Necm Suresine Dön

Necmالنجم

7. Ayet

7Necm Suresi

وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ

O, en yüce ufuktaydı.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

5-7. “Ona çetin kuvvetlere sahip ve güçlü olan Cebrâil öğretmiştir: En yüksek ufukta iken doğruluvermiş,” Ona bu vahyi öğreten melek tanıtılıyor burada. Arkadaşınıza o vahy edilen Kur’an’ı, çok çetin bir güç sahibi olan, kuvvetleri çok şedit olan Allah, ya da melek, yani Cebrâil öğretmiştir. Bakıyoruz Kitabımızın kimi âyetlerinde Kur’an’ı Rasulullah Efendimize öğretenin Rahmân olan Allah olduğu, bazı âyetlerinde de bu öğretenin Cebrâil olduğu anlatılır. Meselâ Rahmân sûresinde: “Rahmân olan Allah, Kur’an’ı öğretti.” (Rahmân 1,2) buyurulurken, yine meselâ Şuarâ sûresinde: “Onu Ruhu’l Emin (Cebrâil) indirdi.” (Şuarâ 193) buyurulmaktadır. Öyleyse burada her iki mânânın da düşünül-mesi mümkündür. Ama bu sûreden daha önce inmiş olan Tekvîr sûresinde, Rasulullah Efendimize vahyi getiren meleğin özelliklerinin açıklandığı bölüme bakılırsa, burada özellikleri anlatılanın Cebrâil ol-duğu biraz daha netleşmiş oluyor. Tekvir sûresinde Rabbimiz şöyle buyuruyordu: “Bu Kur’an, arşın sahibi katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilen şerefli bir elçinin getirdiği sözdür.” (Tekvîr 19,20,21) Kerîm olan bir elçinin sözüdür bu Kur’an. Bu kitap, gökyüzünün emini vasıtasıyla yeryüzünün eminine benim tarafımdan indirilmiş bir kitaptır. Kitap Allah’tandır, peygamberin kendi sözü değildir. Ama Rabbimiz vahyini Cebrâil aracılığıyla peygamberine gönderdiği için ona izafe edilmiştir. Buradaki Kerîm elçiden maksat; Cebrâil’dir. Bakın âyetin devamında Cebrâil’in sıfatları anlatılmaktadır: Güç sahibidir o. Emniyet sahibidir. Hıyanet etmez, ezmez, bozmaz, koparmaz, unutmaz. Tam yapar elçiliğini. Allah’tan aldığını tam getirir peygambere. Hani kâfirler diyor ya; “efendim, melek peygambere gelinceye kadar vahyi çoktan unutur, tastamam vahyi değil de muhtevayı anlatır” diyorlar ya. Halbuki o emindir, o güçlüdür, o Ke-rîmdir. O Rabbinin yanında, arşın yanında büyük bir güç ve kuvvete, yüksek bir mevkiye sahiptir. Orada, Mele-i A’lâ’da kendisine itaat edilir. Melekler kendisine itaat ederler. O emindir. O gökyüzünün eminidir. Rabbinden aldığı vahyi peygambere ulaştırma konusunda gü-venilirdir. Burada da deniliyor ki: Ona bu Kur’an’ı çok çetin güç ve kuvvet sahibi, görünümüyle, fiziğiyle çarpıcı bir güzellik sahibi, sağlam, sıhhatli, mükemmel, hikmet ve akıl sahibi olan Cebrâil (a.s) öğretmiştir. Burada Rabbimiz peygamberimize vahiy getiren meleğin özelliklerini anlatıyor. Allah yanında, melekler yanında, gökler âleminde çok değerli olan, çok makbul olan, kendisine itaat edilen, saygın olan, güvenilir, emin olan, çok şedit güç ve kuvvet sahibi olan, akıl, duyu ve beden mükemmelliğine, hikmet mükemmelliğine sahip, üstün bir yaratılışla yaratılmış bir elçidir o. İşte peygambere vahyi getiren elçi böyle bir elçidir. O halde ey insanlar! Böyle bir meleğin peygambere getirdiği vahiyden nasıl şüphelenebilirsiniz? Nasıl oluyor da böyle Rabbiniz-den, yaratıcınızdan sizin hayatınıza karışmak üzere, sizin hayatınızı programlamak üzere böyle bir elçi aracılığıyla, size dünya ve ukba kurtuluşuna ulaştırmak, sizi cehennemden kurtarıp, cennete ulaştırmak için gelmiş olan bu kitaba karşı böyle kayıtsız kalırsınız? Böyle bir kitaptan, böyle bir elçiden, böyle bir peygamberden nasıl şüphe edebilirsiniz? O, en yüksek bir ufuktaydı. Cebrâil (a.s) çok yüksek bir ufukta, tüm ufku kaplamış olduğu halde: (Arşla alâkalı bir soru soruldu) Arşla alakalı kitabımızın başka sûrelerinde epey bir şeyler de-meye çalışmıştım. Arş; ulviyet, yükseklik manasına gelen bir kelimedir. Bu münasebetle hükümdarların üzerine oturdukları "taht" manasında da kullanılmıştır. Hükümdarların tahtı, mülk ve saltanatın remzi olduğundan arş kelimesi, kinayeli olarak mülk ve saltanat manasını da taşır. Bazıları Âyetü'l-kürsî'de geçen Kürsî ile Arş'ın (ikisini de taht manasında kullanarak) aynı şey olduğunu sanmışlarsa da Arş, Kür-sî'nin üzerindedir. Bu suretle Kürsî taht manasında düşünülürse Arş, onu kuşatan saray ve sarayın tavanı olarak kabul edilir. Bir rivayette Kürsî, Arşın ayağının konulduğu yerdir. Bu iki mana itibarıyla Arş, İslâm'a göre, bütün âlemi kuşatan, sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah'ın bildiği yüce bir makamdır. Yedi kat gök, cennet, Sidre, Kürsî Arş'ın altında tasavvur edilir. Arş'ın sınırı, âlemi tasavvurun son sınırıdır. Arş'tan evvelki Sidre-i Müntehâ geçilmeden Allah'ın cemâli = (Cemâlullah) müşahede edilemez. Rasulullah (s.a.s.) Mirac gecesinde Sidre-i Müntehâ'yı geçerek Arş'a ulaşmıştı. Yukarda da belirtildiği gibi Arş'a taht ve tahttan kinaye olarak mülk ve saltanat manası veril-mişti. (A’râf:54) Ayette: "...Sonra Arş üzerine istiva buyurdu..." denilmektedir. Bilinen manasıyla taht, bir hükümdarın hükümet işlerini yürütürken üzerine kurulduğu bir cisimdir. Fakat "tahta çıktı" denilince, "hükümet işlerini yani saltanatı eline aldı" manası anlaşılır. Yedi kat sema'nın üstünde ve bütün âlemi içine alan Arş'ın, bilinen taht manasıyla sınırlanamayacağı şüphesizdir. Binaenaleyh bahse konu olan "el-Arş" kelimesi mecazî ve kinayî bir mânâ ifade eder. O halde Arş'ın cisim olduğu iddia edilemez. Arş'ı bütün bir cisim tasavvur etsek bile, cihet ve cismaniyetin hepsi Arş'ın sınırında sona erdiğinden, bunun üstünde bir cisim, mekan ve cihet tasavvuru tezat olur. Allah'ın Arş'a istivası da yine mecazî manadadır. Allah'ın Arş'a istivasının keyfiyetini soran birine İmam Malik İbn Enes: "İstiva malûm, keyfiyeti akılla idrak edilemez, buna iman vacip ve bu konuda soru sormak bid'attır." diye cevap verir. Râgıp el-İsfahânî, "İstiva" kelimesine: Müsâvî olmak; kendi kendine itidal manasını vermiştir. Arapça olan bu kelime "alâ" takısı ile "istilâ", "ilâ" takısı ile "nihayete erme" manasında kullanılır. Bu suretle istiva lügatte: İstikrar etmek, karar kılmak, kararını bulmak ulüvv-i isti'lâ; yükselmek, yüksek olmak, üstün olmak müsâvî veya mümâsil veya denk olmak; dosdoğru varmak, veya kastetmek, istilâ etmek manalarına gelir. Bu