Muzzemmil Suresine Dön

Muzzemmilالمزمل

3. Ayet

3Muzzemmil Suresi

نِصْفَهُٓ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَل۪يلًاۙ

Yarısı kadar ya da biraz eksilt,

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1-4. “Ey örtünüp bürünen Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku.” Bu sûrenin anlaşılabilmesi için yine tarihe, tarihî bilgilere intikal zarûrî olacaktır. Herhangi bir sûrenin anlaşılabilmesi için o sûrenin zaman ve mekan boyutunun bilinmesi gerekir. Yani sûrenin konumunun tespiti gerekir. Sûre ne zaman gelmiş ve Kur’an’da nereye yerleştirmiş, bunun bilinmesi gerekir. Geliş dönemine bakıyoruz. Rabbimiz Alak sûresiyle “Oku!” dedi, sonra tekrar bir “Oku!” emri daha verildi. Allah’ın Resûlü ne yapacağını, ne okuyacağını bilmez bir durumdaydı. Belki peygamberliğini, peygamber olduğunu anladı ama ne yapacağını, nasıl yapacağını bilmiyordu. Belki bu arada Müzzemmil gelmeden önce üç-beş âyet de Kâlem sûresinden gelmişti. Okuması gerektiğini anlayan Allah’ın Resûlü, ne okuyacağını, nasıl okuyacağını, ne zaman okuyacağını ve ne adına okuyacağını bilmiyordu. İşte bu dönemde böylesine şaşkın ve sarsıntılı bir dönem yaşıyordu. Böyle ne yapacağını bilmez bir dönem yaşayan Allah’ın Resûlü, zaman zaman Cebrâil ile karşılaşıyor, korkuyor, evine geliyordu. Çok sıkıldığı dönemlerinde Rabbimiz Cebrâil’ini gönderiyor, semâda gördüğü melek kendisine: “Korkma ey Muhammed! Sen Allah’ın Resûlüsün!” diyordu. Artık Rasûlullah Efendimizin yaşadığı bu dönem bir hazırlık dönemi miydi, ruhen peygamberliğe bir hazırlık mıydı, yoksa Rabbimizin murad ettiği başka hikmetleri mi vardı, bilmiyoruz. Çünkü Rasûlullah Efendimizin ruhen bu işe hazırlığı ta doğumundan başlamıştı zaten. Doğuştan Allah’ın Resûlü’nde ayrı bir beden, ayrı bir vücut, ayrı bir denge, ayrı bir bakış, ayrı bir ruh hali, ayrı bir dayanma ve tahammül gücü, ayrı bir cesaret, ayrı bir şefkat vardı. Yani bu sûre gelmeye başlamadan önce de Rasûlullah Efendimizde böyle bir oluşum zaten devam etmekteydi. Allah’ın Resûlü korkmuş, ürkmüş, evine gelmiş ve bir kenara yatmıştı. Hanımı Hatice annemize üstünün örtülmesini de emretmişti. Ama az sonra Cebrâil geldi ve: “Ey örtüsüne bürünüp yatan, kalk!” dedi. İşte hadise zâhirde anlatıldığı şekliyle böyledir. Ama bu zâhirîn arkasında Hz. Hatice annemizden intikal eden bir kıyam gerçeği vardır. Annemizin rivâyetinde Rasûlullah Efendimiz buyurur ki: “Hatice annemiz: “Ey Allah’ın Resûlü! Biraz dinlensen! Az biraz uyusan! Azıcık bir kenara çekilip istirahat etsen! Tabiri caizse şöyle biraz köşene çekilsen! Kendi dünyanı yaşasan biraz!” deyince Allah’ın Resûlü hanımına diyordu ki: “Hayır ya Hatice! Yatma zamanı geçti! Dinlenme zamanı geçti! Kıyam zamanıdır şimdi! Allah kıyam emrediyor!” Buna göre İslâm’ın emrettiği ikinci vazife bu kıyam olacaktı, ya da tekrar edilen ikinci vazife buydu. Ne anlayacağız bundan? İşte bu dıştan anladığımız, az evvel ifade ettiğim zâhiren anladığımız mânânın dışında, onun arkasında bir mânâ daha olacaktı. Peygamber Efendimize sanki Cebrâil diyordu ki: “Ey Alak'la oku emrine muhatap olan, okuması gerektiğini anlayan, okumadan olmayacağını kavrayan, okumasız din olmayacağının farkına varan peygamber! Ey Rab-binden aldığı okuma emrine teslimiyet