155. “Sözleşmelerini bozmaları, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri, “Kalplerimiz perdelidir.” demelerinden ötürü Allah, evet, inkârlarına karşılık onların kalplerini mühürledi, onun için bunların pek azı inanır.” Nedenmiş o? Niye gazaba uğramışlar bu adamlar? Neden zillet ve meskenet damgası vurulmuş onlara? Çünkü onlar Allah’la sözleşmelerini bozmuşlar, Allah’a verdikleri ahitlerini yerine getirmemişler. Sonra onlar Allah’ın âyetlerini küfrediyorlar, Allah’ın âyetlerini örtüyorlar, örtbas edip, gündemlerinden düşürüp açığa çıkarmıyorlardı. Allah’ın iki tür âyeti vardı. Biri metluv âyetler ötekisi de meşhut âyetler. Farklı ifade edersek birisi kulağa hitap eden işitsel âyetler dediğimiz şu elimdeki Kur’an’ın âyetleri. Ötekisi de göze hitap eden görsel dediğimiz şu kâinatta Allah’ın serpiştirdiği kendi varlığına alâmet ve nişane kıldığı ay gibi, güneş gibi, gece ve gündüz gibi, bulut ve rüzgar gibi, insan, hayvan, ağaçlar, bitkiler gibi âyetler. İşte bu adamlar bunları küfrediyor, örtüyor, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar, halkın gözünden kulağından saklıyorlardı. Yâni gündeme getirmiyor, gündemlerinden kaldırıp onlarsız bir hayat programı yapmaya çalışıyorlardı. ¬ "Ve de Peygamberleri haksız yere öldürüyordular." Peygamberleri haksız yere öldürmek. Peki acaba haklı yere Peygamber öldürülür mü ki Rabbimiz burada haksız yere Peygamberleri öldürüyorlardı buyurmuş? Anlayabildiğim kadarıyla bunu şöylece özetleyelim inşallah: 1- Bazen bâtıl işleyen, bâtıl iş yapan birisi, onu hak zannıyla yapabilir. Onun yapılması gereken bir hak olduğunu zannettiği için veya o konuda bilgisiz olduğu için doğru zannıyla, hak zannıyla o işi yapabilir. Ama bu iş, bu Peygamber öldürme işi onların kendi inançlarına ve zanlarına göre de hak olmayan, haklı olmayan bir işti. Bunu biliyorlardı, bunun çirkinliğini biliyorlar, yapmamaları gerektiğini biliyorlar ama yine de yapıyorlardı bu işi. Bir böyle anlıyoruz. 2- Eğer Cenâb-ı Hak burada haksız yere sözünü kullanmayıp da sadece Peygamber öldürdükleri için onları zemmetmiş olsaydı o zaman: "O peygamberleri gerçekten öldüren Allah değil mi?" diyerek itiraz edebilirlerdi. Yâni öldüren sen değil misin ya Rabbi? diye bir mantık oyununa girebilirlerdi. İşte Cenab-ı Hak burada kendi öldürmesinin hak olduğunu, bunlarınkinin ise haksız olduğunu vurgulamak istemiştir diyoruz, Allahu âlem. Öyleyse hak öldürme, haklı öldürme öldürmeyi gerekli kılan bir öldürmedir. Rasulullah Efendimizin şu hadisi bunu anlatır: "Şu üç durumun dışında bir müslimin kanı helâl değildir. İman ettikten sonra tekrar küfre dönen kişi, muhsan iken (evli iken) zina eden kişi ve haksız yere adam öldüren kişi." Bu adamlar peygamberleri öldürüyorlardı. Hem öyle öldürüyorlar ki sabah öldürüyorlar akşam hiçbir şey yokmuş gibi ellerini kollarını sallaya sallaya hayatlarına devam ediyorlar. E, şimdi de aynı ya! Fiziki anlamda bizzat öldürme yok ama fikri anlamda öldürmeler bugün de aynen devam etmektedir. Bugün de insanlar peygamber öldürüyorlar. Bugün de insanlar insan öldürüyorlar. Meselâ kürtaj yoluyla her gün binlercesi öldürülüyor ama herkes her gün elini kolunu sallaya sallaya hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam ediyor. Yâni bugün de her gün binlerce insan öldürülüyor, ama insanlar hiçbir şey olmamış gibi yine de işlerine aşlarına rahat gidip gelebiliyorlar. Bununla birlikte şunu da diyeceğiz: Peygamberi öldürmek iki türlüdür tabii: 1- Bizzat peygamberin vücudunu ortadan kaldırmak şeklinde bir öldürme. 2- İkincisi de peygamberi kendi başına bırakmak, onunla, onun getirdiği mesajla, onun hayatıyla, onun uygulamalarıyla, onun sünnetiyle ilgiyi, alâkayı kesmek biçiminde öldürmek. Peygamberin öldürülüşüne göz yummak şeklinde öldürmek. Onun dindeki misyonunu ve örnekliğini reddetmek biçiminde öldürmek. Yâni sebeben öldürmek. Bunu Allah korusun hepimiz yapıyoruz değil mi? Sonra: Kalplerimiz kılıflıdır. Kalplerimiz örtülüdür bizim, biz anlamıyo-ruz! Anlayamıyoruz senin ne dediğini. Bizi neye çağırdığını, bize nasıl bir mesaj ulaştırdığını bizi nasıl bir hayata çağırdığını bizler anlamı-yoruz, anlayamıyoruz. Bizim kalplerimiz örtülüdür, bizim kalplerimiz kılıflıdır diyorlar. Dinlemek istemiyorlar, anlamak istemiyorlar, duymak ve görmek istemiyorlardı adamlar da kalplerinin kılıflı olduğunu söyleyerek hem peygamberle alay ediyorlar hem de kendilerini çok alçak bir hayata indirgemek istiyorlardı. Kalbimizde kılıf var kalbimiz örtülüdür bizim diyorlardı. Bununla şunları kast ediyorlardı: 1- Ellerinde kitapları olduğunu söylemeye çalışıyorlardı adamlar. Ey peygamber, bizim elimizde amel edecek, okuyacak, bilgilenecek kitabımız var. Bizler elimizdeki bu kitabımız sayesinde kesin bilgiye, doğru bilgiye sahibiz. Bunun için başkasına ihtiyacımız yoktur, seninkine ihtiyacımız yoktur demeye çalışıyorlardı. 2- Kalplerimiz kılıflıdır, kalplerimiz kapalıdır. Yâni senin çağırdığın düşünceye, senin dâvet ettiğin ilkeleri anlamaya dinlemeye ihtiyacımız yoktur demek istiyorlardı. İbni Abbas’ın ifadesiyle zaten bizim kalplerimiz bilgi ile doludur, kalplerimiz bilgi küpü haline gelmiştir. Kalplerimiz bilgi ile dolmuştur. Ona yeni bir dava nüfuz edemez, yeni bir dâvete icabet edemez kalplerimiz. Yâni o kadar bilgi ile dolu ki bir damla bile bir şey alacak yer yoktur demek istiyorlar. Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi düşüncelerini, kendi bozulmuş kitaplarını yeterli görüyorlar ve Kur’an’a ihtiyacımız yoktur diyorlardı. Tıpkı günümüzde kendi bilgilerini, kendi düşüncelerini, kendi metotlarını, kendi kitaplarını yeterli görüp, bizim Allah’ın Kur’an’ına ihtiyacımız yoktur, bizim hadis kitaplarını okumaya ihtiyacımız yoktur diyen kimi Müslümanlar gibi. 3- Bir de bu yeni dinin sorumluluklarından kendilerini kurtarabilmek için belki de kendilerini aptal yerine, ahmak yerine koyuyor-lardı. Biz gerçekten senin ne demek istediğini, bu Kur’an’ın ne demek istediğini anlayamıyoruz diyorlar ve bunu anlayabilecek, kavrayabile-cek zekaya, anlayışa, kavrayışa sahip olmadıklarını söylüyorlardı. Böyle bir sorumluluktan kurtulabilmek için kendilerini aptal yerine, geri zekalı yerine koyuyorlardı. Şimdi de öyle mi? Allah korusun da Müslümanlardan kimileri: Ben ha! Yâni bu kitabı anlayacak ve çocuklarıma anlatacağım ha! Biz kim bu kitabı anlamak kim! Biz kim Rasulul-lah’ın hadislerini anlamak kim! Onu ancak büyük zatlar anlar, diyerek kitabı eline bile almaktan çekinenler de aynen °r²V3 _«X"YV5 diyen ya-hudiler gibi mi diyorlar? Allah korusun. Allah’a iftira ediyorlar. Halbuki Allah sizin güç yetiremeyeceğiniz bir şey emretmedim, diyor. Bunlarsa haşa Ya Rabbi bizim anlayamayacağımız kavrayacağımız bir kitapla sorumlu tutmuşsun diyerek Allah’a iftira ediyorlar. Veya bizim meclislerimizde okuduğumuz, elimizden düşürme-diğimiz, gerekli bilgilenmeyi sağlayabildiğimiz kendi kitaplarımız var, biz onları okur, onlardan bilgileniriz, başkasına ihtiyacımız yoktur, ayrıca Kur’an okumaya da gerek kalmamıştır diyenler de aynı şeyi mi söylüyorlar? Allah korusun. Yahudiler diyorlardı ki kalplerimiz doludur, kalplerimiz kılıflıdır, bizim buna ihtiyacımız yoktur. Biz imanımızda, yolumuzda, davamız-da, geleneklerimizde öylesine sabit inançtayız ki, hayatımızdan öylesine memnunuz ki bunun aksine söylenecek hiçbir şeyden etkilen-meyeceğiz diyorlardı. İşte tüm bu sebeplerden ötürü, küfürlerinden ötürü Allah da onların kalplerini mühürleyiverdi. Yâni Allah onların kendi küfürlerini onaylayıverdi demek daha hoş olacak herhalde. Onlar bizzat kendi hür iradeleriyle küfrü seçtiklerinden Allah da onların bu seçeneklerini onaylayıverdi de onlardan çok azı müstesna iman etmediler, iman etmiyorlar. Bizler bugün Rabbimizin bu âyetlerini çok güzel bir şekilde anlayıp, bu âyetler çerçevesinde şu anda yeryüzünde yahudi ve hı-ristiyan dünyanın sapak noktalarını çok iyi tahlil edip onların yanlışlarını çok net bir biçimde ortaya koyup, hem kendi dünyamızı, Müslümanların dünyasını güzelleştirmek, hem de bu ehli kitap dünyayı uyarmak zorundayız. Gelin ey ehl-i kitap, işte Rabbimizin son elçisine gönderdiği bu son kitabın beyanlarına göre sizlerin durumu budur. Kitaplarını bozmuş, dinlerinden uzaklaşmış, peygamberlerini öldürmüş insanlar olarak sizin şu anda yaşadığınız hayat sizi doğruca cehen-neme götürüyor. Gelin Müslüman olun ve kurtulun demek zorundayız. Onların kurtuluşları için onların hayatlarını sorgulamak zorundayız. Çünkü gerçekten şu anda bu zavallı adamların bizim uyarılarımıza çok ihtiyaçları vardır. Şu anda bu kâfirler yaşadıkları dünyada ne kadar da büyük bir saltanat içinde bulunurlarsa bulunsunlar, ne kadar da şu anda zâhiren tüm dünya egemenliğine, tüm dünya askeri ve ekonomik gücüne sahip görünürlerse görünsünler, unutmayın ki dün de bugün de kâfirler sürekli iç dünyalarında Allah baskısını hissetmektedirler. Sürekli kendilerine vaadedilen bir cehennem sıkıntısı altında ezilmektedirler. Geceleri bunalımlı, gündüzleri huzursuzdur. Öldükleri anda gidecekleri yerin ıstırabı içinde bir hayat yaşamaktadırlar. Çünkü öldükleri anda gidecekleri yerin neresi olduğunu çok iyi bilmektedirler. Zaten yeryüzündeki Müslümanların varlığı sürekli kendilerine kendi sapıklıklarını hatırlattığı için onları yok etmek istemektedirler. Kıstası yok edip rahatlamak istiyorlar. İşte bunun içindir ki onların imana gelmelerine engellerin ortadan kalkıp cennet yollarının açılabilmesi biz Müslümanların onlara çok merhametli, ama tavizsiz, açık ve ciddi uyarılarda bulunmamız gerekmektedir. Onları net bir şekilde, karşılarında eğilip bükülmeden Allah’ın bu âyetleriyle karşı karşıya getirmemiz gerekmektedir. Bu bizim için gerçekten büyük bir sorumluluktur. Sakın ha sakın hümanistlik, insancıllık gibi, aman onları darıltmayalım, aman onları da cennete postalayalım, onların hayatlarını da onaylayıverelim gibi yamuklukları içine girmeden, böylece onların göz göre göre cehenneme gidişlerine göz yummadan uyarımızı yapmaya çalışalım. Böylece hem kendimizin hem de onların helâklerine zemin hazırlamayalım. Bakın merhameti bol olan Rabbimiz hem onları hem bizi sürekli uyarmaya devam ediyor. Bir yandan onların hayatlarını sorgularken, bir yandan da onları imana çağırıyor. Bakın bir uyarı, bir sorgulama ve bir dâvet daha: