18. “Sonunda, karıncaların bulunduğu bir vadiye geldiklerinde bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin" dedi.” Hattâ bu teftiş yürüdü de, böyle grup grup, öbek, öbek, yer yer, cenah, cenah bu ayarlama işi yürütüldü de, hareket yapıldı da hattâ Neml vadisine geldiler. Neml vadisi, karınca vadisi demek belki biraz daha abes olacak. Çünkü âyet-i kerîmede "Vadin Neml" de-nilmişse, bir de mekân olarak anlatılmışsa o zaman bunun Türkçeleştirilmesinin anlamı yoktur. Vadin -Neml, Neml vadisi demektir. Meselâ İstanbul’a gelen kimi turistlere Kasımpaşa’yı, “general kasım” diye tercüme edenler oluyormuş çok garip bir şey oluyor yâni bu iş. Kasımpaşa, Kasımpaşa’dır. Burada da Vadin Neml, Neml vadisidir yâni başka bir şey olmaz. Böylece tercüme edilmelidir. Yerdir, mekândır tamam. Neml vadisi. Tîn sûresinin başındaki yemin de böyledir: “İncir ve zeytine andolsun, Andolsun Sina dağına, Andolsun bu güvenli Mekke şehrine ki:” (Tîn 13) Sûrenin başındaki bu yeminlerle kast edilen zeytin ve incir değildir. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu zeytin ve incirle kast edilen iki bölgedir. İncir bölgesi ve zeytin bölgesi. Hani Türkçe’de kullanılır. Demin Amasya’yı dedim. Meselâ Waşinkton derken portakal kast edilir. Waşinkton aslında bir şehir, bir bölgedir. Ama portakalın adı söylenirken Waşinkton olarak söylenir ya işte buradaki incir ve zeytin de bu mânâdadır. Birisi Tîn bölgesi diğeri de zeytin bölgesidir. Birisi Şam di-yarıdır, ötekisi de Filistin diyarıdır. Oradaki peygamberlere atıfta bulunmak için Rabbimiz incir ve zeytinden söz ediverdi. İşte buradaki Vadin Neml ifadesini de böyle anlıyoruz. Yâni bu isimle anılan bir vadi. Evet ordu bu vadiye geldiğinde: Bir karınca dedi ki: Peki acaba karıncalar Arapça mı konuşuyorlardı? diye bir soru sormanın da anlamı yok. Onlar ne dil konu-şurlarsa konuşsunlar onu Rabbim bana Arapça naklettiğine göre mecbur Arapça olacaktır. Karınca demiş ki: Ey karıncalar topluluğu! sizin insan ağzının dışında duyduğunuz bütün sesler de mutlaka Türkçe olarak hitap eder size. Yâni meselâ suyun şırıltısından, rüzgarın sesinden, eşeğin anırmasından veya bir eşyanın hareketinden siz bir şeyler anlarsanız o anladığınız dil mutlaka Türkçe’dir. Ama bu onun Türkçe konuştuğundan filan de-ğildir. Peki niye öyle? Sizin anlama kabiliyetiniz Türkçe’ye duyarlan-mış da ondan. O zaman burada da Süleyman (a.s) ın duyduğunun Arapça olması anlamına gelmeyecek, çünkü biliyoruz ki Süleyman (a.s) İbrani’ce konuşuyordu. Ya neydi bunlar? E bu bize Arapça naklediliyor, biz de mecburen Arapça dinliyoruz tamam. Bunun içindir ki Kus İbni Saide el İyadinin hitabesine İslâm ulemâsı itirazda bulunur. Yok efendim orada geçen kimi tabirler Kur’an’da geçen tabirlermiş, böyle olunca da o adam Kur’an’daki tabirleri nerden bilirmiş? filan. Öyleyse bu sonradan uydurulmuş diye. Eh ne olacak? Elbette öyle, çünkü “Ene Rabbukümül’ a’la” diyen Firavunun bu sözünü de bize Kur’an naklediyor. Yâni acaba Firavun nerden bildiydi bu sözü söylemeyi? demenin anlamı da yoktur yâni. Peki bu karınca erkek miydi dişimiydi? Elmalı bile burada dişi demiş yâni. Hem bir karınca demiş hem de çevirmiş öyle demiş. Halbuki bu tekil ifadesidir. Bir karınca dedi ki: Ey karıncalar topluluğu, haydi girin meskenlerinize! Süleyman ve orduları sizi mahvetmesin! Çünkü onlar bilmiyorlar, bilemezler, farkına varamazlar bu işin. Süleyman (a.s) nın bu işi bildiğini bilmiyordu karınca da öyle diyor. Fark ettiğini bilmiyordu.