ortaya koyan ama ne okuyacağını, ne zaman okuyacağını, nasıl okuyacağını, ne adına okuyacağını bilemeyen, kestiremeyen peygamber! Ey işe nereden başlayacağını bilemeyen peygamber! Ey kendi köşesinde, kendi dünyasında, kendi âleminde, kendi atmosferinde kendi kendine bir hayat yaşamaya çalışan peygamber! Kendi kendine hayat programı çizen, kendi hayatını yaşayan peygamber! Gece kalk! Gece kıyam et!” Burada istenen kalkma emri, sadece o geceye mahsus veya işte Rasûlullah Efendimizin korkup, ürküp gelip yattığı evinde kalk emri verilmiyordu kendisine. Yani o anda evinde bürünüp yatan peygambere kalkma emri verilmiyordu. Öyle değildir mânâ. Ya ne? Bir kıyam emri veriliyordu Rasûlullah’a ki, bu sadece o anda bir kalkış değil, hayatının sonuna kadar sürecek ve hiçbir zaman kesintisi olmayacak bir kıyam emriydi. Zira ilk sûrede emredilen “Oku!” emri de böyleydi. Bu emir o anda okuma emri değil, bir ömür boyu Rasûlullah’a, kıyamete kadar da ümmetine okumayı gerektiren bir emirdi. Anlıyoruz ki hem kıraat emri, hem de kıyam emri bir anlık bir emir değildir. Kıyam emri de böyledir. Rabbimiz peygamberine diyordu ki: “Ey köşesine çekilmiş yatan, kendi dünyasına çekilmiş, kendi âlemini yaşayan, kendi kendine varlığını sürdürme çabasında olan, ya da henüz vahiyle ilgisi gerçekleşmemiş, okumayı yürütmeyen peygamber!” Bize yönelik söyleyecek olursak, “ey kendi köşesine çekilmiş, rahatına yönelmiş, vahiyle diyalog kurmayan, okumaya inanmayan Müslümanlar! Kendi dünyasına çekilmiş, carkını curkunu kurmuş, rahatına bürünmüş ve Bakara’yla, Âl-i İmrân'la, Müddessir'le, Müzem-mil'le ilgi kurmadan yaşayan Müslümanlar! Gece kalkın ve Rabbinizin kitabıyla diyalog kurun!” İşte kıyam emrinin böyle bir özelliği vardır. Kıyamın Rasûlul-lah’ın hayatında ve onun yolcularının hayatında böyle bir önemi, böyle bir sürekliliği vardır. Kıyamı çok iyi anlamak zorundayız. Kıyam, mü’-minin hayatında vazgeçilmez bir hadisedir. Bakıyoruz bugün kıyamdan söz edenler bununla hep ihtilali anlar, ihtilali kastederler. Yani “kıyama kalkalım, kıyam edelim, kıyamı gerçekleştirelim” dendi mi, bugün insanlar nedense hep ihtilal anlı-yorlar. Halbuki kıyamın mânâsı bundan çok daha farklı, bundan çok daha şümullüdür. Meselâ bakın Mâide sûresinde Rabbimiz Kabe’yi insanlar için kıyam sebebi, kıyam mahalli kıldığını anlatıyor. Bundan da anlıyoruz ki, kıyam, ihtilal mânâsına anlaşılamaz. Çünkü kıyam, tüm ihtilalleri, tüm inkılapları, tüm değişim ve düzenlemeleri, tüm kullukları, kabulleri bağrında taşıyan Allah’la diyalogun merkezidir. Burada emredilen kıyamdan, hayatımızın mihveri olan, hayatımızın maketi olarak bize tanıtılan ve sürekli örnek olarak yapmamız istenilen namazla kıyamı anlamamız gerekecektir. Çünkü namazdaki kıyam, hayattaki kıyamın maketidir. Sosyal hayatın kıyamını anlayabilmek için namazın kıyamını anlamak zorundayız. Namazdaki kıyamı anlamadan hayattaki kıyamı anlamak da, böyle bir kıyamı gerçekleştirmek de mümkün değildir. Peki nedir namazdaki kıyam? Nasıl anlayacağız namazın kıyamını? Namazın kıyamı kıraati gerçekleştirme makamıdır. Yani namazdaki kıyamın hedefi kıraattir. Gücü yetiyorsa kişinin ayakta, beli bükülmüş, takat getiremeyecek bir durumdaysa bir sandalyede, koltukta, ya da oturarak, buna da gücü yetmiyorsa yatarak gerçekleştirdiği kıraat ortamıdır kıyam. Kıraatin gerçekleştirildiği bir zemin, bir or-tamdır. Kıyam, kıraat ortamı, kıraat atmosferidir. Kıyamın hedefi, kıraati gerçekleştirmektir. Kıyam ne için yapılır? Kıraat için. Demek ki kıyamın hedefi kıraati, yani okumayı gerçekleştirmektir. Peki o zaman buna göre şimdi şu anda biz kıyamda mıyız? Şu anda kıyamı gerçekleştiriyor muyuz? Kıyama kalkmış mıyız? Kıraat ortamındaysak, Allah’ın âyetlerini okuyorsak, Allah’tan mesaj alma makamındaysak, evet. Ama şurasını da unutmamalıyız ki, kıyamın da, kıraatin de şartları vardır ve bunlar mutlaka yerine getirilmelidir. Nedir o şartlar? 1- Hadesten taharet, 2- Necasetten taharet. Evimizde, çevremizde, dükkanımızda, çarşımızda, pazarımızda, okulumuzda yani kıyam ve kıraat ortamımızda kıyam ve kıraatimizi ters yönde etkileyecek, engelleyecek, lekeleyecek tüm maddî ve manevî pislikleri temizleyeceğiz. Maddî, yani gözle görülen pislikleri, kendimizde, elbisemizde, evimizde, hanımlarımızda, çocuklarımızda, akrabalarımızda görülen pislikleri temizleyeceğiz. Veya metodumuzda pislikler varsa, onları da temizleyeceğiz. İslam’ı hakim kılmak için seç-tiğimiz metodumuzda küfürden, şirkten kokular, karışımlar varsa onları terk edecek, saflarımızı temizleyeceğiz. Saflarımızda küfürden, şirkten etkilenenler varsa önce onları temizleyeceğiz. Kan, irin, fâiz, kumar, içki, kadın, put, şirk türünde ne kadar görünen maddî pislikler varsa onlar temizlenecek. Bir de gözle görül-meyen manevî pislikler de temizlenecek. Küfür, şirk, nifak, riya, tembellik ve atalet, dalga geçmek ve alaya almak, kıyamı ve kıraati ciddiye almamak gibi tüm manevî pislikler de temizlenecek. Evet, böyle isli paslı gidilmez! Temizlik yapılacak, hadesten ve necasetten taharet gerçekleştirilecek. 3- Setr’ul avret. Açık saçık gidilmez Allah’ın huzuruna, setru’l avret yapılacak. Silahsız, cephanesiz, hazırlıksız, teçhizatsız, plansız, programsız, hesapsız, çırılçıplak ortaya çıkılmaz. Çünkü sosyal hayatın kıyamları, namazın kıyamına özdeştir. Namazın kıyamının şartları yerine getirilmeden nasıl ki kıyam gerçekleştirilemezse, sosyal hayatın kıyamı da şartlar hazırlanmadan gerçekleştirilemez. 4- Kıble. Kıble, yani hedef iyi belirlenecek. Yani kime yönelik kıyam? Neye yönelik kıyam? Kimin adına ve kimi razı etmek için kıyam? Bunun belirlenmesi gerekmektedir. Hedefin belirlenmesi gerekmektedir. Ne için gidiyorsun huzura? Şöhret için mi? Para için mi? Makam için mi? Yoksa Allah dedi diye mi? Ne için gittiğini belirleye-ceksin. 5- Vakit. Yani zaman iyi belirlenmelidir. Zaman iyi ayarlanacak. Vakitsiz kıyam gerçekleştirilmez. Kıyam zamanı iyi belirlenecek. Ama eğer mü’minlerden birileri kıyama başlamışsa onların kıyamına katılmayarak sanki onlardan ayrı olarak yeniden kıyam etme çabasında olunmamalıdır. Hemen mesbûk olarak onlara uymalıdır. Ama yok sen başlatacaksan kıyamı, o zaman zamanını çok iyi ayarlayacaksın. Sonra “Allahu Ekber” diyerek, Allah’ı en büyükleme, tekbir ile işe başlayacaksın. Allah’ı en büyük kabul edeceksin. Kıraatin önünde, kıraatin sonunda, tazimin önünde, tazimin sonunda, her bir ortamda, her bir stratejik konumda hep “Allahu Ekber” diyecek ve bunu sürekli tekrarlayacağız. Bundan sonra da, “Elhamdülillah” diyecek ve sadece Allah’ı hamde lâyık görecek, Allah’tan başkalarını hamde lâyık görmeyeceksin. Allah’ı Rabb, hayata karışır bileceksin. Böylece hayatı düzenlemek üzere O’ndan mesaj alacaksın. İşte bu ¬v­5 emrinden benim anladığım bunlardır. Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin hangisinin önce hangisinin sonra olduğunu bilemiyoruz. Yine “Zemmiluni” ile “Dessiru-ni” ifadelerinin farkının ne olduğunu da bilmiyoruz. Ama ikisinin de bir tür örtünme ile ilgili olduğunu biliyoruz. Ya böyle çepeçevre bir örtünme, ya mevziî bir örtünme, ya zorunlu, ya ihtiyârî, ya kamuflaj, ya âdeten veya bir başka örtünme çeşidi biçiminde bir Müzzemmil ve Müddessir gerçekleştirene hitap ediyor Rabbimiz. Bize yönelik söylersek eğer, insan neyle örtünür? Neyle bürünür vahiyden? İnsan çevresiyle örtünür, karısı, kızıyla örtünür, dükkanıyla, işiyle, aşıyla, mesleğiyle bürünür vahiyden değil mi? Yani bütün bunlarla bürünerek, bütün bunları kalkan yaparak kendisini vahiyden saklar değil mi? “Ne yapayım vakit bulamıyorum! Ne yapayım kör o-lası hanede çoluk-çocuk var! Tamam ben de okumalıyım vahyi, ben de tanımak zorundayım Kur’an’ı ama ne yapayım diplomam engel oluyor! Ne yapayım statüm, müdürlüğüm, doktoram engel oluyor! Ne yapayım talebeliğim engel oluyor! Ne yapayım içinde yaşadığım toplumum, çevrem izin vermiyor!” diyerek insan bir şeylerle bürünür, bir şeylerle kendisini saklar ya vahiyden, işte böyle bir bürünme anlıyoruz buradan. Allah diyor ki bakın: “Ey örtünüp bürünen! Ey Müzzemmil olan! Kıyam et gece! Kalk gece!” Öyleyse bizler de az önce tanımaya çalıştığımız anlamda geceleyin kıyam edeceğiz. Gece kalkıp kıyam gerçekleştireceğiz. Peki gecenin tümünde mi kalkacağız? Hayır: Tüm gece mi kalkılacak? Gecenin tümü mü? Hayır birazı müstesna. Onun yarısı, gecenin yarısı olabilir. Veya: Veya ondan, geceden biraz azaltabilirsin. Yani ya geceden birazını azalt ya da gecenin yarısından birazını azalt. Ya ona biraz artır veya yarısına biraz artır. Anlıyoruz ki gecenin üçte biri, ikide biri ve ya üçte ikisi olarak ne kadar kalkabilirsen. Peki yapılacak iş ne? Ne için kalkılacak? “Kıyamda Kur’an’ı yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek, ağır ağır oku!” Tertil ile oku! Düşüne düşüne oku! Tedebbürle oku! Tefekkürle oku! Ne dendiğini anlamak, denenleri yaşamak, yap-mak üzere oku! Allah’ın dediklerini hayata hakim kılmak, hayatı onlarla düzenlemek üzere oku! Ben sadece buna muhtacım diye oku! Hayatımı düzenlemek için ben buna muhtacım! Bundan başkasına muhtaç değilim diye oku! Bütün bunlar tertilin mânâsıdır. Yani ben bunsuz çare bulamıyorum diyerek, çaresizlikten kıvranarak, çareyi sadece bunda görerek oku! Çare bu kitaptadır diyerek oku! Başka çarem yok, mümkün değil ben bunsuz yol bulamıyorum diye oku! Tertîl kelimesi, Arapça "rtl" kökünden "tef'l" ölçüsünde bir mastardır. Sözlükte; sözü güzel, yerinde ve düzenli söylemek, bir şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık açık hakkını vererek a-çıklamak gibi anlamlara gelmektedir. (Râgıb, Müfredât, 273) Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin, tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve manasının hakkını vermek sure-tiyle okumaya da tertil denmektedir. Kur'an okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgün bir biçimde çıkarmak anlamındadır. Kıraatte tertîl; yavaş yavaş, acele etmeden, harfleri ve harekeleri dizilmiş inci taneleri gibi açık bir şekilde, mana ve hikmeti dü-şünerek metni tâne tâne okumak anlamında kullanılmaktadır. Kur'an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz. Peygamber; "Allah, Kur'-an'ı indirildiği şekilde okuyanı sever" sözleriyle Kur'an'ı tertîl ile oku-mayı teşvik etmişlerdir. (İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, I, 207) Nitekim Kur'an-ı Kerîm'deki "Kur'an'ı açık açık, tâne tâne (tertîl ile) oku" buyuran bu âyet de bu konuyu açık bir şekilde anlatmaktadır. Alimler bu âyetle ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî, "Kur'an'ı tertîl ile okumak; manasını anlaya-rak, âyetlerin içerdiği gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah'ın azametini belirten âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdit ve müjdeyi içeren âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır" der. Âlimler, Kur'an-ı Kerîm'i süratlice okuyup, çok okumanın mı, yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün olduğu konu-sunu tartışmışlar, bir kısmı "Tertîl ve tedebbür ile az okumak diğerin-den daha üstündür" demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes'ud bu görüşü savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten maksat; Kur'an'ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek ve onunla amel et-mektir. (İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88) Buhârî, Sahîh'inde Kur'an'ın tertîl ile okunmasının gerekliliğine ve süratli olarak okumanın mekruh olduğuna dâir bir bap açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını Abdullah b. Mes'ud'dan rivâyet ettiği bir hadisle açıklamıştır. (Buhârî, Sahîh, VI, 109) İbn Kayyim, İbn Mes'ud'dan şu rivâyeti nakleder: "Alkame, İbn Mes'ud'dan Kur'an okurdu, sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes'ud ona "Anam babam sana feda olsun, Kur'an'ı tertil ile oku, çünkü tertîl onun süsüdür" dedi. Yine İbn Mes'ud: "Şiir söyler gibi Kur'an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O'nun incelikleri üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin" (İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89) Bu konuda İbn Abbas'tan da şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: İbn Abbas'a Ebû Hamze: "Ben süratli Kur'an okuyan bir kimseyim. Çoğu zaman bir gecede Kur'an'ı bir veya iki defa okurum" deyince, İbn Abbas: "Benim ağır ağır bir sure okumam, bana senin bu yaptı-ğından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların du-yacağı ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku" demiştir. (İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, I, 89) Demek ki gece kalkacakmışız, ama kıraat için kalkacakmışız. Ama bunu her gece yapacakmışız. Belki İslam’a ilk girdiğimiz, Kur’-an’la ilk tanıştığımız, vahiysiz olmazı ilk kavradığımız dönem hiç olmazsa birkaç yıl her gece veya en azından iki günde bir kalkmaya zorlamalıyız kendimizi. Kalkalım ve vahiyle beraberliğimizi sürdürmeye çalışalım inşallah. Allah burada bizden bunu istiyor. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunun hedefini şöyle anlatıyor. Niye kalkılacak? Gece neden kalkacakmışız?