10. “Allah o anda kuluna vahy edeceğini etti.” Elçi, Allah’ın kuluna, Muhammed’e (a.s) vahy edeceğini vah-yetti. Cebrâil (a.s) o anda Allah’tan alıp getirdiği vahyi Allah’ın kulu ve elçisi Muhammed’e (a.s) nasıl aktarılacaksa öylece aktardı, öylece vahy etti. İşte böylece vahiy aktarımı olayı gerçekleşmiş oldu. Burada Rasulullah Efendimize ilk vahiy aktarımı olayı ve Ra-sulullah Efendimizin Cebrâil’i ufukta, tüm ufku kaplamış olduğu halde heyet-i asliyesiyle gördüğü anlatılıyor. Tekvir sûresinde de bu husus şu ifadelerle anlatılıyordu: “O arkadaşınız, o Resul andolsun ki, Cebrâil’i apaçık bir ufukta görmüştür.” Kitabımızın başka yerlerinde de anlatıldığına göre; Rasu-lullah Efendimiz kendisinden önce hiçbir peygambere nasip olmadığı halde Cebrâil’i, vahiy meleğini aslî şekliyle görmüştür. Doğu taraftan, yüksek, apaçık ufuk cihetinden görmüştür onu. Cebrâil (a.s) ufku kaplamış olduğu halde karşısında durdu, aralarında iki yay arası kadar, ya da iki zira, iki karış kadar bir mesafe kalmıştı. Bu konuda hadis kitaplarında epey bilgi vardır. Burada gerçekleşmesi anlatılan vahiyle alâkalı bir şeyler söyleyelim: Önce şunu söyleyelim ki; vahyi gerçek şekliyle bilenler, idrak edenler, onu yaşayan, ona lâyık görülen Allah elçileridir. Gerçek mahiyetini Allah bilir. Nasıl oldu? Nasıl oluyordu? Nasıl geliyordu? Bunun mahiyetini Allah bilir, burada şunu söyleyelim: Vahiy; Allah’ın kendi bilgisini yerde seçtiği peygamberlerine aktarmasının adıdır. Azîz olan, Hakîm olan, Cebbâr, Kahhâr olan bir Allah, zatı hakkında ancak kendisinin bildirdiği kadar bilgimizin olduğu Allah, zaman O’nun dışında, mekân O’nun dışında, zamandan mekândan münezzeh bir Allah, yerde herhangi birine rahmeten, lütfen bilgisini aktarıyor. Yine biliyoruz ki; Rabbimiz yeryüzünde seçtiği elçilerinin dışında hiçbir kimseye vahiy indirmemiştir. Gerçi yine kitabımızın beyanıyla, Hz. Îsâ’nın (a.s) annesine, Meryem’e ve yine Mûsâ’nın (a.s) annesine vahiy türünde bazı şeylerin indirildiğini bilmekle beraber, peygamberler dışında hiç kimseye vahy edilmediğini Kur’an söylüyor. Öy-leyse burada hemen şu genel kaideyi söyleyelim: Vahyin tanımını an-cak Resuller yapabilir, Resuller bilebilir. Resullere gelen vahyin nasıl geldiği konusunda, geliş şekli konusunda, Rasulullah Efendimizden bize intikal etmiş bazı bilgiler var. Ama vahiy; göklerin ve yerin Rabbi olan, göklerde ve yerde olanların tümünün sahibi olan, Alîm ve Hakîm olan Allah’ın yeryüzüne, yeryüzündeki kullarının hayatına karışmak üzere, onların içinden seçtiği elçilerine sunduğu, aktardığı, lütfettiği bilgisinden gönderme, aktarma yöntemine, biçimine, şekline denir. Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, biz kullarını muhatap alarak bize kendi bilgisinden, kulluğumuz adına bize lâzım olan kadar bilgi aktarmıştır. Eğer Rabbimiz yeryüzünde yarattığı biz kullarına kulluğumuz noktasında gerektiği kadar, lâzım olduğu kadar bilgi aktarımında bulunmasaydı, o zaman biz insanlar asla yeryüzünde ka-ranlıklardan kurtulamayacak, yeryüzünde gerçek bir bilgi namına asla hiçbir şeye ulaşma imkânımız olmayacaktı. Şu anda tüm dünya insanlığını iki grupta düşünüyoruz. Birinci grup; Allah vahyine iman etmiş, Allah bilgisiyle bilgilenmiş Müslümanlar. İkinci grup da; vahyi reddetmiş, Allah bilgisini reddetmiş, peygam-ber bilgisini devre dışı bırakmış tüm kâfir ve müşrik dünya. Dün de, bugün de Allah bilgisini reddederek, vahyi bir kenara bırakarak, kendi hevâ ve hevesleriyle bilgilenmeye çalışan küfür ve şirk dünyasının gerçekten hiçbir şey bilmediklerini görürüz. Dün de, bugün de vahyi devre dışı bırakanların, bilgilerinin sadece zandan ibaret olduğunu görürüz. Çünkü insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. Bilgi Allah’tandır. Bilginin kaynağı Allah’tır. Mü’minleri yeryüzünün en bilgini, en âlimi yapan Allah’tır. Öyle değil mi? Eğer Allah bize bilgisini açmasaydı, bi-zi muhatap kabul edip, kendi bilgisini aktarmasaydı, bizler şu anda vahiy bilgisiyle bilgilenmiş olmasaydık, şu bildiklerimizi nereden bilebilecektik? Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündünüz mü? Eğer yeryüzünden vahiy bilgisini söküp alsalar, geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve ifsat. Bakara’da Rabbimizin yeryüzünde bir halife yaratma iradesine muttali olan melekler öyle diyorlardı değil mi? “Ya Rabbi, yer yüzünde kan döken, ifsat eden bir varlık mı yaratacaksın?” Evet, demek ki; yeryüzünde insan bu iki özelikten vahiy sayesinde, Allah bilgisi sayesinde kurtulmuş ve insan olabilmiştir. İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halife yapan işte bu Allah bilgisidir. Ama Allah bilgisiyle bilgilenmeyenlere, vahiyden nasibi olmayanlara bakıyoruz, hiçbir şey bil-miyorlar. Sadece yiyip içen, gezip dolaşan, basit varlıklar olarak gelip geçiyorlar. Hiçbir şeyden haberleri olmayan hayvanlar gibi geberip gi-diyorlar. Dünya üniversitelerine bakın. Orada okuduklarının, okuttuklarının konusuna bakın, gerçekten hiçbir şey bilmiyorlar. Meselâ ilgilendikleri ne? İnsan. Peki ne biliyorlar insanla alâkalı? Ne anlatıyorlar in-sanla alâkalı? Sadece bedenle ilgileniyorlar, insanın organizmasıyla ilgileniyorlar. İnsanın ruhunu reddederek, mânâsını görmezden gelerek, onu sadece maddeden ibaret zannediyorlar. Peki bedenle ilgili bildikleri ne kadar? Sadece yüzde elli bilgileri var. Halbuki insan bedeninin yarısı ruhtur, ama bundan haberleri bile yoktur. Cebrâil (a.s) geliyor, Allah’tan aldığı vahyi yerdeki Allah’ın elçisine bildiriyor ve Allah’ın Resûlü Cebrâil’den bu vahyi alırken: