78. “Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalp vermiştir.” Bir baksanıza Allah sizi analarınızın karnından çıkardı. Siz hiçbir şey bilmiyordunuz. Bilgiden mahrum, ne kendinizi, ne babanızı annenizi, ne çevrenizi bilmez, tanımaz bir acziyet içinde Rabbiniz sizi analarınızın karnından çıkardı. Belki şükredersiniz diye, belki teşekkür edersiniz, belki Rabbinize kul olursunuz, belki verenin yolunda kullanırsınız diye Rabbiniz size gözler, kulaklar ve kalpler verdi. Sizi işiten, gören ve hisseden kıldı. Size anlayan gönüller verdi. Umulur ki akılarınızı başlarınıza alırsınız da sizi tüm bu nîmetlerle donatan Rabbinize hamd ü senâlar edesiniz, kulluğa yönelesiniz diye. Analarınızın karnından sizi çıkarmasaydı, hiç yaratmasaydı sizi kim yaratabilirdi? Kim bizi dünyaya getirebilirdi? Rabbimiz bizi böyle insan olarak değil de taş olarak, bir hayvan olarak, bir bitki olarak yaratmış olsaydı ne yapabilecektik? Bizi kim insan edebilirdi? Rabbimiz bize göz, kulak ve kalp vermeseydi nereden bulabilirdik bunları? Kim işitir yapabilirdi bizi? Kim görür yapabilirdi? Kim anlar hale getirebilirdi? Bir düşünelim. Allah için şöyle alışık olduğumuz şu hayatımızdan biraz uzaklaşıp Rabbimizin âyetlerine bir dönelim. Âyetler rehberliğinde kafamızı ellerimize alıp biraz tefekkür edelim. Kendi hayatımızdan, şu eşyalarımızdan, teknolojiden, sanayiden, bilim, siyaset, felsefelerimizle kendi kendimize oluşturduğumuz dünyamızdan, hayat standartlarımızdan, düşüncelerimizden, kendi kendimize oluşturduğumuz tanrılarımızdan şöyle birazcık sıyrılıp şu kitabı elimize alalım ve dikkatlice, anlamak, kavramak üzere bir okuyalım. Rabbimizin bize sunduğu şu nîmetleri bir düşünelim. Analarımızın karnından nasıl çıkarıldığımızı, nasıl yaratıldığımızı bir düşünelim. Bir damla suyu gözümüzün önüne getirelim. Bu sudan önce alâka, sonra, mudğa, sonra küçücük bir cenin olarak büyümeye başladığımızı, sonra ruh üfürüldüğünü, ruh ve bedenden ibaret mükemmel bir bebek olarak, ama hiçbir şey bilmeyen, hiçbir şey anlamayan bir insan olarak ana karnından çıkarıldığımızı düşünelim. Sonra Rabbimizin bizi duyan, işiten, gören ve hisseden bir insan yaptığını düşünelim. Sonra vahiyle, Risâletle rahmetlendirildiği-mizi düşünelim. Çevremizin gözlerimizle görebileceğimiz görsel âyetlerle donatıldığını, kulaklarımızın da şu elimizdeki işitsel âyetlerle karşı karşıya getirildiğini düşünelim. Bütün bunları yapmasaydı, yaratmasaydı Rabbimiz biz ne yapardık? Kim verebilirdi bunları bize? Kim yaratabilirdi bizi? Kim verebilirdi bize bu gözleri? Nereden alabilirdik şu kulakları? Kimden satın alabilirdik bu kalplerimizi? Hani şu anda bunlardan mahrum olanlar tüm dünyayı verseler elde edebiliyorlar mı? Göze, kulağa, kalbe bir bedel ödeyebilir miyiz? Allah’ın bize lütfettiği şu nîmetlere, şu vahiy nîmetine, şu kitap nîmetine, şu risâlet nîmetine bir bedel ödeyebilir miyiz? Bu nîmetlerle ölümsüz bir cennete gidişe bir bedel ödeyebilir miyiz? Karşılığını verebilir miyiz bunların? Kendi kendimize kendimizi var edebilir miyiz? Tüm bu nîmetlerin sahibi bizleriz diyebilir miyiz? Mümkün müdür bu? Diyemeyeceksek, o zaman gelin Allah aşkına akıllarımızı başlarımıza alalım da tüm bu nîmetlerin sahibine şükredelim. Tüm bu nîmetleri sahibinin razı olacağı kullukta kullanalım. İşte Rabbimiz bu âyetinde bizden bunu istiyor. Belki şükredersiniz diye, belki kulluğa yönelirsiniz diye tüm bu nîmetleri size verdik buyuruyor. Rabbimiz âyetlerini tanıtmaya devam ediyor. Tabii ancak kitapla beraber olduğumuz zaman ancak anlayabileceğimiz âyetlerdir bunlar. Değilse, eğer şu kitapla beraber değilsek üzerimizde milyonlarca kuşlar da uçuşsa, çevremizde binlerce koyun, deve, arı gezişse de bizim için hiç bir mânâ ifade etmeyecektir. İşte bunun içindir ki Rabbimiz ısrarla bizi bu kitapla beraber olmaya çağırmaktadır. İşte bakın bir dâvetiye daha alıyoruz bundan sonraki âyette: