2. “Ve insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce” Bidâyette olduğu gibi öyle birer birer, ikişer ikişer değil, dalgalar halinde, gruplar halinde, toplumlar şehirler, ülkeler ve milletler halinde fevç fevç Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman. Hicretin 9. yılı Mekke’nin fethinin gerçekleşmesiyle Suudi Arabistan yarımadasındaki tüm toplumların kabileler halinde İslâm’a girdiklerini görüyoruz. Onun içindir ki insanların kabileler halinde, heyetler halinde Rasulullah’a gelerek müslüman olma taleplerinin gerçekleştiği o seneye "Senetü’l Vüfûd" denmiştir. Pek çok elçiler gelmiş, daha önceki gizli gizli ve tek tek müslüman oluşlar artık yerini gruplar halinde müslüman oluşa terk etmişti. İbni Abdilberr der ki, “Rasu-lullah’ın vefatıyla Arabistan’da bir tek kâfir kalmamış hepsi İslâm’a girmiştir.” Tabii müslüman olanlar, gönülleriyle Allah’ın dinine girenler girmiş, buna razı olmayanlar da kerhen Allah’ın otoritesini, Müslümanların varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır. Kendi arzularıyla bu dine girmeyen ehl-i kitaptan da cizye alınıyordu. Din yine Allah’ın oluyordu böylece. Mekke’nin fethinden sonra bu iş gerçekleşiyordu. Allah’ın yardımı gelip te Mekke’nin fethine kadar Arap kabileler hep beklemeyi tercih etmişlerdi. Gerçi Ebrehe’nin saldırısına karşı Rabbimizin Kâbe’sini nasıl koruduğunu görmüşlerdi, ama yine de kabileler beklemede kalmışlardı. “Acele etmeyip hele biraz bekleyelim. Eğer Muhammed (a.s) gerçekten Allah’ın hak elçisiyse elbette Rabbi ona yardım edecek ve Kureyş’e karşı onu galip getirecektir. Bu iş tebeyyün ettikten sonra gidip ona iman ederiz” diye âdeta kabileler Mekke’nin fethini ve Allah’ın nusretinin gerçekleşmesini bekliyorlardı. İşte bu fetih gerçekleşir gerçekleşmez tüm civar kabilelerin fevç fevç Allah’ın dinine dehaletleri gerçekleşiyordu. Fevç fevç, dalga dalga topluluklar halinde Allah’ın dinine giriyorlar. Peki acaba din nedir ve Allah’ın dinine girmek ne demektir? Din, hayat programıdır, yaşam biçimidir. Din bir toplumun uymak zorunda olduğu kanunlar manzumesidir. Bu mânâda komünizm de bir dindir, kapitalizm de bir dindir, sosyalizm ve demokrasi de bir dindir. Bunlar insanların ortaya attıkları bâtıl dinlerdir ve sistemlerdir. Kâfirun sûresindeki: “De ki Ey kâfirler! Sizin dininiz sizin benim ki de benim olsun!” Âyeti bunu anlatır. Bakın önce ey kâfirler dedi Rabbimiz sonra da sizin dininiz sizin olsun dedi. Peki kâfirin dini mi olur ki böyle dedi Rabbimiz? Elbette dinsiz, yani kanunsuz, yolsuz sistemsiz bir toplum düşünmek mümkün değildir. Öyleyse sizin kanunlarınız, sizin sisteminiz, sizin hayat programınız sizin olsun benimki de benim olsun demektir bunun mânâsı. Yine Yusuf sûresinde: “Kralın dinine göre kardeşini alıkoyması Yusuf’a yakışmazdı.” Âyet-i kerîmesinde anlatılan kralın dininden maksat da kralın sistemi ve o toplumda yürürlükte bulunan kralın ceza kanunlarıdır. Öyleyse Allah kanunlarını, Allah yasasını, Allah’ın ceza kanunlarını uygulayan toplum Allah’ın dinindedir, başkalarının kanunlarını, başkalarının ceza yasalarını uygulayan toplum da kanunlarını uyguladığı kimselerin dininde ve onların kulu olmuştur. Zümer sûresindeki: “Dikkat edin halis din, katışıksız din Allah’ın dinidir.” âyeti de bunu anlatır. Başkalarının dini de vardır ama onlarınki katışıklı bir dindir. Yani hayatın bazı bölümlerine Allah karışır ama öteki bölümlerine de başkalarının kanunları karışır. “Allah katında gerçek din Allah’ın dinidir.” âyetinde de ifade edildiği gibi hayatın tümüne karışan din Allah’ın dinidir. Eğer insanlar hayatlarının tümünde Allah’ın dinine girmezler, Allah’ın gönderdiği Kitabı ve elçisinin sünnetiyle ortaya koyduğu dinden, hayat programından haberdar olmazlar, dünya hayatı kendilerini aldatıp meşgul ettiği için dinlerinin gerçek kaynaklarıyla tanışamadıkları için, Kur’an ve sünnetten habersiz kaldıkları için kendilerine lehv ve laibi din kabul ederler, oyun ve eğlenceyi din zannederler, yahut insanların ortaya attığı attıkları beşerî sistemleri din, yani hayat programı kabul ederlerse, bu insanlar Allah’ın dinine girmemişler demektir. Veya eğer insanlar kendi indi mütalaalarını, hocadan, hacıdan, anadan, babadan duyduklarını, radyodan, televizyondan duyduklarını, takvim yaprağından okuduklarını, toplumdan ve piyasadan