lügat anlamlarına göre, âyette geçen "Sonra Al-lah Arş'a istiva etti" cümlesinin manası: a) Arş'a mülkiyet ve saltanat manası verilmesi halinde: "Allah bütün mahlûkatı üzerinde düzenli ve sırayla işleri düzene koydu, hükümlerini muntazam bir şekilde yerine getirdi, hiçbir engel olmaksızın kudretini tesir ve mahlûkâtı üzerinde "meşîetini" (dilemesini) cereyan ettirdi." b) "Mahlûkâtı yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galebesi velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." Bu ifadede istiva, istilâ manasında kullanılmıştır. c) Arş'a mülk ve memleket, istivaya da istila manası verilmesi halinde "Sonra Allah mülkünü hâkimiyeti altında tuttu." d) İstivaya "müsavî" manası verilmesi halinde de: "Allah Arş üzerine öyle bir istîlâ ile istiva etmiştir ki sema ve semada bulunanlar O'na daha yakın, arz ve arzda bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesâfede değil, hepsi müsâvî bir nispettedirler." demektir. Bu cümlede geçen mevki ve müsâvîlik maddî mânada değil, mecazî manadadır. “...O gün Rabb'ının tahtını, bunların da üstünde sekiz (melek) taşımaktadır." (Hakka:17) Arş'la ilgili olan bu ayetin tefsirinde İbn İs-hak Hz. Peygamber'in: "Onlar, yani Hamele-i Arş (Arş'ı taşıyanlar) bu gün dörttür. Kıyamet günü olduğunda Allah onları diğer bir dört ile te'-yid edecek sekiz olacaklar." buyurduğunu söylüyor. Bir başka izaha göre Hamele-i Arş olan bu sekizden maksat, Allah'ın hayat, ilim, kudret, irade, kelâm, semî, basar ve tekvin sıfatlarıdır. İmrân İbn Husayn Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet eder: "(Ezelde) Allah vardı ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah (levh'de) kâinatın tamamını takdir ve tespit etti. Ve göklerle yeri yarattı..." Arş'ın ıtlak olunduğu pek çok şeylerin hepsinde yücelik ve yükseklik mânâları vardır. Padişahların oturduğu tahta Arş denilmesi de bu yükseklik münasebetiyledir. Allah'ın ilk yarattığı ve yükseklik ifade eden mevcuda da Arş ve Allah'a nispet edilerek Arşullah denilmiştir ki, Allah'ın kudretinin tecellî ettiği ilk mahlûktur. Kelam âlimleri ile eski düşünürler Arş'ı, kâinatı her yönden ku-şatan yuvarlak bir felektir, diye tarif ederler. Dokuzuncu felek ve fe-lek-i atlas da derler. Rivayet âlimleri bu tahtın ayakları bulunduğunu da kabul etmişlerdir. Fakat meseleyi tahkik eden âlimlere göre, şerîat örfünde vârid olan arşın hakikatini tahdit ve takdir, beşerin aklı ve id-raki haricindedir. Bu konuda vârid olan haberlerde arşın mahiyeti de-ğil, diğer varlıklara nispetle büyüklüğü bildirilmiştir. Meselâ Peygamberimiz bir kere Ebu Zerr-i Gıfârî'ye: "Ya Ebâ Zer, yedi kat gök ile ye-di kat yerin kürsî yanında büyüklükleri, ancak bir çölün ortasına atıl- mış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş'ın da kürsîye göre büyük lüğü, o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir" buyurmuştur." Arşla alakalı bu kısa bilgi ile iktifa edelim. İnşallah sûrenin geri kalan bölümünü tanımak için 16. ciltte buluşmak üzere Allah’a emanet olun. Ve âhiru dâvanâ enilhamdü lillahi Rabbilâlemîn.