16. “Süleyman Dâvûd'a vâris oldu: "Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden bolca verildi. Doğrusu bu apaçık bir lütuftur" dedi.” Süleyman, Dâvûd’a vâris oldu. Nesi vardı Dâvûd’un da vâris oldu? İlmi vardı, tamam işte ona vâris oldu. Başka nesi olabilecekti Dâvûd peygamberin? Malı mülkü olamazdı ki. Çünkü onlar biliyorlardı ki peygamberlerin geliş sebebi oydu ki mülk Allah’ın. Bunu ortaya koymak için geliyorlardı Allah’ın elçileri. Bu iş benim, bu mal benim, bu mülk benim, bu saltanat benim, ben mâlikim, ben Hakîmim, ben asarım keserim, değildi onların derdi. Zaten peygamberin geliş gâyesi mülkü Allah’a ait kılmak içindi. Dolayısıyla Süleyman (a.s) ın Dâvûd’a vâris olması ilme vâris oluşudur veya Onun pozisyonuna, görevine, Risâlete vâris oluşudur. Onun arkasından hemen peygamber olmuştur demektir bunun mânâsı. Süleyman (a.s) Dâvûd (a.s) un 9 çocuğundan ya da 19 çocuğundan birisiymiş. Dâvûd (a.s) dedi ki ey insanlar biz kuş mantığını öğrendik, bize kuş mantığı öğretildi. Ayrıca her bir şeyden de verildi bize. Hani bize fazl-u kerem vermişti ya Allah işte o budur dedi. Bu bir faziletti, tafdıliyetti, üstünlüktü, işte o budur dedi. Her bir şeyden verilmişti onlara. Neydi bu her bir şey? Ona lâzım olan her bir şey. Devre özel, döneme yönelik, zamana yönelik her bir şey. İnsanları idare edecek her bir şey, her bir bilgi verilmişti ona, bir de kuşların mantığı öğretilmişti. Kuşların mantığı. Ya da kuşların varlık mantığı. Kuşların birbirlerine mesaj ilet-me mantığı öğretildi denmiş. Kuşların hayat programlarını öğrettik demektir. Kuşların bu varlık sebebiyle yaptıkları hareketlerinin insana yansıyan bölümünü öğrendik demektir bu. Yâni kuşların hayatını kuşça öğrendik değildir tabii mânâ. İçlerinden bir kuş olarak anladık değil, onların kuşça hayatlarını dışardan bir insan olarak kavrama yetkisi verildi bize demektir bu. Şehbender zade Filibeli Ahmet Hilmi denilen bir adam Amak-ı hayal diye bir kitap yazmış. Vahdet-i vücutçu filan bir adam da ama kitabında çok hoş açıklamaları var. Bir bölümü de şöyleydi: Karınca gözüyle, burada da karıncalardan söz edileceği için bir giriş olsun. Karınca gözüyle bir olay anlatır. Büyük bir meydanda milyonlarca insan çalışmaktadır. Gidenler, gelenler, yürüyenler, koşanlar var. Derken üzerlerine kapkara bir bulut gelir. Sonra tehlikeyi sezinleyen bir anons duyulur. Dikkat! Dikkat! Müthiş bir bulut geldi! Az sonra korkunç bir yağmur gelecek, herkes başının çaresine baksın! Meydanda bir koşuşturma, bir telaş başlar ve hemen arkasından bardaktan boşanırcasına bir yağmur iner ki, evler yıkılır, yollar kaybolur, ve sonunda on binlerce ölü, yüz binlerce yaralı. Ama üzülmeyin, bunlar insan değildir. Bunlar karıncalardır. Bir yemci dükkanının kenarında milyonlarca karınca yuvalarına buğday taşımakla meşgulken üzerlerine yem almak için gelen bir at arabası park eder. Üzerlerine müthiş bir bulutun geldiğini zanneden karıncalarda bir telaş başlar. Ve nihâyet at görevini yapar ve üzerlerine işeyiverir. Evleri yıkılır, yolları kaybolur, binlerce ölü, yüz binlerce yaralı meydanda gelir. Atın bir bardak idrarı karıncalar dünyasında Nuh tufanı oluverir. Tabii şu anda küçüldükçe küçülmüş, âdeta karıncalaşmış insanlar için de A.B.D nin bir bardak idrarı, Avrupa’nın bir kaşık idrarı da sanki Nuh tufanı kadar korkunç bir tehlike halini almıştır. Korkuyor karıncalaşmış insanlar onlardan. Evet karıncalar dünyası böyledir. Ama bu olaya insan gözüyle bakınca işte alt tarafı bir at, ondan sadır olan basit bir idrar. İşte Allahu âlem Mantık ut tayrı anlamak bu oluyor yâni benim anladığım. Eğer bizde olaylar hakkında o olayın mantığını kavrama istidadımız yoksa karıncaların o olaya baktığı gibi bakıyoruz demektir. Peki bunu bize de verdimi Allah? Elbette Allah bunu bize de verdi. Tamam Süleyman (a.s)’a yüzde yüzünü verdi, yüzde beş yü-zünü verdi, yâni onu olduğu gibi anlama imkânı verdi, ama bize de olayların mantığını böyle bir kavrama imkânı verdi ki galiba buna İslâm literatüründe feraset denir. Rasulullah efendimizin bu hususu anlatan bir hadisi vardı: “İttegu firasetel mü'min, feinnehu yenzuru binurillah” Şeklinde tenkit edilen, zayıf denilen, hakkında laf edilen bir hadis. Eğer hadisse bu meseleyi şöyle anlatır: Mü'minin ferasetinden sakının çünkü o Allah’ın nûruyla bakar değildir mânâ. Aman ha mü’-minin ferasetinden sakının, aman uzak durun ondan, çekinin, sakının değildir mânâ. “Mü’minin ferasetine baş vurun, mü’minin ferasetiyle yol bulun, yolunuzu mü’minin ferasetine danışarak bulun” demek daha güzel olacaktır. Evet mü’mine danışın, mü’min ile beraber olun, yo-lunuzu ona sorun, onu ferasetinden istifade edin, çünkü o Allah’ın nûruyla bakar. Allah’ın nûru kitaptır. Bu kitapla olaylara bakan kişinin bakışı keskindir. Görüşü İsâbetlidir. Kararı doğrudur. Çünkü bu kitabı tanıyan mü’min olaylara güzel bakar ve ne yapacağını bilir. Çünkü olaylara Allah’la bakınca gündemde Allah’ın gücü vardır ve en güçlü odur, Allah’ın bilgisi vardır ve en bilen O’dur. Ama bir hafta boyunca Allah’ın kitabıyla ilgisi kesilmiş ve şeytanların haber programlarına esir olmuş bir mü'min düşünün. O her şeyden sakınacak, her şeyden korkacak ve ne yapacağını şaşıracaktır. Aman geldi geliyorlar, gitti gidiyorlar, vurdu vuruyorlar, yakaladı yakalıyorlar diye sanki Allah’ı diskalifiye eden haberlerin kulu ve kölesi olacaktır. Gerçekten şu anda Allah’la, Allah’ın kitabıyla ilgisi kesik ama Tv programlarına kendisini teslim etmiş insanlarda bu korkuyu, bu tedirginliği çok açık görüyoruz. Çünkü hadiselere Allah’ın nûruyla bakamayan insanın sonu budur. Bizler şu anda kuşların dilinden filan anlamıyoruz, ama kuşların çevremizde bize vermek istediği mesajı anlamak var bizde. İşte benim anladığım feraset de budur. Yâni Allah görüntülü âyetler grubu olarak güneşi, ayı, yıldızları, kuşları bizim önümüze sermiş. Gözümüzle algıladığımız bu âyetlerden bir şeyler çıkarmak var bizde ve işte bu bizim ferasetimizdir. Ama onların aslını anlamak ise sadece peygambere verilmiştir diyoruz.