Nisâ Suresine Dön

Nisâالنساء

142. Ayet

142Nisâ Suresi

اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْۚ وَاِذَا قَامُٓوا اِلَى الصَّلٰوةِ قَامُوا كُسَالٰىۙ يُرَٓاؤُ۫نَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللّٰهَ اِلَّا قَل۪يلًاۘ

Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldattıklarını sanırlar. (Oysa onlara mühlet verip azabın gelip çattığı güne kadar onları oyalamakla) Allah onları aldatmaktadır. Namaza kalktıkları zaman tembel bir şekilde kalkar, insanlara gösteriş yapar ve Allah’ı çok az zikrederler.

Dipnot

Ehl-i Kitap müşriklerin Allah (cc) hakkındaki sapkın tasavvuru için bk. 5/Mâide, 64

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

142. “Doğrusu münâfıklar Allah'ı aldatmaya çalışır, oysa O, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar.” Münâfıklar Allah’a oyun etmek isterler. Münâfıklar Allah’ı aldat­mak isterler. Allah’a hile yapmak, Allah’ı kandırmak isterler. Kalplerin­deki küfürlerini saklayıp, zâhiren Müslüman görünüp Allah’ı aldatmak istiyorlar. Halbuki Allah onları aldatmaktadır. Yâni onların aldatmala­rını Allah kendilerine döndürmektedir. Yâni onların hilelerini kendile­rine çevirmektedir Allah. Allah kandırılabilir mi? Allah atlatılabilir mi? Olacak şey mi bu? Bu kadar ahmak olur mu insan? Elbette ahmak olmasalar Müslüman olurlardı hainler. Allah’la girişilecek bir savaşta Allah’la baş edilebilir mi? Allah’a karşı galip gelinebilir mi? Allah’la sava­şan bir kimse iflah eder mi? Öyle zannediyorlar bu alçaklar değil mi? Allah’ı yenebile­ceklerini, Allah’ı atlatabileceklerini zannedi­yorlar. Yâni şu anda yeryü­zünde Müslümanları yok etmeye so­yunmuş tüm kâfir, müşrik, münâ­fık, yahudi, hıristiyan, ateist olanlar acaba sadece Müslümanlarla sa­vaştıklarını mı zannedi­yorlar? Karşılarında sadece Müslümanların bulunduğunu mu zannediyorlar? Müslümanları ezip geçeceklerini mi hesap ediyorlar? Müslümanları yalnız, sahipsiz, korumasız mı zanne­diyorlar? Müslümanlarla savaşanlar bilmiyorlar mı ki karşılarında Allah’ı bulacaklar? Allah’a karşı nasıl saf tutup savaşabilecekler bu adamlar? Olur mu bu? Hadi diyelim ki kâfirler Allah’ı tanımadıkları için böyle bir yanlışın içine düştüler. Peki şu Müslümanların içinde yaşayan, Allah’ı tanımış, Allah’ın sıfatlarını tanımış münâfıklara ne oluyor? Veya şu, biz de Müslümanız diyen insanlara da ne oluyor ki bu konuda tıpkı kâfirler gibi düşünüyorlar, Allah’ın yenilebileceğine ihtimal vererek kâ­firler karşısında yenilgiyi, aşağılık kompleksini yudumluyorlar? Kâfirler karşısında ezilmişliği soluklayan bu Müslümanlara da ne oluyor ki, kimin safında yer aldıklarının farkında değiller? Safında yer aldıkları Allah’ın mutlak güç ve kuvvet sahibi olduğunu, yenilmez olduğunu bilmiyorlar mı bu insanlar? Bu nasıl Müslümanlık böyle? Kâfirlerden münâfıklardan ne farkı var bu insanların? Yoksa, yoksa, evet Allah güçlüdür ama Ame­rika kadar güçlü değildir, Avrupa kadar güçlü değildir, Çin kadar, Ja­ponya kadar güçlü değildir, evet Allah zengindir ama filan holding sa­hipleri kadar zengin değildir mi demek istiyor bu Müslümanlar? Evet Allah bilgilidir, ama filan siyasîler kadar, falan proflar kadar bilgili de­ğildir, onlar kadar hukuku bilemez, onlar kadar ekonominin yasalarını bilemez, onlar kadar eğitimin kurallarını bilemez mi demek istiyor bu Müslümanlar? Evet Allah azîzdir ama falanlar, filanlar da azizdir mi demeye çalışıyorsunuz? Allah Rabb’tır, Allah’a yasa belirleyendir ama falanlar filanlarda da rubûbiyet yetkisi vardır, onlarda da egemenlik yetkisi vardır, hayatımıza onlar da karışmalıdır mı diyorsunuz? O za­man sizler de münâfıksınız demektir. Korkun herkesten ve her şey­den. Zillet içinde bir hayatın sahibi olun demenin dışında bir şey ak­lıma gelmiyor. Evet münâfıklar Allah’ı aldatmak isterler. Halbuki Allah onların kalplerini, niyetlerini, içlerini dışlarını bilmektedir. Onlar Allah’ı aldat­mak istiyorlar, halbuki onlar Allah’ı göremiyorlarken Allah onları gör­mektedir. Halbuki onlar Allah’ı bilmiyorlar, ama Allah onları biliyor. Halbuki Allah onların kalplerinde olanları, nefislerinde olanları biliyor, Allah onların hesaplarını, komplolarını, entrikalarını biliyor ama onlar Allah’ın hesabını bilmiyorlar. Halbuki onların gücü yok ama Allah’ın gücü var. Halbuki mülkün sahibi onlar değil, ama mülk Allah’ındır. Buna rağmen bu alçaklar Allah’a oyun oynamak, Allah’ı aldatmak isti­yorlar. Yâni bu halleriyle nasıl oluyor da bu insanlar, Allah’la, Allah’ın mü’min kullarıyla böyle bir savaşın içine girebiliyorlar? Nasıl oluyor da Allah’a savaş açabiliyorlar? Maalesef Allah’tan habersiz olan münâ­fıklar büyük bir yanılgı içinde oldukları gibi Müslümanlar da bu konuda yanılgı içine düşmüştürler. Maalesef bugün Müslümanlar Allah vah­yiyle değil de kâfirlerin vahiyleriyle, şeytanların vahiy kaynaklarıyla beslenip büyüdüklerinden aynen kâfirler gibi düşünmekte, onlar gibi inanmaktadırlar. Maalesef Müslümanlar kâfirler karşısında ezilmekte, horluğu, hakirliği yaşamaktadırlar. Kâfirlerin güçlerini gerçek güç, kuvvetlerini gerçek kuvvet, medeniyetlerini gerçek medeniyet, yaşan­tılarını gerçek yaşantı, hayatlarını gerçek hayat zannediyorlar. Gözleri kamaşıyor kâfirler karşısında. Dinlerinden, Rablerinden habersiz yaşayan zavallı Müslü­man-lar. Zahmet edip de Rablerini bir tanısalar, Rablerinin kitabına bir kulak verseler, Rablerinin elçisiyle bir tanışsalar, dinleriyle yakından bir ilgi kursalar; “Gerçek güç neymiş? Gerçek kudret neymiş? Gerçek yaşantı, gerçek hayat, gerçek medeniyet, gerçek mutluluk neymiş?” anlayacaklar. Ama gelin görün ki zavallılar Rableri yerine sahte tanrı­ların peşine düştükleri için, Rablerinin hayat programı yerine tâğut-ların kitaplarına ve yasalarına teslim oldukları için, sahte pey­gamber-lerin peşine düştükleri için bu anlayışa ulaşmaları şu anda daha çok uzak gibi görünüyor. Evet münâfıkların özelliklerini anlatmaya devam ediyor Rab-bimiz: Namaza kalktıkları zaman tembel tembel, isteksizce kalkarlar. Onlar namaza ağır davranırlar. Namaza kalktıklarında tembel tembel, istemeye istemeye, erine erine kalkarlar. Namazla sevap bekleme­diklerinden, azaptan da korkmadıklarından sanki idam sehpasına gi­diyorlarmış gibi namaza kalkarlar. Namaza inanmadıklarından, na­mazla din kurtarma derdine düştüklerinden, namazla çevrelerine karşı durumu idare etmeyi hedeflediklerinden isteksiz davranırlar. Bakın İmam Mâlik, Rasulullah Efendimizin şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Şu namaz münafığın namazıdır! Şu namaz mü-nafı­ğın namazıdır! Şu namaz münafığın namazıdır: Otu-rur, güneşi gözetler. Nihâyet güneş şeytanın iki boy­nuzu arasında (batmak üzere) olunca kalkar, dört rekat gagalar ve pek azı müstesna, Allah’ı zikretmez. Namaz; varlığı mü’mini cennete ulaştıran, yokluğu da mutlak ce­hennemle sonuçlanan İslâm’ın en baş ibâdetidir. Namaz mü’minin mü’minliğini ortaya koyan en baş ve en vazgeçilmez sıfatıdır. Namaz kişinin İslâm milletine mensup oluşunun ifadesidir. Namaz küfürden imana geçişin ilk ameli tatbikatıdır. Onun içindir ki Rasulullah Efendi­mizin Müslüman olan kişiye ilk öğrettiği şey namazdı. Allah’ın Resûlü pek çok muteber kaynaklardan öğreniyoruz ki Medine’ye gelenlerin namazı öğrenene kadar Medine’de kalmalarını emrederdi. Namaz mü’mini kâfirden ayıran en belirgin özelliktir. Allah’ın Re­sûlü, Tirmizi’nin rivâyet ettikleri bir hadislerinde: “Bizimle müşrikler arasındaki fark namazdır. Kim namazı terk ederse kâfir olur.” buyurmuşlardır. Başka bir hadislerinde: “Küfürle iman arasında, namazın terki vardır.” (Tirmizi) Yine hadisin devamında şu açıklamayı görüyoruz: “Ashab-ı Kirâm namazdan başka hiçbir amelin ter­kine küfür gözüyle bakmazdı.” (Tirmizi) Evet namaz âdeta bir kimliktir. Namaz mü’minin kimliğidir. Na­maz vasıtasıyla Müslümanlar konuşmadan tanışırlar. Namaz kişinin Müslümanlığının ilanıdır. Namaz Müslümanın, Müslümanlığının ip ucudur. Mü’min kişi kendisini onunla açığa çıkarır. Bir insanın mümin mi değil mi olduğunu anlayabilmek için en fazla bir namaz vakti bek­lemek yeterli olacaktır. Zira o namaz vakti içinde namaz kılarak mü’-min, mü’minliğini ortaya koyacaktır. Öyleyse namaz dinin dışa yan-sıyan yönüdür. Onun içindir ki İslâm’ın ilk dönemlerinde Müslümanları yaka­lamak için takip edenlerin ilk hedefleri namazdı. Onlara katılmak iste­yenlerin de ilk hedefleri buydu tabii. Evet Mekke’de ilk hedef namazdı, Medine’de de yahudiler için ilk hedef namazdı. Bir de manevî ağırlığından ötürü münâfıkları da ortaya çıka­randı namaz. Evet namaz mü’minle münâfıkları da ayrıştıran bir ibâ­detti. Namaz ilk dönemler Müslümanın kimliğiydi. Rasul-i Ekrem Efendimiz döneminde namazını beş vakit dü-zenli olarak kılmayan bir kişi Müslüman sayılmıyordu. Onun içindir ki Müslüman olmadıkları halde bir kısım menfaatler devşirmek ve de Müslümanların elinden kendilerini kurtarmak için çırpınan münâfıklar her gün Müslümanların mescidinde Müslümanlarla beraber olmak, Müslümanlarla beraber görünmek, Müslümanlarla beraber namaz kıl-mak zorunda kalıyorlardı. Aksi takdirde İslâm toplumunun bir üyesi olmaktan çıkmaları söz konusuydu. Onun için münâfıklar kendilerini ele vermemek için istemeye istemeye namaz kılmak zorunda kalı­yorlardı. İnanmadıkları bir şeyi yapma azabına katlanmak zorunda kalıyorlardı. Onlar Allah için, Allah rızası için değil sadece inanlara gösteriş olsun diye, insanlar görsünler, duysunlar diye namaz kılıyorlar. Riya için namaz kılarlar. İnsanlar kendilerini gördüğü sürece namaz kılarlar ama insanlardan bir tenhada Allah’la baş başa kaldıkları zaman da terk ederler. Onlar namazlarını gösteriş için kılarlar, müraidirler. Kar­şılıklı müraileşirler insanlarla. O insanlara amellerini, namazlarını gösterir insanlar da ona övgülerini, beğenilerini, alkışlarını, teveccühle­rini gösterirler. Evet insanlar duysunlar diye, görsünler diye, takdir et­sin-ler diye namaz kılarlar. Yaptıklarının tümünü bu dünyada karşılı­ğını görmek için yaparlar. Çevrelerinde kendilerini görebilecek kimse varsa namaz kılarlar, yoksa kılmazlar. Bakın Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadisle­rinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Kim yaptığını duyurmak isterse mutlaka Allah onu duyurur.” Evet her kim ki yaptığı bir hayrı şöhret kazanmak için, tevec­cüh elde etmek için halka duyurursa Allah onu rezil rüsva eder. Her kim ki halk nazarında bir mevki edinmek için işlediği bir hayrı halka gösterir riyakârlık ederse kıyamet günü onun tüm sırlarını deşifre et­mek sûretiyle Allah da onu rezil edecektir. Evet onların namazları gösterişten ibarettir. Onların amelleri, kullukları gösterişten ibaret, evleri, eşyaları, yemeleri, içmeleri, giyinmeleri, soyunmaları, sevme­leri, küsmeleri gösterişten ibaret, hayatları, ekonomileri, siyasetleri her şeyleri gösterişten ibarettir. Tüm hayatları, tüm varlıkları rolden iba­ret-tir. Tek özellikleri tiyatroculuktur adamların, rolcülüktür. İnanma­dıkları şeyleri yapmak zorundadırlar. Yüzleri sürekli farklı boyalı ve maskelidir. İnsanlara şirin görünmeye çalışırlar. Her şeyleriyle toplu­mun beğenisini kazanmayı hedeflerler. Toplum için bir hayat yaşarlar. Çevrenize şöyle bir bakarsanız bu tip insanları çok rahat görürsünüz. Ey gösteriş için, riya için, toplum için, çevre için, insanlar için ya­şayanlar! Ey Allah’ın rızasını bir kenara bırakıp da insanların beğe­nisi için bir ömür çırpınanlar. Ey modaya ters düşmeyeceğim diye, âdetleri çiğnemeyeceğim diye, yönetmeliklere aykırı hareket etmeye­ceğim diye, insanlara gösteriş yapacağım diye yorulanlar! Allah için bir dakika düşünmüyor musunuz? Yarın kabre girdiğinizde sizi kim yargılayacak? Kabirde sizi hangi toplum sorgulayacak? Mahşer ye­rinde, mizanın başında kime, hangi topluma, hangi insanlara hesap vereceksiniz? Cehennem ateşinden sizi kim kurtaracak? Cenneti size kim verecek? Ölüm ötesi hayatta sizi kim yargılayacak? Hiç düşün­müyor musunuz? Haydi şu anda yaşadığın hayatta toplum için hare­ket et, tüm hareketlerini toplum için, toplumun istediği biçimde ayarla, toplumun beğendiği biçimde giyin, soyun, toplumun değer yargıları için her gün bin kılık değiştir, evini toplumun istediği biçimde tefriş et, dünyadaki tüm insanların alkışını, beğenisini kazan, tüm dünya işte insan böyle olmalıdır, işte kılık kıyafet böyle olmalıdır, işte ev böyle olmalıdır diye seni alkışlasınlar. Ama bir gün sana Rabbinin takdir buyurduğu ölüm gelip ça­tınca, Rabbinin ecel yasasıyla karşı karşıya geldiğin zaman ne yapa­caksın? Bu uğrunda bir ömür boyu çırpındığın, âdeta kendisine kulluk yaptığın bu toplum ne yapabilir sana karşı? Ne yapabilirler bu seni al­kışlayanlar? İsterse sen ölüp giderken dünyadaki insanların hepsi bir yıldız batıyor diye, bir tanrı gidiyor diye samimi bir şekilde gözyaşları döksünler. Bir tanrımız düşüyor diye isterlerse samimi bir şekilde ka­hırlarından kendilerini yerden yere vurup, saçlarını yolsunlar. Eyvah! Bir sanat tanrımız gidiyor! Bir sevgili tanrıçamız düşüyor! Bir örneği­miz, bir önderimiz kayboluyor diye intihar etsinler. İsterse tabutunuzu altından, gümüşten; kefeninizi atlastan, ipekten yapıp sizi parmakları­nın ucunda, başlarının üzerinde taşısınlar. İsterlerse mezarınızın ba­şında Mozart’ın en içli senfonilerinden icra etsinler. Üç gün, beş gün, bir ay, bir yıl sizin yasınızı tutsunlar. Peki acaba o anda bu, tüm dünyanın tanrı kabul edip önünde eğildiği insan nereye doğru gidiyor? O insanların yanına mı? Yoksa Allah’ın yanına mı gidiyor? Onu o insanlar mı yargılayacaklar? Yoksa Allah mı? Kiminle baş başa kalmaya gidiyor? Kime hesap vermeye gidiyor? Evet evet ey insan artık onlardan ayrıldın. Artık o toplumla, o uğrunda çırpındığın insanlarla beraber değilsin. Krallığın bitmiş, tanrı­lığın bitmiş, alkışlar bitmiş, saltanat bitmiş ve Allah katında sineğin kanadı kadar bir değeri olmayan sen cehenneme doğru gidiyorsun. Ateşe doğru sevk ediliyorsun. Öyle değil mi bu hayatın sonu söyleyin Allah aşkına? Öyleyse bu münâfıklar böyle toplum için bir hayat yaşamış olsa­lar da bizler inşallah daima Allah adına, Allah için bir hayat yaşa­yacağız. Hayatımızda sürekli Allah’la beraber olduğumuzu, sürekli Allah kontrolünde olduğumuzu ve sonunda yargılanmak üzere Al­lah’ın huzuruna gideceğimizi ve hesabı O’na ödeyeceğimizi unutma­dan yaşayacağız inşallah. Ve bu münâfıklar Allah’ı da çok az zikrederler. Allah’ı çok az gündeme alırlar. Allah için değil de toplum için bir hayat yaşamayı yeğlediklerinden elbette bu münâfıkların gündemlerini Allah değil de toplum oluşturacaktır. Toplumun ve şeytan vahiylerinin oluşturdukları sun’i gündemleri konuşmaktan Allah’ın âyetlerini konuşmaya, Allah’ın yasalarını gündem maddesi yapmaya zaman bulamazlar.