Neml Suresine Dön

Nemlالنمل

59. Ayet

59Neml Suresi

قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَسَلَامٌ عَلٰى عِبَادِهِ الَّذ۪ينَ اصْطَفٰىۜ آٰللّٰهُ خَيْرٌ اَمَّا يُشْرِكُونَۜ

De ki: “Allah’a hamd, seçkin kullarına selam olsun.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa (Allah’a) ortak koştukları mı?

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

59. “Ey Muhammed! De ki: "Hamd Allah'a mahsustur, seçtiği kullarına selâm olsun. Allah mı daha iyidir, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?” Buraya kadar anlatılan konuları bir hatırlayalım: Önce bir giriş, işte bunlar Kur’an âyetleridir, okunması gereken, okunup dinlenmesi ve amel edilmesi gereken âyetlerdir denilmişti. Sonra mübîn bir kitabın, kitâbenin, yazgının âyetleri denilmişti. Daha sonra sizin konumunuz, durumunuz devletiniz böyle de olabilir diye Süleyman (a.s) anlatıldı örnek olarak. Sonra bunların arkasından deniliyor ki, de ki elhamdülillah. Elhamdülillah. Neye elhamdülillah? Hemen zâhirde belki ilk akla gelen geberip giden, kahrolup giden şu kahrolasıcalardan kurtulduk ya, Firavun geberdi gitti ya elhamdülillah. Belkıs da saltanatını bitirdi, geldi Süleyman’a teslim oldu ya, O da İslâm yolunu seçti ya elhamdülillah. Semûd da helâk oldu, Salih (a.s) da kurtuldu ya elhamdülillah. Lût kavminin o şenaati de bitti, onlar da helâk oldu ya elhamdülillah. Böyle bir elhamdülillah anlayışı var. Aynı ifadeyi En’âm’da da görüyoruz: “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ki zulmeden toplumun böylece kökü kesildi." (En’âm 45) Elhamdülillah ki; Allah böylece zulmeden zalimlerin kökünü kesiverdi. Allah onların defterlerini dürüverdi elhamdülillah. Demek ki zalimlerin helâkinden sonra Allah’a hamd etmek vaciptir. Ulemâ bu âyetten bunu çıkarmışlardır. Zalim kavmin kökü kesildi elhamdülillah. O da aynen buradaki gibi bir tabir. İşte elhamdülillahın böyle bir mânâsı var. Hamdın Allah’a ait oluşunun mânâsı değildir bu, Türkçe’deki ifadesidir. Elhamdülillah bu belâ da bitti, elhamdülillah şu dert de bitti gibi. Ama âyette biraz şöyle gibi: Mevlâ ne kadar da güzel konulara değinmiş, ne kadar da güzel hükmetmiş, ne kadar da güzel yardım göndermiş. Salih’e söyledikleri, Mûsâ’dan istedikleri, Süleyman’a emrettikleri ne kadar da güzel şeylermiş? Yardımı da istekleri de ne kadar da övgüye lâyıkmış? Her yaptığı tam ve mükemmelmiş. Yâni övgü Allah’ındır, Allah’a mahsustur diye böyle bir elhamdülillah girişi yapılıyor burada diyoruz. Allah’a hamd olsun. O zaman hamd kavramını şöyle canlandıralım inşallah: Elhamdülillah, tam ve mükemmellik konusunda kafamızda canlanacak tüm fikir, düşünce, tavır, davranış, yâni hamd ifadesiyle anlamını bulacak her şey Allah’a aittir. Bir şeyi hamd konusuyla mı işleyeceksin? o mutlaka Allah’a ait olacaktır. Yâni bir kadını mı öveceksiniz? Bir düğünü mü öveceksiniz? Ya da herhangi bir şeyi tam mı bileceksiniz? Mükemmel mi göreceksiniz? Birinin davranışında bir güzellik mi göreceksiniz? Kâinatta mevcudatta tamlık, güzellik mi arayacaksınız? Bu Allah’a ait bir iştir, yâni bu konuda söz sahibi Allah’tır. Başkası bu konuda söz sahibi değildir. Meselâ Annem ve babam oturuyor idiyseler ve ben: “Anne! Bütün sevgim sana aittir!" desem, sonra babama da göz kırpsam, seni de severim diye. Bunda bir sahtekârlık var demektir. Yâni Allah hamde lâyık olandır da şunların yaptıkları da yabana atılmaz demenin anlamı yoktur. Sahtekârlıktır bu Allah’a karşı. Yâni Allah hamde lâyıktır da bizim toplum da becerir bu işi. Veya filanın yaptıkları da yanlışsızdır demek sahtekârlığın daniskasıdır Allah’a karşı. Allah’ın yasaları güzeldir, doğrudur, eksiksizdir, mükemmeldir ama filanın kanunları da yabana atılmamalıdır demek şirktir Allah’a. Elhamdülillah hamd e konu olan şey sadece Allah’ındır diyoruz. Meselâ peynir ekmek yedikten sonra diyoruz ki Elhamdülillah. İçki ekmekten sonra diyemiyoruz elhamdülillah. Niye? Çünkü peynir ekmekle doymamızı emreden, onu doygunluk konusu yapan Allah’ın o konudaki emri, hükmü gerçekten en güzelidir, tam bize göre olanıdır. Yâni sen ayarladın, ama ya Rabbi tam mükemmel ayarlamışsın, en güzelini emretmişsin, tam bize göre ayarlamışsın demektir bunun mânâsı. Bu açıdan değerlendirilince Müslüman hayatını yaşar ve üzerine der ki elhamdülillah. Veya hayatını, programını elhamdülillah diyebileceği biçimde ayarlar. Ben şunu, şunu yapacağım, ama bunları yaparken benim hedefim hayatımda elhamdülillahı gerçekleştirmektir. Bunun iki anlamı var: 1: Dünya planında bizim her yaptığımız işten sonra elhamdülillah demeyi becermemiz gerekecek. İçki içtim elhamdülillah! Zina ettim elhamdülillah! Kitabımı tanımadan bir gün daha geçirdim elhamdülillah! Namazsız bir gün daha yaşadım elhamdülillah! Diyemiyorsan yapma o zaman onları. Az evvel yalan söyledim elhamdülillah diyemi-yorsan söyleme yalanı. 2: İkinci mânâsı şu: Müslüman öyle bir hayat programı yaşar ki sonunda: “Bizi buraya eriştiren Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bizi doğru yola iletmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.” (A’râf 43) Evet cennete ve nîmetlere ulaştığını, ulaştırıldığını gören mü’minin diyeceği söz budur: Bu nîmetleri bize veren, bizi bu nîmetlere ulaştıran, bizi cennete ulaştıran, bize cennet yolunu gösteren, bize cennete ulaştırıcı ameller işlemeyi nasip eden Rabbimize hamd olsun. Eğer Allah bize dünyada hidâyet etmeseydi, bize yol göstermeseydi, bize kitap ve Peygamberler göndermeseydi, bize cennet yolunu göstermeseydi, bize cennet yollarını açmasaydı hiç bir zaman biz bu cenneti bulamazdık. Hiç bir zaman biz bu nîmetleri elde edemez-dik. İşte mü’min karakteri. Mümin bir nîmete ulaştığı zaman bunu kendisinden değil Allah’tan bilir. Bunu bana Rabbim verdi der ve sürekli Rabbine hamd eder. Evet Rabbimiz bizim sürekli bize yol gösteren kendisine hamd etmemizi, sonunda cennet kazanacağımız bir hayatı hedeflememizi istemektedir. Onun rızasına uygun niyet taşımamızı, yâni Allah için muttaki olmamızı, tüm hayatı Allah için yaşamamızı istemektedir. İşte hamd budur. Ve Rabbimiz kitabının her bir bölümünde bizden bunu istemektedir. Kitabının her bir bölümünde sürekli Rabbimiz bana kul olun diyor. Benim istediğim şekilde yaşayın diyor. Benim size gönderdiğim hayat programını yaşayın diyor. Zaten Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk yapmadan, Allah’ın bizim adımıza gönderdiği hayat programını uygulamadan, hayatı Allah adına yaşayan muttaki kullar olmadan Allah’ı hamd etmiş olmak mümkün değildir. Zaten mü’minin yaşadığı hayatta hedefi neydi? “Onların dualarının, dâvâlarının sonucu hayatlarında elhamdülillahı gerçekleştirmektir. (Yunus 10) Bir hayat ki neticesinde elhamdülillah gerçekleşecek. Bir hayat ki sonunda o hayatı yaşayanlar elhamdülillah demeyi hak edeceklerdir. İşte bu hayat Allah ve Resûlünün bizden istediği hayattır. Allah’ın kitabıyla ortaya koyduğu, Rasulullah efendimizin de bizzat pratik hayatıyla örnekleyip açıkladığı bir hayattır bu. Evet demek ki elhamdülillah hayatın İslâmlaşması demektir. Elhamdülillah İslâmlaşan bir hayatın sonucudur. Esasen elhamdülillah’ı anlamak Kur’an’ı anlamak demektir. Elhamdülillah Kur’an’da Allah’ın istediği hayatı yaşamak demektir. Şimdi bir adam düşünün ki Kurandan haberi yok, sünnetten haberi yok, Allah’ın kendisinden istediği hayattan haberi yok. Müs-lümanım diyor ama henüz Müslümanlığın farkında değil. Böyle bir adam hayatına nasıl hamd edecek? İslâm dışı bir hayata elhamdülillah demek Allah’a en büyük iftiradır. Peygamber hayatına bakıyoruz Rasulullah (sav) öyle bir hayat bir programı yapmıştır ki, onun her bir biriminde, her bir durakta, her bir kendine söz düştüğü yerde, meselenin bitim noktasını belirlediği yerde diyordu ki elhamdülillah. Meselâ Addas Müslüman olmuştu kendisi sebebiyle, kulunu kendisi sebebiyle Müslüman yapan Allah’a hamd olsun. Ya da Hatice şöyle oldu elhamdülillah, savaşta böyle oldu elhamdülillah, barışta öyle oldu elhamdülillah, Ebu Cehil geberip gitti elhamdülillah. Aynen böyle bir hayat programının bitiş ve başlangıçlarında peygamberimiz diyordu ki elhamdülillah. Bizim de yapacağımız bu. Amma bunu dilimizle söyleyip de hayatımız bunun dışında yürüyorsa, yâni dilimizle elhamdülillah dediğimiz halde hayatımızla elhamdü lil baba, elhamdü lil ana, elhamdü lit toplum, el hamdü lil mo-da, elhamdü lid doktor, şeklinde yapıyorsak o zaman olmadı. Dilimizle de, kalbimizle de, hayatımızla da hep moda yerine Allah, ana baba yerine Allah, toplum yerine, doktor yerine Allah diyorsak o zaman müthiş bir sahtekârlık, hâşâ Allah korusun müthiş bir nifak ortaya çıkıyor demektir. Yâni biz dilimizle Allah’ı över görünürken, olaylarla başkalarını mükemmel kabul edersek o da müthiş bir yalan olacaktır, ona da bir iki örnek verelim ve bu kadar yetsin inşallah: Meselâ iki ev döşemesinden hangisi bize hoş geliyorsa aslında hamdi ona lâyık kılıyoruz demektir. Ey toplum, ey moda sen böyle istedin bizden! Biz de böyle döşedik diye onu güzel görüp yapıyorsak, ama Hz. Ali’nin ev modeli, Hz. peygamberin kızının ev modeli bize hoş gelmiyorsa, dilimizle de İslâm’ınki hoş diyorsak bunda bir çelişki olacak demektir tabii. Veya meselâ elli çeşit yemekten sonra elhamdülillah diyorsak bu da bir garip olacaktır. Yâni bunun üzerine elhamdülillah denmeyecektir. Yâni ey midem sana zulmedebildim elhamdülillah! Veya ey açlar sizin yiyeceklerinizi de ben yedim elhamdülillah! Ya da ey komşular siz açken ben karnımı doyurabildim elhamdülillah! Ey karnı toklar size tok olmanıza rağmen yemek yedirebildim elhamdülillah! demenizin de anlamı yoktur elbette. Meselenin ikinci örnek tarafı da şu: Biz öyle elhamdülillah türküsü çağırıyoruz ki, aslında hamde lâyık değilken, hamd etmeye lâyık değilken yapıyoruz bunu. Meselâ komşumla bugüne kadar ilgi kuramadım elhamdülillah! Kur’an’la ilgisiz bugünü bulabildim elhamdülillah! Çocuklarımın midesini doyurdum da kafalarını doyuramadım elhamdülillah! diyorsak orada bir yanılgı söz konusu olacaktır herhalde. Elhamdülillah dille yapılır. Eş şükrü lillah da amelle yapılır. Burada da bunun sözle yapılması gerekiyor. Yâni hamdi Allah’a ait kılmanın sözcülüğünü yapacağız. Bir de ne diyecekmişiz? Bir de Mustafa yaptığı kullarına da selâm olsun. Mustafa olan kullara, seçkin kullara. Peygamberler denilmiş veya peygamberimiz denilmiş veya sahâbe denilmiş. Hepsi de mümkündür. Yâni seçkin kullara, seçilmiş kullara da selâm olsun. Yâni Müslüman kul demektir bunun mânâsı. Birine selâm verirken onun illa da Allah’ın sevdiği değil sevmesini istediğimiz kul anlamınadır. Selef söze de böyle başlamışlar: “Elhamdü lillah ve selâmun ala ibadihillezinesdafa” di-ye başlamışlar. Ama Allah’ın Resûlü bunu şöyle düzenlediğinden: “Elhamdü lillahi nahmeduhu vessalatu vesselâmu ala Ra-sulina Muhammedin” şeklinde ifade buyurduğundan biz de öyle diyoruz. Allah’ın Resûlü kendisine salat getiriyor. Kalbin itminanı ancak zikirle mümkündür. O da ya şu Kur’an âyetlerini, ya da meşhûd âyetleri zikirdir. Meşhûd âyetleri görmek şeklinde bir zikir. Hani İbrahim (a.s) demişti ya ölüleri nasıl diriltirsin ya Rabbi görmek istiyorum. İnanmıyor musun? denilince de hayır kalbim mutmain olsun içindi demişti. Yâni kalbin itminanı bir görerek olur, müşahede edilen âyetlerle olur, bir de okuyarak olur, o da şu Kur’an âyetlerinin okunmasıdır diyoruz. Kalp karar makamıdır, kalp niyet makamıdır, yâni kalp aldığı kararlarda kendi kendine itminana ulaşması için alınan kararın yerli yerince olması lâzımdır. Kararın yerli yerinde olması da Kur’an’ın kararına uymanın dışında bir şeyle mümkün değildir. Yâni Kur’an diyecek ve o yapacak tamam bunun dışında başka bir kaynak yoktur. Meselâ hanımı nâşize olan bir adam hanımına tokat atacak, bu kararı aldığı andan itibaren o kişinin kalbi ancak mutmain olacaktır, çünkü Allah’ın o konuda istediğini bilebilmiştir. Allah mı daha hayırlı yoksa şirk koşuyorlarmış, şu şirk koştukları mı? Şimdi böyle bir soru sanki Kur’an’da olmaması gerekirdi. Sanki bu konu, her konu Kur’an’da bu kadar ayan beyan iken böyle bir soru sorulmamalı gibiydi. Yâni bu şuna benziyor gibiydi: Baklava mı yiyeceksin? Yoksa dayak mı yemek istersin? Olur mu bu? Sorulur mu hiç bu? Yâni baklavayla dayak yan yana gelir de adam hiç he der mi? Hiç dayağı tercih eder mi? Yâni iş bu kadar açıkken, yâni bu adamların şirk koştukları şeylerden hayır beklemeleri, sonra Allah’tan da hiç hayır beklememeleri bu kadar yanlış yâni. Her şey bu kadar ayan beyan iken halâ onlar bu işi yapıyorlarsa Allah da onların seviyesinde soruyor işte. Bakıyoruz topluma şifayı Allah’tan beklemeleri gerekirken filandan, falandan bekliyorlar. Hukuku Allah’tan istemeleri gerekirken falandan filandan hukuk dileniyorlar. Yâni adam kendisi deli, delilik konusunda ona müracaat ediyorlar. Yâni bugüne kadar tanıdığım doktorların hemen hemen yüzde doksan dokuzu psikopat. En azından şu konuda psikopat: Biz üstünüz diyorlar, öyle aşılamışlar bunlara, herkes bize muhtaç. Bu açıdan adamlar psikopat. Gidiyorlar insanlar bunlara ruh ve beden dengesinin güya sağlanması için müracaat ediyorlar, bilgi alıyorlar. Şifa böyle, hidâyet konusu böyle, rızık konusu böyle, eğitim konusu böyle, sosyal ve siyasal yapılanmalar konusu böyle, toplumsal yönlendirme böyle, ekonomik yapılandırma böyle, böyle... Düşünün şimdi sizin evin neresinde yatacağınıza, yaylı mı yaysız mı yatacağınıza, karyolanın tipini, şeklini, yatak odanızın döşenmesinin biçimini, nereden nasıl ışık alacağını, misafiri nereye oturtacağını, misafire neler ikram edeceğini, hep başkaları belirleyecek, ondan sonra da sen Allah en bilen diye yaygara basacaksın. Olmaz ki bu iş. Ne giyeceğini, nasıl giyeceğini, düğününü nasıl yapacağını, şehir hayatını nasıl düzenleyeceğini, eğitimini, hukukunu hep başkaları ayarlayacak. Meselâ pek çok belediye başkanının bireysel hayatlarında ne kadar Müslüman olduklarını her halde bilirsiniz. Yanlışlarımız hepimizin vardır o ayrı ama adamlar samimi. Lâkin bu adamlar iş başına gelince biz bu şehir hayatının düzenlemesinde sizlere muhtacız ey insanlık diye kimlere müracaat etmiyorlar bu adamlar? Nerelere gidip kimlerin şehir yapılanma planları almıyorlar değil mi? Peki Allah ve Resûlü hiç mi bilmez şehir planını? Yönetmelikler, talimatnameler, tüzükler, kanunlar, nizamlar hep başkalarından kaynaklıdır, bunlar da onları gündeme getirme savaşı veriyorlar, uygulama kavgası veriyorlar.