13,14. “Âyetlerimiz gözlerinin önüne serilince: “Bu apaçık bir sihirdir” dediler. Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bi-le bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!” Ne zaman ki, onların gözlerini açıp akıllarını başlarına getirecek âyetlerimiz Firavun ve kavmine geldi, dediler ki bu apaçık bir sihirdir. Alçaklar kendilerine kendilerini diriltecek Allah âyetleri gelince diyorlar ki bu apaçık bir sihirdir. Yâni kendileri ülkeyi sihirle yönetsinler, Allah yasalarından, Allah sisteminden habersiz beşer sistemleriyle, insan düşünceleriyle yönetsinler, insanları kendi büyüleriyle aldatsınlar, beyazı siyah siyahı beyaz göstersinler, hakkı bâtıl bâtılı hak göstersinler, adâleti zulüm zulmü adâlet göstersinler, köleliği özgürlük özgürlüğü kölelik göstersinler sonra da kendi yanılgılarına peygamberi de ortak etsinler. Allah yasalarıyla, Allah âyetleriyle gelen bir peygambere sihirbaz desinler. Bunun yaptığı iş sihirdir desinler. Ve yıllar sonra aynı mantıkla bir Allah elçisine, Muhammed (a.s)’a da aynı şeyleri söylesinler. Evet ey Mûsâ sen apaçık bir sihirbazsın, bu getirdiklerin de apaçık bir sihirden başka bir şey değildir dediler. Ve böylece gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakıverin diyor Rabbimiz. Dâvûd ve Süleyman (a.s) lardan söz edilecek. Süleyman(as) çok farklı bir durumu var. Kuşlar var ordu olarak, cinler var ordusu. Birilerini bağlamış, birilerini yola koymuş, böyle farklı bir peygamber. Gidiyorlar Yemenden bir şeyler getiriyorlar veya mektubunu Yemene götürebiliyorlar, ya da Yemendekini dizinin dibine getirebiliyorlar, saltanatı tüm dünyaya takdim ediliyor, yâni değişik bir ortam, değişik bir iş. Bir insan her ne kadar kıyâmete kadar Süleyman (a.s) ın sal-tanatına erişemeyecek idiyse de Allah bazılarına çevresine göre Süleyman saltanatını verebilmiştir. Yâni şu bizzat Süleyman (a.s) ın saltanatı kimsede olmayacak. Kimseye vermiyor da Allah onun gibisini, ama çevresine göre kimilerinin saltanatı Süleyman (a.s) gibi olabilir. Onların şımarıklaşmaması, haddini bilmesi, bunu ona veren Allah’ın sadece ona vermediğini unutmaması, kendisinden önce de birilerine hem de peygamber olarak lütufta bulunduğunu unutmaması gerektiğini anlatmak üzere galiba Süleyman (a.s) hadisesinden söz edilir. Süleyman (a.s) la ilgili Kur’an’da işte bir bu sûrede bilgiler var, başka sûrelerde de bilgiler var. Devlet planında etkinliğinin, hegemonyasının veya İslâm’ın, kulluğun uygulanırlılığının gösterildiği bir peygamberin hayat hikayesidir. Nuh (a.s) daha çok ezilmişlerin peygamberi, çevresinde rezil rüsva insanlar karşısında horlananların, za-yıfların peygamberi. Hud (a.s), ya da Lût (a.s) hanımı belki iki kızı ile o bölgeden çıkması emrolunan, geri kalanların tümünün helâk edildiği bir toplumun peygamberi. Kimi yok, kimsesi yok, gücü yok, kuvveti yok gibi görülen bir peygamber. Ama Dâvûd (a.s) öyle değil. Hele Sü-leyman (a.s) hiç öyle değil. Süleyman (a.s) kendi döneminin daha güçlü, daha kuvvetli bir peygamberi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yâni eğer biz de böyle imtihan olunursak bunu asla unutmayalım içindir bu. Genel mânâda sûrenin bize verdiği budur. Bir de kendimizi illa da Süleyman(as) gibi güçlü farz etmemizin mânâsı yok, eğer birilerine göre öyleysek kendimizi Süleyman bilelim. Meselâ cebinde beş bin lirası olmayana göre senin cebinde yüz bin lira varsa ondan yirmi kat daha zenginsin demektir. Hele bir milyonun varsa kat be kat zenginsin demektir. Atımız olabilir, arabamız olabilir, saltanatımız olabilir, girişimiz çıkışımız, imkânımız fırsatımız olabilir. Bütün bunlar karşısında şımarmanın mânâsı yok. Allah bize farklı nîmet vermiştir, bu nîmetleri Allah’a şükürde kullanacağız, Mevlâ bize bunu anlatıyor diyeceğiz.