devşirdiklerini kendilerine din kabul ediyorlar ve bununla amel etmeye çalışıyorlarsa, bilsinler ki onlar Allah’ın dinini değil, lehviyyatı ve lağviyyatı kendilerine din kabul etmişler demektir. Çünkü din, kişinin hayat programının tümüdür. Din, kişinin kendisiyle, Rabbiyle ve insanlarla münasebetlerinin tümünü düzenleyen kanunlar ve kurallar mecmuasıdır. İşte kişi tüm bunları düzenlemek için neye ve kime müracaat ediyorsa onun dininde demektir. İşte böyle dünya kendilerini aldatıp köleleştirdiği için dünya peşinde koşarken dinlerinin temel kaynakları olan Kitap ve sünnetle tanışma imkânı bulamayan, dinleriyle yakından tanışma zahmetinde bulunmayan ve böylece oradan buradan devşirdiklerini kendilerine din kabul eden ve böylece oyunu ve oyuncağı din zanneden kimseler de aslında dine inandıklarını iddia etmiş olsalar da, Allah’ın dinine girmemişlerdir. Ama dikkat ediyorsanız burada âyet-i kerîmede “Dehalu” değil de “Yedhulune” ifadesi kullanılmıştır. Yani mazi sığası yerine muzari sıgası kullanılmıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, sadece o gün bu dine dehalet edenlerle iş bitmeyecek, aksine kıyamete kadar peyderpey insanların Allah dinine girişleri devam edecektir. Yine: “İnsanları görürsün ki Allah’ın dinine giriyorlar” ifadesinden anlaşılıyor ki, bu dine girecek olanlar sadece Araplar değil tüm insanlıktır. Bu dine insanlar girecektir insan olmayanlar değil. Öyleyse bu dine girmeyenlere, yaratıcılarının hayat programını kabul etmeyenlere insan denmeyecektir. Bu dünyada kendilerini yaratan, Allah’ın kendilerine lütfettiği insani değerlerini kullanamayarak, aklî değerlerini kullanamayarak gönülleriyle Allah’ın dinine teslim olmayanlar yarın zorunlu olarak Rablerinin huzuruna döndürülecekler ve zorunlu olarak Allah’ın yasalarına teslim olmak zorunda kalacaklardır. Tıpkı şu anda zaten zorunlu olarak Allah’ın fıtrî yasalarına teslim olmak zorunda kaldıkları gibi. Fıtraten zaten her insan ister mü’min olsun, ister kâfir, fark et-mez herkes Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Herkes istisnasız Allah’ın fıtrat kanunlarına teslimdir. Allah’ın yarattığı bu insan, yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, üşümekte ve ölmektedir. Yani insan fıtraten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte insan, fıtrî hayatında böylece Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan, günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin İlâhi yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim olursa, yani iki Rabbi, iki İlâhı olursa, onun fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse, o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında mahvolup gidecektir. Bu âyetlerin ortaya koyduğu yardım ve fetih öncesi, Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlardı. Göklerin ve yerin hakimi olarak varlığını kabul ettikleri Allah’ın yaratma, rızık verme, mülkün sahibi ol-ma, öldürme, diriltme gibi sıfatlarını kabul ediyorlardı. Ama hem fıtrî hayatlarında, hem de günlük hayatlarında Allah’ın dinine girme, Allah’ın hayat programına teslim olma konusunda diretiyorlar, karşı geliyorlardı. Fıtrî hayatlarında Allah’a teslim oluyorlar, Allah’ın egemenliğini kabul ediyorlar ama günlük hayatlarına inandıkları bu Allah’ı karıştırmamaya çalışıyorlardı. Hayatlarına Allah’tan başkalarının da karışacağına inanıyorlardı. Allah’tan başkalarının dinlerine, Allah’tan başkalarının hayat programlarına tabi olmaya, böylece Allah’tan başkalarına da kulluklar yapmaya çalışıyorlardı. Ya da din olarak, hayat programı olarak hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinlemeyi ama öteki bölümlerinde de başkalarının dinlerini uygulamadan yanaydılar. Tümüyle Allah’ın dinine girmek istemiyorlardı. Günlük hayatlarında Allah’tan başkalarına da kulluk yap-maları gerektiğine inanıyorlardı. Göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Al-lah’ı kabul eden bu insanlar, hayatlarında sadece Allah’ın hâkimiyetini kabul etmiyorlar, Allah’tan başkalarının da hâkimiyetine inanıyorlardı. Ama Mekke’nin fethinden sonra insanlar tümüyle Allah’ın dinine gir-diler. Böyle bir yardımın, böyle bir fethin sonunda tören, tantana yok. Rabbin huzurunda boyun büküp tesbih vardır, hamd vardır buyurarak bakın Rabbimiz bundan sonra yapılması gerekenleri şöylece sıralayıveriyor: