3. “(Öyleyse ey peygamberim!) Hemen Rabbini hamd ederek tesbih et. Ve Ondan mağfiret dile. Çünkü O tevbeleri çokça kabul edendir.” O halde ey peygamberim, senin lehinde dinini yücelten, sana yardım ederek nusretiyle senin dâvânı galip getiren, Mekke’nin fethini senin için müyesser kılan, sana Kevser’i veren Rabbini tüm bu ikram ve ihsanlarından dolayı hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. O’na istiğfarda bulun. Çünkü Allah dönüşleri çokça kabul edendir. Yani ey peygamberim, gerek dünya adına, gerekse âhiret adına ulaştığın tüm bu nimetler Allah’tandır. Öyleyse unutma ki hamd da, tesbih de, istiğfar da sadece Allah’a aittir. Rabbini hamd ile tesbih et ey peygamberim. Çünkü tesbih, Allah’ı tam ve mükemmel kabul etmektir. Öyleyse dininin ikamesi, dâvâsının hâkimiyeti, sisteminin galibiyeti için Allah’ın asla size ihtiyacı olmadığını kabul ederek Rabbini tesbih et. Çünkü tesbih Allah’ı Allah’ın haber verdiği sıfatlarıyla muttasıf bilmektir. Allah kendisini Bakara’da, Âl-i İmrân’da, Nisâ’da, Mâide’de, En’âm’da A’raf’’ta nasıl anlatmışsa, hangi sıfatlarla muttasıf olarak bildirmişse işte öylece Allah’a inanmak tesbihtir. Yani öyle bir Allah’a inanacağız ki tüm yardım ve zafer O’n-dandır. Galibiyet O’ndandır. Dilediklerini aziz, dilediklerini zelil eden O’dur. Hamd sadece O’na aittir. Çünkü O mükemmeldir. O’nda zaaf yoktur, O’nda unutma yoktur, O’nda hata yoktur, O’nda cehalet ve hikmetsizlik yoktur. İşte Allah’a böylece Allah’ın istediği biçimde iman tesbih demektir. O’nu mükemmel tanırken, tüm noksan sıfatlardan da tenzih edeceğiz. O’nu bu şekildeki sıfatlarıyla tanıdıkça da sübhanal-lah diyeceğiz. Bir de yine tesbih, Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmaktır. Allah’ın yarattığı gâye istikâmetinde hareket etmektir. Allah bizi ne için var ettiyse, bizi bu hayata ne için getirdiyse o gayenin tahakkuku adına harekettir. Yani bir varlığın yaratılış gâyesi neyse, o varlığın o istikâmette hareket etmesidir. Bir varlığı Allah ne için yarat-mışsa o varlığın yaratılış gâyesi istikâmetinde hareket etmesi o varlığın tesbih etmesi demektir. Bu mânâda suyun akışı tesbihtir, ateşin yakışı, gülün kokuşu, bülbülün ötüşü tesbihtir. Güneşin doğuşu, yağmurun yağışı, gündüzün geceyi kovuşu hepsi tesbihtir. Veya tesbih Allah’ın tanıttıklarını O’nun tanıttığı gibi tanımaktır. Allah kitabını, peygamberini, hukukunu, ekonomiyi, kılık-kıyafeti nasıl tanıtmışsa tüm bu Allah’ın tanıttıklarını Allah’ın tanıttığı gibi tanımak ve öylece güzelliğine, doğruluğuna inanmaktır. Demek ki Allah’ı Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanıyacak, öylece iman edeceğiz. Allah’ın tanıttıklarını da O’nun tanıttığı gibi bileceğiz, sonra da bunları bildikçe sübhanallah diyeceğiz. Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle muazzam bir hukuk vaz etmişsin! Sübhanallah! Ya Rabbi sen ne büyük hikmet sahibisin ki böyle erkek-kadın ilişkisi belirlemişsin! Sübhanallah, ya Rabbi sen ne büyüksün ki böyle bir kazanma-har-cama modeli belirlemişsin! Ya Rabbi sen ne Azîzsin ki mü’minlere, dostlarına izzet kazandırıp düşmanlarını zelil etmişsin! Ya Rabbi sen ne kadar güçlüsün ki tek kişi de olsa peygamberine Mekke’nin fethini müyesser kılmışsın! Sübhanallah, ya Rabbi sen büyük azamet sahibisin ki bu kadar kısa bir zamanda tüm gönülleri fethettin! Tüm Arabistan yarımadasını bu dâvâ etrafında birleştirdin! Ya Rabbi sen ne büyüksün ki birkaç yıl öncesine kadar müslüman kanı içmeye doymayan bu insanları bu kadar kısa bir zaman içinde gözyaşları ve pişmanlıklarıyla peygamberle kucaklaşır hale getirdin. Sen ne müker-remsin ki kullarına bu büyük ikramlarda bulunmuşsun! diyeceğiz. İşte böyle bir durumda Rabbimiz peygamberine bunu demesini, bunu anlamasını ve kabullenmesini tavsiye ediyordu. Tabii o zaten bunu biliyordu da onun şahsında kıyamete kadar bizim anlamamızı istiyordu Rabbimiz. Bir de bu tesbihini hamd ile yapmasını istiyordu Allah. Hamd sadece Allah’a mahsustur. Hamd edilmeye lâyık olan sadece Allah’tır. Çünkü bizi yaratan O’dur, bizi müslüman yapan O’dur, bize bu zaferleri, bize bu fetihleri ihsan eden O’dur. Öyleyse hamd da Allah’a aittir. Övgü ve senâ Allah’a aittir. Övülmeye lâyık tek varlık Allah’tır. Kulluk edilmeye lâyık tek varlık O’dur. Hayat programı uygulanmaya lâyık, razı edilmeye, hoşnut edilmeye lâyık, çektiği yere gidilmeye, rızası kazanılmaya lâyık sadece O’dur. Hal böyle iken Allah’ı tanımayanlar başkalarına hamd etmeye çalışıyorlar. Başkalarını övmeye, başkalarına kulluk etmeye çalışıyorlar. Allah’ın yarattığı varlıkları yaratana denk tutmaya çalışıyorlar. Kimileri Allah’ın yarattığı maddeyi Allah yerine koyarak Allah’a denk tutuyorlar, kimileri Allah’ın yarattığı kulları Allah makamına oturtarak O’-na denk tutuyorlar, kimileri yeryüzünde O’na arkadaşlar izafe ederek, ahbaplar izafe ederek, vekiller ve yetkililer izafe ederek, kimileri Allah’a çocuklar izafe ederek, kimileri Allah’ın yarattığı ateşe, kimileri ta-şa, toprağa, kadına, kimileri Allah makamına oturttukları insanlara, tâğutlara tapınarak onları Allah’a denk tutmaya çalışıyorlar. Onların arzularına, onların fikirlerine, onların yasalarına ve hayat programlarına sahip çıkarak onları hamd etmeye çalışıyorlar. Halbuki bunların hepsi birer yaratıktır. Hepsi de Allah’ın yarattığı, hepsi de Allah’ın kulu ve mülküdür. Öyleyse bunların hiçbirisi hamde lâyık değildir. “Ey peygamberim, sen bırak onları da onların sahibine hamd et. Onların tümünün sahibini hamd ile tesbih et. Yani hayatını Allah için yaşa. Hayatını Allah’ın belirlediği biçimde yaşayarak Allah’a ham-dini gerçekleştir” buyuruyor Rabbimiz. Rabbini tanıyan, Rabbinin azametini bilen meleklerin işi ve dâvâsı da budur diyordu. Çünkü kulun Rabbini hamd ile tesbih etmesi, her şeyi O’ndan bilmesi ve her şeye O’nu etkin ve yetkin bilmesinin ifadesiydi. Ya Rabbi ben Sendenim, benim gücüm kuvvetim, varlığım, gençliğim, aklım, fikrim her şeyim Senden olduğu gibi bu ulaştığım fetih de Sendendir. Yarın ulaşacaklarım da Sendendir. Benim bu konuda yaptığım bir şey yoktur demenin ifadesiydi bu. Yani tahmid ile beraber tesbih, hayatın Allah’a mahsus kılınmasıdır. Ya Rabbi şu yaptığım işi ben yapmadım, güç kuvvet veren, imkân veren Sensin demektir. “Bir de ey peygamberim, hem kendin hem de ümmetin için Rabbine istiğfar et, çünkü Rabbin, dönüşleri çok çok kabul edendir” buyurarak Rasulullah efendimizi çokça istiğfara teşvik ediyordu Rab-bimiz. Bunun bir benzerini de Muhammed sûresinde görüyoruz: “Ey peygamberim, kendinin, inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile.” (Muhammed 19) Rabbimiz buyuruyor ki, “ey peygamberim! Bu zaferi ve fethi sana lütfeden Allah’tan başka İlâh olmadığını bil ve hem kendinin hem de mü’min erkek ve kadınların günahları için Rabbine istiğfar et.” Evet, biz de hem kendimize hem de mü’min ve erkek kadın kardeşlerimiz adına Rabbimize istiğfar edeceğiz. Yani Rabbimizin efendimize ve onun şahsında bizlere gösterdiği usul gereği bizler de sadece ken-dimizi düşünmeyeceğiz. Cennete yalnız gitme taraftarı olmayacağız. Ama burada bizden istenen istiğfar da şöyle olacak. Biz önce hayatımızın tümüyle Allah’ın dinine girerek, Rabbimizden başka İlâh ve Rab kabul etmeyerek, rızası kazanılacak, uğrunda terlenilecek, yasaları uygulanacak, hayat programı sahiplenilecek Rabbimizden başka Rab ve İlâh olmadığını kabul ederek, O’nun dışındaki tüm sahte tanrıları, tüm yapay tanrıçaları reddederek Rabbimizin mağfiretine, bağışlamasına lâyık hale geleceğiz. Hayatımızla bu hale geldikten sonra da dilimizle Rabbimizden mağfiret talep edeceğiz. Yine Bakara’da da kazanılan bir zaferin sonunda istiğfarda bulunmamız emredilmektedir. “Ve Allah’a istiğfar edin, şüphesiz ki Allah Ğafûr ve Rahîmdir.” Yani savaşı kazanınca da estağfurullah deyin. Bunu bize Allah nasip etti, Allah’ın yardımı olmasaydı biz bunu beceremezdik deme adına Allah’a istiğfarda bulunun. Ya da size yüklenen emirler konusunda bir kusurunuz olmuşsa, sizden istediklerimizi yerine getirirken bir eksiğiniz bir ihmaliniz olmuşsa, emri verenin yüceliğine, azametine yakışmayan bir hareketiniz, bir zaafınız olmuşsa Allah’a istiğfar edip o kusurunuzun affedilmesini, o eksiğinizin örtülmesini ve ciddiye alınmamasını Allah’tan dileyin. Veya Allah her şeyin en güzeline, en mükemmeline lâyık olduğu halde sizin yaptıklarınız O’na lâyık değilse O’nun size sayısız lütuflarına karşılık bu eksikliklerinizden ötürü O’na estağfurullah deyin. “Allah’ım kusuruma bakma, ben ancak bu kadarını becerebildim” deyin. “Ya Rabbi senin için daha güzelini yapmalıydım, ancak bu kadarını becerebildim” diyerek eksiğinizin örtülmesini dileyin. Zaten istiğfarın mânâsı da budur. İstiğfar, Rabbimizden eksiğin örtülmesini, kusurun görmezden gelinmesini, hatanın ciddiye alınmamasını istemektir. Dikkat ediyorsanız, gerek bu sûrede, gerekse Kur’an’ın başka yerlerinde istiğfarın bir ibadet ve itaatten sonra istendiğini görüyoruz. İcra edilen bir ibadetten sonra bizden istiğfar isteniyor. Yani ya Rabbi şu yaptığım sana lâyık olmadı, bu kıldığım namaz sana lâyık bir namaz olmadı, bu yaptığım Hac İbrahim’in haccına benzemedi, Rasulul-lah’ın haccına benzemedi, kusurumu görme ya Rabbi, eksiğimi tam kabul buyur ya Rabbi, deme adına Rabbimiz bizden istiğfar istiyor. Yine Bakara’da Rabbimiz kendisinden zafer bekleyen, fetih isteyen İsrail oğullarından da aynı şeyi istemişti: “Hani hatırlayın, şu karyeye girin demiştik biz size. Ve orada ne bulduysanız, istediğiniz gibi serbestçe yiyin için. Ve kapısından secde ederek girin! Ve de hıtta (Estağfurullah) deyin ki biz de sizin hatalarınızı siliverelim, mağfiret edelim. Bilin ki biz ihsan edenlere artırırız.” (Bakara 58) Ey benden zafer isteyen kullarım, bunu size nasip etmem için “Hıttah”, yani estağfurullah deyin. Allah’ım bizi bağışla deyin. Allah’ım bizi affet deyin. Rabbim bize mağfiret et deyin. Eğer siz böyle Benim büyüklüğümü, Benim bu işe lâyık olduğumu ve kendi küçüklüğünüzü, kendi kusurlarınızı anlar, Bana yönelir, zaferi Benden beklerseniz, Ben de ihsan edip muhsince davrananlara artıracağım. Yani daha çok nimet vereceğim. Veya affedeceğim, diyordu Rabbimiz. Yani Ce-nab-ı Hakk’ın bunlara böyle bir yol gösterisi var. Gelin hıtta deyin ki sizi affedelim, mağfiret edelim, diyordu Rabbimiz. Biz sizi affedeceğiz, yeter ki siz Bana bir yönelin. Allah karşısında takınmanız gereken tavrınızı takının, diyordu. Sizin haliniz günah işlemek, Benim durumumsa bağışlamak, öyleyse müracaat edin Bana. Af dileyin Benden, Benim büyüklüğümü kabullenin, Benim karşımda küçüklüğünüzü takının, Bana karşı vakarınızı, edebinizi takının, Bana yönelin ki Ben de sizi affedeyim buyuruyor. Kur’an’ın pek çok yerinde Rabbimiz kullarını tevbeye ve kendisine yönelmeye çağırır. Allah’ın yardımı gelip de fetihle kucaklaşınca, insanların kalplerinde de fetihler gerçekleşip fevç fevç Allah’ın dinine girdiklerini görünce, yani dünyada tam istediklerine ulaşınca Rabbimiz peygamberinden âhirete yönelmesini, yaptıklarını dünya adına, dünyada nimetlerine ve dünya rahatına ulaşma adına değil de Allah adına yaptığını ortaya koyması için Rabbini çokça hamd ile tesbih etmesini ve çokça istiğfarda bulunmasını emretmektedir. Çünkü kim olursa olsun, makamı, mansıbı ne olursa olsun kullarından hiçbirisinin asla O’na lâyık kulluk yapamayacağını, onun için de sürekli kendisinden kusurlarının, eksiklerinin örtülmesini istemesini emretmektedir. Sonunda da kendisinin yönelişleri çok çok kabul ettiğini ortaya koyarak böyle bir hayat yaşayan kullarına ne büyük mükafatlar hazırladığının müjdesini vermektedir. Sûrede üç nimet ve bu nimetlere karşılık üç de görev istenmektedir. O gün Rasulullah efendimize ve beraberindeki şerefli mü’-minlere, bugün bize, yarın ve kıyamete kadar da bu yolun yolcularına lütfedilen üç nimet şunlardır: 1. Nasrullah. Allah’ın yardımı, 2. Bu yardımın sonunda gerçekleşen fetih. 3. Bu fethin sonunda insanların kalplerinde gerçekleşen fetih ve insanların fevç fevç Allah’ın dinine girmeye başlamaları. İşte Rabbimiz mü’min kullarına lütfettiği bu nimetlere karşılık onlardan üç görev istiyor. 1. Tüm bu nimetleri kendisine lütfeden Rabbini hamd etmek, 2. O’nu tesbih etmek, 3. Ve O’na istiğfarda bulunmak. Sonunda da kullarının bu yönelişlerinin karşılığı olarak Rabbimizin kabulü ve hazırladığı mükafatlar. Öyleyse bizler de bunu asla unutmayacağız. Bir fetihle, bir zaferle kucaklaştığımız zaman, dinimiz ve kulluğumuz adına biz başarıyı solukladığımız zaman, Allah’ın yardımını bizimle beraber hissedip O’-nu razı edecek bir sonucu elde ettiğimiz zaman hemen ilk işimiz bunun kendimizden değil Rabbimizden olduğunu, O’nun yardımı olmasaydı bunu asla beceremeyeceğimizi ortaya koymak üzere hamd ile Rabbimizi tesbih etmek olacaktır. Bunlar benden değil sendendir ya Rabbi, diyerek O’nu hatırlayacak, O’na yönelecek ve O’na hamd edeceğiz. Sonra da bu yaptıklarımızı yeterli bulmayarak, eksiklerimizi, ku-surlarımızı, zaaflarımızı, ihmallerimizi gündeme getirerek bunları gör-mezden gelmesi, bunları ciddiye almaması ve örtüvermesi, örtbas edivermesi için Rabbimize estağfirullah diyeceğiz. Bu fetih illa da bir şehrin, bir ülkenin fethi değildir. Mesela gittiniz bir yere ve oradaki Allah kullarını cennete kazandırma adına bir çalışma başlattınız. Allah kullarını kitaplarıyla tanıştırma, elçilerinin sünnetiyle buluşturma ve onların cehennem yollarına barikatlar koyup cennet yollarını açma adına bir çalışmanın içine girdiniz. Baktınız ki bu gayretleriniz sonucunda kısa zamanda insanlarda büyük değişiklikler gerçekleşti. İnsanlar Allah’ın kitabına ve Rasulullah’ın sünnetine yöneldiler. İçkiyi, kumarı, tesettürsüzlüğü, İslâm dışı hayatlarını terk edip Allah’a kulluğa yöneldiler. Allah’ın yardımı ve nusretiyle gönüllerde büyük fetihler gerçekleşti. Hemen ilk yapacağınız şey Allah’ı hamd ile tesbih olacaktır. Ya Rabbi bunlar benden değil sendendir. Eğer sen bu konuda bana yardım edip önümü açmasaydın ben bunların hiç birisini beceremezdim. Sana hamd olsun ya Rabbi diyecek, sonra da bu yaptıklarımızı yeterli görmeyerek, Allah’ın bundan çok daha fazlasına ve güzeline lâyık olduğunu itiraf ederek Rabbimize istiğfarda bulunacağız. “Ya Rabbi affet, çok daha güzelini yapmalıydım. Allah’ım affet çok da-ha fazla insana ulaşmalıydım. Allah’ım affet çok daha samimi olmalıydım” diyerek kusurlarımızı, eksiklerimizi, zaaflarımızı görmezden gelmesi için O’na yalvarıp yakaracağız. Kimi âlimlerimiz buradaki hamd ile tesbihi şükür namazı anlamına anlamışlar. Onun içindir ki Allah’ın Resûlü Mekke’nin fethinin hemen akabinde iki rekat veya başka rivâyetlerde de dört rekat namaz kılarak Rabbini hamd ile tesbih etmiştir. Bundan sonra da ecdadımız arasında böyle bir fetih sonrası şükür namazı kılmak âdet olmuştur. Sûrenin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü bir hutbe okuyarak başta da ifade ettiğim gibi ashabının, sevgililerinin arasında sanki gidici olduğunu anlamış ve sevgilileriyle vedalaşmak isteyen bir edâyla onlara şöyle buyurmuştu: “Rabbim kendi katında olanla dünya arasında bir tercihte bulunmak üzere kullarından birini muhayyer bıraktı. O kul da Allah katında olanı tercih etti.” Bu sözlerin ne anlama geldiğini hemen anlayan Hz. Ebu Bekir bir kenara çekilmiş ağlıyordu. Sanki sevgilisini bir daha kıyamete kadar görmemecesine kaybetmek üzere olup ta yüreği ağzına gelmiş ve ona kısık bir sesle az daha kalamaz mısın diyen bir aşığın ıstırabıyla Hz. Ebu Bekir şöyle diyordu: “Ey Allah’ın Resûlü, Analarımız, babalarımız sana kurban olsun!” Allah’ın Resûlü bu sûrenin nüzulünden zaten çok kısa bir zaman sonra Hakk’a yürüyeceği ana kadar Rabbinin kendisine işaret buyurduğu şekilde sürekli Allah’ı hamd ile tesbih ve istiğfarda bulundu. Zaten müslümanca yaşanan bir hayatın sonu da elbette böyle olacaktı. Bu sûre de burada sona erdi. Rabbim sûresinde bildirdiği şekilde iman eden ve bu imanıyla hayatını düzenleyen kullarından ey-lesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’lâlemîn.