46. “Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip: “İşittik ve karşı geldik, kulak vermeyerek dinle” ve dillerini eğip bükerek ve dine saldırarak: “Bizi de dinle" diyenler vardır. Şâyet: "İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gözet” demiş olsalardı, onlar için daha iyi daha doğru olurdu. İşte Allah inkârları yüzünden onlara lânet etmiştir. Onların ancak pek azı inanır.” Bu Allah düşmanı yahudilerden bir grup Allah’ın kelâmını tahrif ediyorlar, kitabın âyetlerini değiştiriyorlar, kelâmı vaz olundukları mânâlarının dışına çıkarıyorlar, Allah’ın muradını farklı yorumlayarak değiştiriyorlar. Allah’ın demediğine dedi, dediklerine de demedi diyerek âyetleri alt üst ediyorlar, tahrifat yapıyorlar, hafriyat yapıyorlar, gizliyorlar, üstünü örtüyorlar. Kelâmı yerinden oynatıyorlar, sağa sola çekip sündürüyorlar, haramını helâl, helâlini haram yapıyorlar. Kitaplarındaki gelecek ahir zaman peygamberinin sıfatlarıyla alâkalı, son kitap Kur’an’la alâkalı haberleri gizleyip değiştiriyorlar. Yahudiler bunu kendi kitapları olan Tevrat’a yaptıkları gibi, aynısını İncil’e de yaptılar ve şu anda aynısını Allah’ın son kitabı Kur’an’a da yapmaya çalışıyor-lar. Allah yasası gereği Kur’an’ın âyetlerine dokunamıyorlar, değiştiremiyorlar ama yorumunu değiştirmeye çalışıyorlar. İçimizdeki çö-mezleri vasıtasıyla olmadık yorumlar getirmeye ve Müslümanların zihinlerini idlâl etmeye çalışıyorlar. Müslümanların kitaba karşı, sünne-te karşı bakışlarını bozmaya çalışıyorlar. Kitap şöyle olmalıdır, sünnet böyle olmalıdır, din şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberin dindeki yeri şudur, sünnet dinde şu anlama gelmelidir diyerek yorumlarda bulunuyorlar. Kitap bir tarafta onların yorumları bir tarafta insanların karşısına çıkmaya çalışıyorlar. Allah bir tarafta, din bir tarafta onların yorumları bir tarafta. İnşallah kitaplarına ve peygamberlerine sahip çıkan bu ümmet bu sapıkların yorumlarına itibar etmeyecektir. Dün peygamber (as), bugün de bizler onları imana çağırdığımızda derler ki “Semi’na ve asayna.” İşittik ve isyan ettik derler. Tevrat’ı ve İncili okuduktan sonra, kendilerine Tevrat’ın ve İncilin bilgisi verildikten sonra aynı kaynaktan ve kitaplarının ve peygamberlerinin her bir dönemde kendisine iman konusunda kendilerinden ahit aldıkları, avuçlarının içi gibi bildikleri, kendi öz evlâtlarından daha yakın tanıdıkları son elçinin dâvetini duydukları zaman da işittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik diyecekleri yerde diyorlar ki: Dinle sözü dinlenilmeyesi. Dinle sözü dinlenmez olası. Dinle sözü dinlenilmez adam. İşit bizim sözlerimizi, işitmemesi, duymaması için hakkında bedduada bulunduğumuz kişi. İşit sözü dinlenmez olası. Duy dâveti kabul edilmez olası, dâveti insanlar tarafından hüsnü kabul görmeyesi, dâveti icabet görmeyesi. Alçaklar peygamberle alay edebilmek için, peygambere hakaret edebilmek için birkaç mânâya gelen ifadeler kullanıyorlar. Ey Muhammed sen o kadar saygın bir kimsesin ki, senin bulunduğun mecliste senin sözünün üzerine kimse söz söyleyemez. Veya hoşuna gitmeyecek söz duyasın gibi anlamlara geldiği gibi, sen söz söylemeye değmez birisin, sözü dinlenilmeyecek, dâveti kale alınmayacak birisin, veya Allah senin belânı versin gibi anlamlara da gelebilen bir ifade kullanıyorlar, peygamber (a.s)’a bedduada bulunuyorlardı. Bize çoban ol, bize çobanlık et diyorlar. Dillerini de eğip büküyorlar. Ve de dine tan ederek, dini kötüleyerek, Allah’ın dinine saldırarak, dillerini eğip bükerek, dillerini haktan bâtıla çevirerek zâhiren tazim ifade eden, saygı ifade eden ama aslında peygamber (a.s)’a hakaret kastıyla söylüyorlardı bunları. Arkadaşlar, bu "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız! Güdücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Ra’y, raiy, hayvanlarla ilgili bir sözdür. Yahudiler peygambere bu kelimeyi kullanırlarken şöyle demeye getiriyorlardı: Ey çoban, ey bizim çobanı-mız, sen çoban bizlerse sürüleriz, biz senin ne dediğini, bizi neye çağırdığını anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Biz senin bizi kendisine imana çağırdığın mesajını anlayamıyoruz, senin okuduğun kitabı anlamak-tan uzağız demeye getiriyorlardı. Sen çoban bizlerse sürüleriz demeye getiriyorlardı. Tıpkı şu anda onların ağzını kullanan, peygamber karşısında, peygamberin dâveti karşısında, peygamberin sünneti karşısında, pey-gamberin getirdiği kitap karşısında biz kim bunları anlamak kim? Bunları bizler anlayamayız. Bunları ancak âlimler ve büyük zatlar anlar diyerek sürüler kesilmeye çalışan kimi zavallı Müslümanlar