135. “Ey İnananlar! Kendiniz, ana babanız ve ya-kınlarınız aleyhlerine de olsa, Allah için şahit olarak adâleti gözetin; ister zengin, ister fakir olsun, Allah onlara daha yakındır. Adâletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” Ey iman edenler, Allah için şahitliği ayakta tutun. Allah için şahitliği ikâme edip ayağa kaldırın. Allah için adâletle şahitliği dimdik ayakta tutun. Allah için şehâdetinizde adâletten ayrılmayın. Allah için adâleti tam yerine getirerek Allah’a şahitlik edenlerden olun. Hayatınızda İslâm’ı öyle güzel yaşayın ki, öyle bir adâlet örnekleyin ki, öyle âdil bir Müslümanlık sergileyin ki varlığınız Allah’a, Allah’ın varlığına şahit olsun. Sizi görenler sizin şahsınızda, sizin hayatınızda Allah’ı hatırlasınlar. Bu kesimin anlattığı ana fikir çerçevesinde elbette kadın-larınıza karşı âdil davranmakla birlikte tüm hayatınızda âdil davranın. Kendiniz Allah için âdil davrandığınız gibi toplumunuzda da tüm zulümlerin kökünü kazıyıp adâleti ikâme edin. Adâletle hakkı ve haklıyı ayakta tutun. Vereceğiniz kararlarınızda Allah için adâletten ayrılma-yın. Kendinizin, kendi nefislerinizin aleyhine de olsa, ana ve babalarınızın aleyhine de olsa, akrabalarınızın, yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitliklerinizde, hükümlerinizde haktan, adâletten ayrılmayın. Şehâdetlerinizde, hükümlerinizde, yargılarınızda daima hak hâkim olsun, adâlet hâkim olsun. Allah rızasının dışında hiçbir kişisel çıkar, hiçbir menfaat duygusu ve tarafgirlik anlayışı olmasın. Allah’ın rızasını her şeyin üzerinde tutun diyor Rabbimiz. Dikkat derseniz Rabbimiz kendi aleyhimize de sonuçlansa, en yakınlarımız zarar görecek de olsalar haktan adâletten ayrılmama-mız gerektiğini emrediyor. Yâni dünya üzerinde hiçbir beşer hukuku-nun, hiçbir beşer yasasının gerçekleştiremeyeceği en doğru, en dürüst hayat tarzını, en doğru karar alma, en doğru hareket etme özelliğini kazandırıyor Rabbimiz. Eğer toplumda insanlar Allah’ın bu yasalarına teslim olur, Allah’ın istediği gibi hareket eder, hayatlarını Allah için yaşarlar, hedefleri Allah rızası olursa, o zaman kesinlikle bilelim ki insanlar ne bireysel hayatlarında, ne ekonomik hayatlarında, ne siyasal, ne aile hayatlarında birbirlerine zulmetmeyecekler, birbirlerine haksızlık etmeyecekler, tüm hayatlarında her şey doğru olacak, her şey adâletle yerli yerine oturtulmuş olacaktır. Böyle bir toplumda Allah yasalarına teslim olan Müslümanlar elbette verecekleri tüm kararların-da haktan, adâletten ayrılmayacaklar, kendi aleyhlerine bile olsa, en yakınlarının aleyhine bile olsa Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine uygun hareket edeceklerdir. O haklarında hükmedeceğin kişiler, aleyhlerine yahut lehlerine şahitlikte bulunacağınız kimseler zengin de olsalar, fakir de olsalar unutmayın ki Allah onlara daha yakındır. Yâni zengini zengin diye, fakiri de fakir diye hukukunu korumadan, lehlerine hareket etmeden ya-na olmayın. Çünkü Allah onlara sizden daha yakındır. Onları rahme-tiyle koruyup gözetme konusunda, onların hukuklarını koruma konu-sunda onlara sizden daha yakındır. Öyleyse ey iman edenler, birileri kendim diye, birileri kendim diye, birileri babam anam diye, birileri akrabam yakınım diye, birileri fakir diye, birileri gariban, birileri zengin diye kendileri hakkında vereceğiniz kararlarda haktan adâletten ayrılmayın. İnsanların konumları, size yakınlıkları ne olursa olsun onlar hakkında vereceğiniz hükümler konusunda sakın taraf tutup haktan sapmayın. Ne akrabalık bağları ne de menfaat düşünceleriniz sizin insanlar arasında şahitliğinizi âdil bir şekilde yerine getirmenize engel olmasın. Ne akrabanın akrabalığı, ne zenginin zenginliği, ne de fakirin fakirliği sizi adâletten sapmaya götürmesin. Sakın ha sakın: Adâletten vazgeçip hevâ ve heveslerinize uymayın. Adâleti bir tarafa bırakarak nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. Irkçılık, kavmiyetçilik mülahazalarıyla, insanların size buğz etmesi, insanların sizi sevmesi, kişisel çıkarlarınız sebebiyle adâleti bir kenara bırakıp da zulme yönelmeyin. Basit dünya hesapları sebebiyle, altın, gümüş hesabıyla, mark dolar hesabıyla yamukluk yapmayın. Nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. 'Heva'; boş, hava dolu, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara gelir. Bu kavram nefsin şehvete ve zevke düşkünlüğünü anlattığı gibi, ilim sahibi olmadan sahibine emir veren nefis anlamında da kullanılmaktadır. Böyle bir nefis sahibini şehvete ve aşırı zevke düşürüp günaha sürükler, sahibini de uçurumlara ve cehenneme düşürür. İnsanın aşırı isteklerine, Allah’tan gelen ilme yani vahye uymayan tutumlarına ‘heva’ denilmektedir. Nefsin sınırları istekleri, meşru arzuları normal yoldan karşılandığı zaman hata değil sevap bile oluyor. Nefis her zaman çeşitli isteklerde bulunur. Bu isteklerin bir kısmı insanın ihtiyacı değil, nefsin aşırı istekleridir. Kişi nefsinin meşru isteklerini inandığı Rabbin gönderdiği ölçüler içerisinde karşılayabilir. Aşırı isteklere uyulması; nefsin Rabbin ölçülerine aldırmaması anlamına gelir. Bu şüphesiz bir hatadır ve sahibine zarar veren bir şeydir. Eğer nefis Allah’tan gelen ilme, yani vahye uyarsa, görüşlerini, kararlarını, isteklerini bu ilme uygun bir şekilde ayarlarsa; o nefis doğru yolda olan nefistir. Fakat bir kimse Allah’tan gelen ilme-vahye kulak asmaz, yalnızca kendi görüşünü, zevkini, kararını, arzusunu ön plana çıkarırsa bu nefis doğru yoldan azan bir nefistir ve o kişi heva’sına uy-du demektir. Yeryüzündeki bütün günahların, bütün şirklerin, bütün kafirliklerin sebebi heva’ya uymaktan ileri gelir. Bir iş yaparken, bir şey hakkında karar verirken, bir ibadet fiilini yerine getirirken, bir şey yanlış mı doğru mu diye düşünürken; kişi ya kendi aklına ya da inandığı dinin ölçülerine uyar. Eğer akıl Allah’tan gelen ilme yani vahye uyuyorsa, o akıl isabetli karar verir. Eğer bir akıl Allah’tan gelen haberlere i-nanmıyorsa, o aklın sahibi kesinlikle yanılacaktır ve heva’sına uymuş olacaktır. İşte böyle bir insan kendi görüşünden, kendi kararından başkasını beğenmiyorsa, kendi zevkinden daha üstün bir şey tanı-mıyorsa o insan kendi heva’sını, kendi nefsini tanrı haline getiriyor demektir. Kur’an-ı Kerim bunu şöyle açıklıyor: “Gördün mü hevasını (arzularını-isteklerini) tanrı haline getireni? Onun üzerine sen mi vekil olacaksın?” (Furkan, 43) Böyle bir kimseler canlarının isteğinden başka kutsal bir şey bilmezler. Bunlarda hakseverlik yoktur. Bu gibiler bencil insanlardır. Peşine düştükleri arzuları da normal bir istek değil, canlarının istediği kuruntulardır. Böyleleri hak, hukuk, delil, âyet, şahit tanımazlar, yalnız kendi isteklerini en üstün tutarlar. Onlara göre din de, insanların vicdanlarından gelen arzularıdır. Dolaysıyla kendi nefislerini doyurmaya, keyiflerini tatmin etmeye çalışırlar. Bunlar, hakkı ve gerçeği kabul etmezler ama, keyfiliği hayat anlayışı olarak alırlar. ‘Heva’nın yerleştiği kalpte, başta şirk olmak üzere bütün olumsuz davranışlar, bütün kötülükler yerleşmeye başlar. Böyleleri ‘heva’-nın bir benzeri olan zanlarının (boş kuruntularının) ve keyiflerinin peşi-ne giderler. Allah’ın gönderdiği hidayet rehberine aldırmazlar bile. Öy-leyse kişinin kendi ‘heva’sına uyması, Hakk’tan yüz çevirmesi demektir. Nitekim Kur’an, ‘kendi hevalarına uyanlara tabi olmayın’ buyurur (Sâd, 26; Mâide, 77) Zaten onların Allah’ın hidayetinden yüz çevirmelerinin, ya da âyetleri yalan saymalarının sebebi, vahyi bırakıp kendi hevalarına uy-malarıdır. (En’âm, 150; Kehf, 28) Heva’larına uyanların özelliklerinden biri de istikbar (kendini büyük görme) ve Peygamberlerin getirdiği vahye karşı çıkmadır. Bu gün de hayata ve dünyaya kendi heva’ları doğrultusunda yön vermek, keyiflerine göre yaşamak isteyenler Kur’an mesajına, İslâm’ın güzelliklerine karşı çıkmaktadırlar. Heva’larına uyanlar Allah’tan gelen ilmi (vahyi veya âyetleri) bilgisizce bir tarafa atarlar. Onlar gerçekten cahillerdir. Kur’an, Hz. Peygamberi ve onların şahsında müslümanları uyararak: ‘Sana gelen bu ilimden (Kur’an ve hükümlerinden) sonra onların hevasına uyarsan, senin için Allah’tan bir veli ve yardımcı yoktur. (Bakara,120) ‘Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların hevasına uyma’ (Mâide,48,49) ‘Em-rolunduğu gibi dosdoğru ol ve onların hevasına uyma’ (Şura,15) diye söylemektedir. Şüphesiz ki heva’ya uymak dengeyi bozar, hakları ihlal eder, tarafgirliğe ve taassuba sebep olur, düşmanlığı körükler. İnsan, Allah’ın hidayet kitabı olarak gönderdiği Kur’an’ı, yani vahyi dışlayarak, her şeyi kendi aklına, kendi heva’sına göre çözmeye, her şeyin hükmünü işine geldiği gibi vermeye kalkışırsa, insanın içinde de yeryüzünde de huzurun olması mümkün değildir. Vahyi dışlayanlar hem kendilerine yani ilâhlar bulurlar, hem de küçük, önemsiz ve kısır çekişmelerin içinde, ucuz çıkarların peşinde koşar dururlar. Heva’sına uyan kimselerin yön verdiği dünyada barış ve adaletin olması mümkün değildir. Bu gerçeğe hem tarih şahittir, hem de içinde yaşadığımız şartlarda bunu açıkça görmekteyiz. Mü’minler, sık sık heva’larına uymamaları konusunda uyarıl-maktadırlar. Kur’an, Allah’ın âyetlerine tabi olanlar ile heva’larına u-yanların bir olmayacağını söylüyor: “Şimdi Rabbinden apaçık bir belge üzerinde bulunan kimse, kötü ameli kendisine ‘süslü ve çekici’ gösterilmiş ve kendi hevasına uyan kimse gibi midir?” (Muhammed, 14) Elbette bir olmaz. Birisi de Allah’tan gelen açık, sağlam, Hakk, doğru, hidayet gösterici, iki dünyada da kurtuluşa götürücü, kişiyi adam yapan ilâhí belgelere, yani vahye (Allah’ın âyetlerine) uymakta, öbürü ise nefsinin aşırı isteklerine, kuruntulara, ilmí dayanağı olmayan zanlara, boş hayallere uymaktadır. Peygamberimiz (sav) buyuruyor ki: “Yüce Allah’ın yanında gök kubbe altında Allah-tan başka tapınılan tanrılar içinde, kendisine uyulan heva (aşırı istek ve tutkulardan) daha büyüğü yoktur.” (Taberaní) Heva’sına uyan insanların çok olduğu toplumlarda hata çok yapılır, suç çok işlenir, fitne ve fesat çok yaygınlaşır, insaní değerler rağbet görmez, adaletle hareket etme ahlakı zayıflar. Bu bakımdan insanlara düşen heva’larına uymak değil, kendi heva’sından konuşmayan bir peygambere (Necm,3-4) ve O’nunla beraber Allah’tan gelen ilme (vahye) tabi olmaktır. Evet, ey mü’minler, sakın adâletten vazgeçip hevâ ve heveslerinize uymayın. Adâleti bir tarafa bırakarak nefislerinizin hevâ ve heveslerine tabi olmayın. Hep Allah yasaları eşliğinde âdil bir hayat yaşayın. Sürekli Allah kontrolünde olduğunuzun bilincinde olun. Yaptıklarınızı Allah’a lâyık yapmaya çalışın. Unutmayın ki yarın yapıp ettiklerinizden hesaba çekileceksiniz. Hesap gününde rezil ve perişan bir konuma düşürmeyin kendinizi. Dünyada güzel bir hayat yaşadığınız gibi öbür tarafta da cennete görürecek bir hayat yaşayın. Eğer Allah için dosdoğru şahitlik yapmaktan yüz çevirirseniz, adâletle şahitliğe ağzınızı, yüzünüzü eğip bükerseniz, eğer haktan eğilip bükülürseniz, haktan, adâletten uzak bir hayat yaşarsanız, Allah’tan ve peygamberden yüz çevirirseniz, sizden Allah ve Resûlü adına bildiğiniz bir tavrı sergilemeniz istenen, bildiğiniz bir hakkı ortaya koymanız gereken bir ortamda bu hakkı ortaya koymaktan yüz çevirirseniz bilesiniz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Eğer Allah’ın ve Resûlünün hükümlerini terk ederek, Allah’ın kitabından ve Resûlünün sünnetinden yüz çevirerek başkalarının yasaları ve hükümleriyle hük-mederseniz, veya kendi hevâ ve heveslerinizi Allah ve Resûlünün hükümlerinin önüne geçirerek hüküm vermeye kalkışırsanız unutmayın ki yaptıklarınızın tümünü Allah bilmektedir ve sizi yarın onlarla hesaba çekecek olan da başkaları değil Allah’tır. Öyle değil mi? Hayatınızı değerlendiren, ölümünüze hükme-den, hayatınızı şu anda değerlendiren Allah değil mi? Ölümle karşı karşıya geldiğinizde egemenlik bizdedir diyen şu sahte tanrıların hük-mü geçerli olabiliyor mu? Öyleyse Allah’tan başka tüm sahte tanrıla-rın, tüm güçlerin, tüm sevilen, sayılanların, tüm korkulanların, tüm reislerin, tüm ana ve babaların hüküm ve yargılarının sadece bu dünyada geçerli olduğunu unutmamalıyız. Evet, ne bu sahte tanrıların hükümleriyle ne de kendi hevâ ve heveslerinizle hükmetmeyin. Tüm hükümleriniz, tüm kararlarınız Allah’ın hükümlerine uygun olsun. Allah’ın hükümlerinin dışında da ne hak vardır, ne de adâlet vardır. Ve Allah için hakkı ve adâleti omuzla-mış bir ümmet olmadıkça da hakkın ayakta tutulması mümkün değildir. Sûrenin önceki bölümlerinde emânetlerin ehline verilmesi konusu, mîras konusu, yetimlerin malları konusu, insanların mallarının haksızlıkla yenilmemesi konusu, kadınların haklarına riâyet konuları anlatıldı. Bütün bu hususlarda Allah’ın istediği gibi hareket ederek haktan, adâletten ayrılmayacağız inşallah.