23. “Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum” Ben buldum ki bir kadın onlara meliklik ediyor. Onlara sahip, onlara mâlik. Ona da her şey lütfedilmiş. Yâni kendisine her şeyden bolca verilen, her şey bol bol lütfedilmiş bir kadın. Bir de onun azîm bir arşı var, büyük bir arşı var. Arş kelimesi Allah için kullanılıyor Kur’an’da. Kürsî kelimesi Allah için kullanılıyor Kur’an’da. Ve işte görüyoruz bir de kürsî ve arş Süleyman (a.s) için, Süleyman (a.s) dönemi için kullanılıyor Kur’an’da. Kürsîsine bir ceset konularak ihsan edilen Süleyman ve de arşıyla imtihan olunan bir Süleyman var. Hayır, ayrı ayrı iki Süleyman değil, ikisi de aynı Süleyman (a.s). Bunların mahiyetini, içeriğini bilemeyeceğiz zaten. Çünkü bundan önce yaşayan Yusuf (a.s) için de gaybî haberdir diyor Kur’an, bundan sonra yaşayan Îsâ (a.s) için de gaybî haberdir diyor. Öyle olunca ikisi arasındaki kesinlikle gaybî bir konudur ve ancak Rabbimizin bildirdiği kadarını bilebiliriz. Yâni bu arş ne? Nasıl bir arş? Bunu bilmemiz mümkün değildir. Ancak burada ne anlamışsak o kadarını biliriz. Ama dediğim gibi böyle özel bir kelimenin seçilişinden içimize farklı mânâlar doğsa da ancak şu kadar diyeceğiz: Allah’ın bu kadının melikliği için ona lütfettiği bir arştır, ve azım bir arştır, önünde saygıyla eğilinmesi gereken bir arştır, bir makamdır. Azîm kelimesi meselâ kitabımızda peygamberimiz efendimizin ahlâkı için de kullanılmıştır Kâlem sûresinde. “Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsindir.” (Kâlem 4) Peygamberim, muhakkak ki sen bir huluk-i azîm üzeresin. Sen çok yüksek bir ahlâk üzeresin. Zayıfların, güçsüzlerin asla ta-hammül edemeyeceği, yüklenemeyeceği çok yüce bir ahlâk sahibisin sen. Veya Hz. Ayşe annemizin beyanıyla Rasulullah efendimizin ahlâkı mahza Kur’andı ya, öyleyse ey peygamberim senin ahlâkın bizzat huluk-i azîm olan Kur’an’dır. Veya azîm önünde saygıyla eğilinen demektir. Yâni herkesin dost düşman önünde saygıyla eğildikleri varlık demektir. Yâni seven, sevmeyen, kabul eden, etmeyen, iman eden, inkâr eden herkesin saygı duymak zorunda olduğu varlık demektir. İşte buna azamet diyoruz. Tabii azîm Allah’tır. Önünde herkesin saygıyla eğildikleri varlık Allah’tır. Ama Rabbimizin izafesiyle işte peygamberimizin de böyle yüce bir ahlâkı vardı ki herkes, dost düşman onu kabul etmek zorundaydı. Yâni sevilmese de, sözü dinlenmese de tartışmasız kabul edilecek yücelik makamı demektir.“Sübhane Rabbiyel Azîm” de budur. Yâni ya Rabbi senin önünde saygıyla eğilirim. İtiraza ne mahal? Ne mümkün ki ben sana itiraz edeyim? Sen tartışmasız, kayıtsız şartsız yücesin ya Rabbi! demektir bu. İşte bu kadının arşı da böyle herkesin itirazsız kabul etmek zorunda kaldığı bir arşmış yâni. Onlara mâlik idi. Ama onları köle gibi kullanıyordu demek de-ğil herhalde. Çünkü kitabımızın başka bir yerinde: Tabiri kullanılır. Yâni insanların mâlik olmaları söz konusudur İslâm’da. Meâric’te de Elleri ile mâlik oldukları, sahip oldukları konusunda da onlar kınanmazlar deniliyordu. Buna göre: "Temliku-hum" oluşu, onlara sahip oluşu herhalde bir patronun, bir reisin, bir hükümdarın tebaasına sahip oluşu gibiydi. Lâkin İslâm’a göre tebaa hükümdarın kulu değil de İslâm dışı sistemlerde kul olduklarını her halde anladınız. Firavun nasıl sahipti tebaasına? Bu ırmaklar bile benimdir diye bağırıyordu değil mi? Burada da galiba "Temlikuhum" o nizamın İslâm olmadığını vurguluyordu. O halde bundan o kadının toplumu İslâm toplumu değildi anlıyoruz.