gibi. Onların bu kitap karşısında, peygamber karşısında takındıkları bozuk tavırları-nı gündeme getirerek Rabbimiz Bakara sûresinde Müslümanlara buyurdu ki: Ey Müslümanlar! Sizler bu yahudiler gibi, bu Allah düşmanları gibi Peygamber karşısında sürüler kesilmeyin! Peygamberi çoban, kendinizi sürü makamında görmeyin! Sizler peygamberi dinleyin! Peygamberin okuduğu kitabı ve onun dâvetini dinleyin, söze iyice kulak verin! Onun ne dediğini? Neye çağırdığını anlayacaksınız. Ve onların kullandıkları bu başka mânâlara çekilebilecek kelimeleri kullanmayın! buyuruyordu. Veya “raina ey Muhammed” Yâni sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şeklinde pazarlıklı bir ifade anlamına geliyormuş. Yâni böyle Peygam-berin konumunu rencide edici, anlaşmalı, pazarlıklı, eşit bir riâyet talep ediyorlar. Halbuki Rasulullah’ın ümmeti arasındaki ilişkisi, öğret-men öğrenci, usta çırak ilişkisine asla benzemez. Ehl-i kitabın sapıtanları Kur’an’la, Kur’an gerçeğiyle, peygam-ber gerçeğiyle karşı karşıya geldikleri zaman bunların devri geçti ar-tık, bunların modası geçti, artık bunlara itibar edilmez diyorlar. Bizim ehl-i kitap, bizden olan ehl-i kitap da aynı şeyleri söylüyorlar bugün. Kur’an’a ve peygambere inandığını iddia eden bizim kitap ehlinden ki-mileri de Allah’ı peygamberden, peygamberi Allah’tan, kitabı sünnet-ten, sünneti kitaptan ayırmaya çalışıyorlar. Kur’anla peygamberin arasını açmamaya çalışıyorlar. Bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’dan başka kaynağa ihtiyacımız yoktur ve zaten peygamberden bize hiçbir şey ulaşmamıştır. Ulaşmış olsa bile senin sözün dinlenmez diyorlar. Peygamberin sözü dinlenmez diyorlar. Yâni peygamberin sözü, peygamberin uygulaması sadece kendisini, kendi dönemini, kendi dönemindekileri bağlar, bizi bağlamaz diyorlar. Peygamberin din konusunda söz söylemeye hakkı yoktur, o sadece bize kitabı ulaştırmıştır o kadar diyorlar. Tıpkı ehl-i kitabın kâfirleri gibi davranıyorlar. “Semi’na ve asayna” İşittik ve isyan ettik diyorlar. Sözü dinlenmezin sözlerini işittik ama isyan ettik diyorlar. Çünkü peygamberin sözü itaat edilecek bir söz değildir diyorlar. İtaat edilecek, gereği yerine getirilecek söz sadece Allah sözüdür, sadece Kur’andır diyorlar. Halbuki: Eğer gerçekten böyle diyeceklerine, böyle yapacaklarına “Se-mi’na ve eta’na” İşittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik deselerdi, Rasulullah’ı hayatların-da diskalifiye etmek, onun örnekliliğini reddetmek, onu sözü dinlen-mez kabul etmek yerine onun örnekliliğinde bir hayata talip olsalardı onlar için daha hayırlı olacaktı. Ey Allah’ın Resûlü bizi dinle, bizi gözet, bize mühlet tanı, biz anlayıncaya, kavrayıncaya ve istenilene ulaşıncaya kadar bize yardımcı olup yol göster deselerdi, kendileri hakkında daha hayırlı olacaktı. Evet şu anda da peygamberle, peygamber gerçeğiyle, peygamber sünnetiyle, peygamber uygulamalarıyla karşı karşıya gelen bir Müslüman bunu demek zorundadır. Peygamberin getirdiği kitapla, peygamberin anlayıp pratikte uyguladığı o kitabın pratiği olan sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayan kişinin hayatı hakkında hayırlı olan budur. Ben bu kitabın mü’miniyim, ben bu peygamberin müminiyim diyen bir Müslümana, ben kitap ehliyim, benim kitabım ve peygamberim vardır diyen bir Müslümana yakışan da budur. Bir Müslümana yakışan “La İlâhe illallah Muhamme-dün Rasulullah”sözüne, ahd-ü peymanına yakışır bir şekilde Allah’tan başka İlâh olmadığı gerçeğine ve bu gerçeği pratikte en güzel bir biçimde uygulayıp gösteren Muhammed (a.s) örnekliliğinde bir hayata sahip çıkmaktır. Değilse ben Mûsâ (a.s)’a inanıyorum, ben Îsâ (a.s)’ı kabul ediyorum, ben Muhammed (a.s)’ı peygamber ve örnek kabul ediyorum deyip de, ne Mûsâ (a.s) nın , ne Îsâ (a.s) nın ne de Muhammed (a.s) in örnekliğinde bir hayatı yaşamayanlar adları ne olursa olsun, kendi-lerini neye nisbet ederlerse etsinler, ister kendilerine yahudi, hıristiyan desinler, isterse Müslüman olduklarını iddia etsinler kesinlikle onların cennete girmeleri mümkün olmayacaktır. Ben yahudi’yim dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, ben hıristiyanım dedikleri hal-de Müslümanca hareket etmeyenler, ben Müslümanım dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, Muhammed (a.s) in gösterdiği hayatı yaşamayanlara Allah lânet etmektedir. Küfürlerinden ötürü, Allah’ın âyetlerini örtmelerinden, örtbas etmelerinden ötürü, Allah’ın istediklerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşamalarından ötürü Allah onlara lânet etmiştir. Zaten çok az iman ederler, ya da çok azı iman etmiştir.