Neml Suresine Dön

Nemlالنمل

15. Ayet

15Neml Suresi

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ

Andolsun ki biz, Dâvûd’a ve Suleymân’a ilim verdik. Dediler ki: “Bizi, mümin kullarından birçoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

15. “Andolsun ki, Dâvûd’a ve Süleyman'a ilim verdik. İkisi "Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun" dediler.” Dâvûd’a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdik. Onların hali şöyleydi, şöyle demeleri vardı onların. Diyordular ki Elhamdülillah! Allah’a ham-d-ü senâlar olsun ki o Allah bizi mü'min kullarından pek çoğunun üzerine tafdıyl etmiştir. Ne demek pek çoğunun üzerine? Yâni dikkat ederseniz mü’min kullarının tamamına, hepsine değil de pek çoğuna diyorlar. Elbette diğer peygamberler de vardı, bir de onlar herkesin zamanında yaşamamıştılar. Kendi zamanlarında yaşayan bütün mü'-minlere Allah tarafından tafdıyl edildiler ve bittiler. Fazlullah’ı Bakara 64 ile anlıyoruz: “Eğer Allah’ın size nîmeti ve rahmeti olmasaydı muhakkak hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.” (Bakara 64) Allah’ın rahmeti ve fazlı olmasaydı size ey İsrâil oğulları siz hüsrana uğrayanlardan olurdunuz âyetindeki Fazlullah Allah’ın peygamber göndermesi, ya da peygamberlerin arka arkaya görevle İsrâil oğullarına gitmesi mânâsınaydı. Evet tekrar tekrar size Peygamberler göndermeseydi işiniz bitikti. Dikkat ederseniz burada hamd kelimesine gavl tabir edilmiş, yâni elhamdülillah dediler denilmiştir. Bu elbette İslâm’ın kuralıdır. Hamd dille yapılır şükür de amalle yapılır biliyorduk. Sûrenin ilerde gelecek olan âyetlerinden birinde de diyordu ki Allah: Elhamdü lillah de! Bir başka âyette de deniliyordu ki: “Ey Dâvûd ailesi! Şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe’ 13) Ey Allah’ın pek çok nîmetlerine ulaşmış Dâvûd ailesi Rab-binize şükredin. Rabbinizin size verdiği nîmetleri Rabbinizin razı o-lacağı yerde kullanarak, Rabbinizin razı olacağı bir hayatı yaşayarak, Hayatınızı o hayatın sahibinin yolunda kullanarak, dünyanızı, hayatınızı, canınızı, malınızı, zamanınızı, imkânlarınızı, fırsatlarınızı onları size verenin yolunda harcayarak Rabbinize şükredin. Yâni Allah size hangi nîmeti vermişse o nîmet cinsinden infakta bulunarak şükredin Rabbinize. Hayatı onu size veren Allah’ın istediği biçimde yaşayarak, geceyi ve gündüzü onu size lütfeden Allah yolunda kullanarak, aklı fikri, bilgiyi onu verenin razı olduğu yerlerde kullanarak, zamanı onu verenin razı olduğu yerde kullanarak, Allah’ın rızasını tahsilde harcayarak Rabbinize şükredin. Evet diyor ki Rabbimiz ey Dâvûd oğulları şükür ameli işleyiniz! Yâni şükrederek amel ediniz, ya da amelinizi şükür olsun için yapınız denilmişti orada, burada da anlıyoruz ki "Elhamdülillah" deniyor. Elhamdülillah denmesi elhamdülillah denilecek bir hayata mühür basılması anlamına gelecektir. Yâni bir kişi Allah’a hamd edeceği bir hayatı yaşar ve sonra da der ki: Elhamdülillah. Demek ki elhamdülillah hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hani içki içer üzerine de elhamdülillah diyemezdi ya kişi. İçkisiz bir yemek yer, komşularıyla yer, açlarla yer, israfsız yer, acıkmadan oturmaz, doymadan kalkar, yâni Allah ne tür bir yemek modeli tarif etmişse onu öylece yapar ve sonunda da der ki elhamdülillah. Yâni bu söz Yunus sûresindeki: “Onların dualarının, dâvâlarının sonu da: "Âlem-lerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.” (Yunus 10) Evet mü’minlerin dâvâlarının sonu Âlemlerin Rabbine hamd etmektir, elhamdülillah demektir. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Hamd sadece Allah’ın hakkıdır. Dünyada iken Müslüma-nın ilk ve son işi, ilk ve son ve sözü işte budur. Dünyada sözünü dinleyerek, yasalarını uygulayarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada hatırını her şeyin ve herkesin hatırından üstün tutarak Rabbine hamd eder mü’min. Dünyada Rabbinin istediği biçimde bir hayat yaşayarak Rabbine hamd eder. Arzularından, emirlerinden razı olarak O’na ham deder. Yâni mü’minin işi gücü, derdi gamı budur. Müslüman bu dünyada Öyle bir hayat programı yaşar ki işte onun üzerine de elhamdülillah denebilir. Bu programın başında bismillah olacak, yâni Allah adına yapılacak bu iş. Ya Rabbi ben bunu senin namı hesabına yapıyorum, sen dedin diye yapıyorum, sen bunu benden istemeseydin ben bunu yapmazdım diyeceğiz, ondan sonra da diyeceğiz ki elhamdülillah. Böyle bir hayatı bana lütfettiğin için elhamdülillah. Evet işte Dâvûd ve Süleyman (a.s)’lar diyorlar ki: Bizi mü'min kullarının çoğundan üstün kılan Allah'a hamd olsun. Lâkin bunlar henüz öyle bir amel de işlememişlerdi. Ama biliyoruz ki ilim zaten ameli gerektiriyordu da ondan dediler bunu. Meselâ bir adam herhangi bir konuda bir şeyler bilecek, ama o bilgiyi o konuda amele dönüştürmeyecek bu mümkün değildir. Meselâ adam ezan okununca vaktin girdiğini bilecek, vakit girince abdest alıp namaz kılması gerektiğini bilecek, abdestin nasıl alındığını, namazın nasıl kılındığını bilecek ve adam bu işi yapmayacak bu mümkün değil. İlim değildir bunun adı. İlimdir de, bu ilmi zan haline getiren ikinci galip bir ilim vardır onda. Yâni adam içkinin zararını bilecek, içilmemesi gerektiğini bilecek, içilince şöyle olacağını bilecek ama buna rağmen yine de içerse, o zaman her şeye rağmen içilebileceğine dair bir bilgi vardır onda. İşte bu bilgi onda amel haline dönüşünce ötekisi zan haline geliveriyor demektir. İslâm’a göre bilgi ikiye ayrılır: 1- Şu Türkçe’de zan dediğimiz bilgi, hayatla, hakikatle, gerçekle mutabakatı olmayan bilgi. Yâni hayata intibakı olmayan, kişiden amel istemeyen bilgi. 2- Bir de ilim dediğimiz hayatla hakikatle mutabakatı olan bilgidir. Yâni hayatla birleştirilmesi gereken bilgidir. Onun içindir ki kitabımızın her neresinde “İ'lemu” denilince, bilin ki demek değildir bunun mânâsı. Bu bilgiye göre amel edin demektir. Yâni hayatınızı bu bilgiye göre düzenleyin, bu bilgiyi hayatınıza aktarın, hayatınızı bu bilgiyle düzenleyin demektir. Allahu Zül Celâl Dâvûd (a.s),a ve Süleyman (a.s)’a ilim verdiyse onlar bu ilimle hayatlarını düzenlediler ve dediler ki: Yâni bize ilim verdi de Allah, bizi ilimle tafdıyl etti değil, bizi pek çok mü’min kullarından üstün kıldı değil, bize ilim verdi de Allah biz de o ilimle iman ettik, biz bize verilen o ilimle hayatımızı düzenledik de Allah bizi bununla tafdıyl etti demektir bunun mânâsı. Değilse mücerret bilgi insanı hiçbir zaman tafdıyl etmez, üstün kılmaz, üstün edecek de değildir. Çünkü Ebu Cehil de bilgiliydi biz onu biliyoruz. Hattâ İblisin bildiği çok daha kesin. Yâni bu âyetle sabittir. İblis Allah’ı da biliyor, Allah’tan korkulması gerektiğini de biliyor, âhireti de biliyordu ama bu bilgi ona hiçbir şey kazandırmadı. Ya da Firavunun bilgisini hatırlayın. Peki Hz. Süleyman’la Dâvûd (a.s) un ilmi neydi? Tefsirlere bakın, Elmalıya bakın, ama özetin özeti bir bilgi vermemiz gerekirse size şunları söyleyelim: Bu öyle bir bilgiydi ki bu bilgiyle onlar kendileri ve Allah, kendileri ve mahlukât, kendileri ve insanlar, kendileri ve mevcudat arasındaki diyalogu kurabiliyordular. Bu ilimle kendilerinin varlık âlemindeki yerlerini bulmuş ve bu yerin diğer varlıklarla diyalogunu kurabilmişlerdi. Benim anlayabildiğim budur bundan. Zaten peygamberlere verilen ilim bir mânâda da hikmetin mânâsı olacaktır. Yâni hikmet nerede nasıl hareket edeceklerini konuşma olarak, ölme olarak, öldürme olarak, ya da tavır ve davranış olarak ne yapmaları gerekeceğini bilmeleri mânâsınadır. Yâni hayatı Allah’ın istediği biçimde değerlendirme ve yaşama bilgisi. Allah’ın verdiği ilim budur işte. Yâni hayat programı ilmidir, hayatı anlama ilmidir. Yâni onlar hangi hayatı yaşayacak idiydiyse öyle bir hayatın bilgisi verilmiştir. Meselâ Süleyman (a.s)’a verilen hayat bilgisi elbette Nuh (a.s)’a verilmemişti. Lâzım da değildi zaten Ona. Bir karıncanın konuşmasını anlaması gerekmiyordu Onun, çünkü öyle bir sorumluluğu yoktu, öyle bir hayat programı yoktu Onun. Süleyman (a.s)’la birlik Dâvûd (a.s)’a verilen bu ilim biraz da siyasal platformda bir etkinlik bilgisi de oluyor. Bunu nerden çıkardım? Kur’an’ın tümünde anlatılan Dâvûd ve Süleyman’dan çıkarıyorum. Yâni onlara bu ilim verilmiş ki idareciliği bilmişler, yöneticiliği bilmişler, devleti idare etmeyi bilmişler, ya da saltanatı yürütebilmeyi bilmişlerdir. Dâvûd (a.s) un da ayrıca bir otoritesi vardı devlet planında. Dağlar, taşlar, kuşlar, kurtlar Onunla beraber tesbih ediyordular. Yine Sâd sûresinin beyanına göre “faslel hitap” vermiş Allah Dâvûd (a.s)’a. Ayrıştırıcı bir söz özelliği. Her şeyi hall u faslediyor tamam işi bitiriveriyor. Ama bazen öyle bir bitiriyor ki onun bitirimine müdahale ediyor Süleyman (as), bazen onunki daha doğru çıkıyor. İşte iki kardeş geliyor çocuğu ortadan kessek filan diyor, kadınlardan biri olmaz istemem diyor o zaman çocuğun onun olduğuna karar veriyor gibi. Fasl el’ hitap konusunda Sâd sûresinde anlatılan şu: İki kişi geliyor hasmani, biri diyor ki işte benim bir tane dişi koyunum vardı, bunun da doksan dokuz tane koyunu vardı. Bu adam benim o bir tek koyunumu da kendi koyunlarının içine katmaya çalışıyor. Ve tartışmada beni yendi ve o bir tek koyunumu da alıp kendi koyunlarının içine kattı diyor. Dâvûd (a.s) diyor ki ya Rabbi! Ben bunu kendi kafamdan yapmadım, sen bana makam verdin, mekân verdin, sen güç verdin diyor ve hükmü konusunda Allah’a şükrediyor. Kimileri diyorlar ki bu doksan dokuz kadındır, şöyle şöyle olmuştur. Hayır bu doksan dokuz koyundur. Yâni burada kapitalist sistem anlatılıyor. Kapitalizmin devlet planında tenkididir bu. Adam iş yeri açıyor, doksan tane işçi çalıştırıyor on milyon onlara veriyor, yüz on milyon kendisi alıyor. Hattâ beş yüz milyon. Sonunda o işçisinin on milyonunda gözü oluyor adamın, allem ediyor, gallem ediyor, kampanya diyor, yeni çeşit diyor, sana göre diyor, kendi yer diyor, filan ediyor ve onlara verdiği o on milyonu da çarpmaya çalışıyor ya işte bu anlatılıyor burada.