileri de yeryüzünde darp edecek, gezip dolaşacak, sefere çıkacaktır. Allah’ın fazlından rızık aramak, araştırmak niyetiyle yeryüzünde gezip dolaşanlarınız olacak. Sizin yaratıcınız, si-zin programlayıcınız, sizi sizden çok daha iyi bilen Rabbiniz kesin bil-mektedir ki, sefere çıkacak, yorulacak ve gece kalkamayacak duruma geleceksiniz. İçinizden kimileri de olacak ki, onlar da yeryüzünde Allah’ın dininin ikamesi uğrunda savaşacak, sefere çıkacaktır. İşte tüm bu durumlarda: O zaman da hiç okumayın! Okumanıza gerek yoktur! Artık Kur’an’la ilgisiz olabilirsiniz denmiyor da, bakın Rabbimiz diyor ki: “O zaman da kolayınıza gelen kadar okuyun, ya da kolay gelecek hale getirin okumanızı!” Mü’min mutlaka gece namazı kılar. Vitir gece namazıdır. Vitir, gece namazı demektir. Ama biz onu akşam kıldığımızdan, yani yatsının arkasında kıldığımızdan veya yatmadan evvel kıldığımızdan iş karışıyor. Şimdi biliyoruz ki güneşin batımıyla akşam girer. Batıdaki kızıllığın kaybolmasıyla yatsı namazı vakti girer, güneşin doğmasıyla da gece biter. İşte güneşin batışıyla doğuşu arasındaki bu geceyi üçe bölüyoruz. Son üçte birin adı seher vaktidir. Bunun tümünde yatsı na-mazı kılınabilir, ama bazı rivâyetler onun gece yarısından sonraya bı-rakılmaması gerektiğini emrediyor. Bu vakte kalmışsa tabi ki yine kı-lacağız. İşte ilk üçte birde yatsı namazının, son üçte birinde de vitrin kılınması efdaldir. Çünkü vitir namazıyla sabah namazının arasında başka bir namaz yoktur. Demek ki gecenin ilk üçte birinde yatsıyı kılacağız, sonra biraz yatacağız, son üçte birde kalkacak ve gece namazı dediğimiz vitir’i kılacağız. Yolculukta hiç olmazsa, bir rekat bari kılmaya çalışacağız. Bu namazımızda da ağır ağır sûrenin başında Rabbimizin istediği gibi Kur’an okuyacak, vahiyle beraberlik kuracağız. Peki ne olacak Kur’an okuyunca? Kur’an okuyunca da karşımıza iki kulluk çıkacaktır. Kur’an biz-den iki kulluk türü isteyecektir. Birisi namaz, ötekisi de zekât. Birisi bedenî, ötekisi de malî olmak üzere iki kulluk. Rabbimiz bizden birisi bireysel, diğeri de toplumsal olmak üzere iki kulluk istiyor. Namaz, kişinin bedeninde Allah’ı söz sahibi bilmesinin, zekât da malında Allah’ı yetkili bilmesinin ifadesidir. Diğer bir deyişle namaz, Allah’tan mesaj alma makamı, zekât ta Allah’tan alınanı insanlara ulaştırma, insanlarla paylaşma ameliyesidir. Demek ki kişi Kur’an okuyunca malında ve canında Allah’ın söz sahibi olduğunu anlayacaktır. Yani anlıyoruz ki Kur’an okurken insanlara hava atmak, çevre-mizdekilere kendimizi, kendi düşüncelerimizi empoze etmek, bilir desinler, bunu anlamak ve gerçekleştirmek için olacak. Tüm hayatımızı Allah için yaşamayı gerçekleştirmek için okunacaktır Kur’an. Gece okuduğumuz Kur’an, gündüz bizde böylece açığa çıkacaktır. Yani gündüz ki hayatımız, gündüz ki programımız, gece okuduğumuz Kur’-an olacaktır. Bir de Allah’a ‘karz’lar takdim edin. Yani işte böyle namaz, ze-kât, okuma, gece kalkıp vahiyle diyalog kurma gibi yapacağınız kulluklarla Rabbinize öyle borçlar sunun ki, güzel birer borç olarak bunlar Allah’ın yanında emanette kalsın ve size en lâzım olacağında onları ondan. Ne zaman lâzım oldu bunlar size? Cennete girmek için mi lâzım oldu veya cehennemden kurtulmak için mi lâzım oldu? O zaman onları ondan fazlasıyla alırsınız, diyor Allah. Bir de karz-ı hasen, hiçbir maddi çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf Allah'ın rızasını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla karşılıksız borç vermeye karz-ı hasen denir. "Hasen" sıfatıyla nitelenmesi amacındaki ruh yüceliğinden ileri gelmektedir. Güzel ödünç. Dinin emirlerine uygun ödünç verme. Bir kimsenin nakit para, ölçülebilir, tartılabilir ve sayılabilir bir malı, benzerini (mislini) al-mak üzere bir sahsa vermesidir. Söz edilen bu mallardaki ortak özellik misliyattan olmaları yani her zaman benzerlerinin bulunabilme hu-susiyetine sahip olmalarıdır. Ödünç vermeğe "ikraz", ödünç verene "mukrız", ödünç alana "mustakriz" adı verilir. Ödünç alma ya "istikraz" denir. Nakit para, al-tın, gümüş, arpa, buğday, yağ, bal, yumurta ve ceviz gîbi tartılabilir, ölçülebilir ve piyasada benzeri bulunabilir şeyler arasında karz mua-melesi yapılabilir. Bir kimse karzla elde ettiği şeye malik olur, mukrıza bunun mislini vermekle mükellef bulunur. Karz dışındaki her borcu ö-deme hususunda tecil (geciktirme) geçerlidir. Ancak karz muamele-sinde geçerli değildir. Mukrız istediği an süresi dolmadan ikraz ettiği şeyi geri isteyebilir. Mustakrizin hemen bunu iadesi gerekir. Ödünç a-lınan bir malın ödenmesi misliyle olur. Kıyemîyat adı verilen ve piya-sada benzeri bulunmayan veya bulunsa da ölçü ve değerce farklı olan mallar arasında karz muamelesi yapılmaz. Karzın rüknü icâb ve kabul ile bu esnada malın tesliminden ibarettir. Karz akdinin sıhhatli olabilmesi için, tarafların akıllı ve mü-meyyiz olması; piyasada misli olan malın bulunması, karz muamelesi esnasında herhangi bir menfaatin şart koşulmaması gereklidir. Ödünç veren kişinin, verdiği bu ödünç sebebiyle müstakrizden bir menfaat talebi haramdır. Çünkü karzın karşılığında fazla bir şey istemek faizdir. Ancak mustakriz dilerse mukrıza herhangi bir şarta dayalı olmaksızın hediye verebilir, ikramda bulunabilir. Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde karz-ı hasenden bahse-dilmektedir. Ancak Kur'an-ı Kerim'de karz-ı hasen ifadesini müfessir-ler Allah yolunda mal infakı şeklinde açıklamışlardır. Toplum Şartları günden güne değişmektedir. Toplumu oluştu-ran fertler arasındaki sosyal yardımlaşma duygu ve olgusu İslam'ın tavsiye ettiği en önemli konulardan biridir. Müslümanlar, cemiyet ve fert olarak ekonomik modellerini muhafaza ve yaşatmakla yükümlü-dürler. Bu itibarla, faiz batağına saplanmamak için fahri bir yardımlaş-ma türü olan karz-ı hasen vb. sosyal ve ekonomik kurumlara işlerlik kazandırmak gerekir. Zarûrî olmadıkça karz alınmamalıdır. Alındığı takdirde de muk-rızın hukukuna saygılı davranılmalı ve bir an önce ödünç alınan para veya malı ödemeye gayret edilmelidir. Darda kalan müslümanlara ödünç verme durumunda olan kişiler de bu güzel geleneği sürdürmeli ve Allahu Teâlâ'nın bunu karşılıksız bırakmayacağını düşünmelidirler. Sadaka vermek dinimizde övülmüş bir şeydir. Ancak ihtiyaçlının inci-nebileceği düşünülerek ödünç olarak vermek daha iyidir. Çünkü Pey-gamberimiz "Bir şeyi ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır" (Şerhu Câmi's-Sağîr, 57) Bilin ki, bilesiniz ki Allah dedi, Allah emretti, Allah istedi diye ne yaptıysanız, Allah rızası için ne hayır işlediyseniz, onu mutlaka ve mutlaka Rabbinizin katında hazır bulacaksınız. Üstelik yaptıklarınızdan işlediklerinizden daha hayırlı olarak bulacaksınız onları. Daha güzel, daha çok, daha fazla olarak bulacaksınız onları. Ama bunun için şımarmak yok. Bunu duyunca şımarıp haddi aşmaya kalkışmayın. İstiğfar ederek, estağfirullah diyerek haddinizi bilin ve Rabbi-nize yönelin. Rabbinize yönelin ve O’ndan affınızı isteyin. Kusurlarınızın, eksiklerinizin örtülmesini, affınızın tam kabul edilmesini talep edin. Sizler bütün ciddiyetinizle mükemmeli yapma, mükemmeli gerçekleştirme çabasında olun. Ama mükemmele yakını gerçekleştirme imkânınız olmazsa bile unutmayın ki Rabbiniz Ğafûr ve Rahîm olandır. Ümitlerinizi yitirmeyin. Öyleyse ey bütün bunları anlayan ama köşesine çekilmiş bekleyen Müddessir! Kalk ve dininle doğrul! Kalk ve hayatını dininle doğrult! diye Rabbimiz sonraki sûrede bir daha seslenecek. Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle amel etmeyi kolay kılsın. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.